KUZEY KUTBU BİLMECESİ- ANTARKTİKA

ANTARKTİKA 

Yüzyıllardır buzulların altında kalmış bir alan olan antartika hakkında farklı bir bakış açısı geliştirmeye çalışsamda sonuçlar beni hep aynı yerlere getirdi.  Oyuk dünya teorisi, Agarta- Shambala, Hyberborea, Ufolar, Nazi Almanyası ve Hitler.

Yazı; kişisel katkılarım, eklentiler ve alıntılardan oluşan bir derlemedir. Amaç tek bir bakış açısı sağlayabilmek.



 

Giriş 

Dünyanın bir zamanlar düz bir eksende döndüğünü ve bu eksenin bir doğal fenomen sonucunda kaydığını (Nibiru yaklaşması) düşünürsek, o zamandan bu yana yalpalayan bir gezegen dönüşüyle yeniden şekillenen ve yılın 6 ayı güneş görmeyen bir kara parçası haline gelen Antartika dediğimiz alanda, bu felaketten önce gerçek bir ‘’üzerinde güneş batmayan uygarlığın’’ bu topraklarda hakim olduğu görmek çokta zor değil. Hatta tek ihtimal. Sürekli  olarak 30-40 dercelik güneş açısıyla beslenen Hyberborea’lıların pinpon topu büyüklüğünde epifiz bezleri olduğu bazı eski buluntulara dayanılarak varsayılmıştır. Bu durumda karanlık ihtiyaçlarını dünya oyuğu denilen ve yine bu bölgede olduğu bir çok belge ve kayıtta geçen bir girişin içinde inşa ettikleri bir yeraltı şehri gerçeğinide göz önünde bulundurabiliriz. Bu belgelerden en önemlileri, Amiral Richard B. Byrd, Saint-Yves d’Alveydre, Ferdinand Ossendowsky ve René Guénon’a ait olan agarta ve oyuk dünya teorisine dayalı olan belge ve yayınlardır. Her biri ayrı zaman ve mekanda yaşamış olan bu kişilerin yaşadıkları ve anlattıklar ise kafam da hep aşağıda ki haritayı canladırıyor ve birşeylerin gerçekten bizlerden gizlenmeye çalışıldığını aklıma getiriyor. Söz konusu bölgenin, buzul çağından önceki bir dönemin haritası olduğu ve zaman için de söz konusu felaketten dolayı devasa buzul kütlelerinin altın da kalmış olması olası. Aynı zaman da bilinen en eski  medeniyetler olan Atlantis ve Lemurya uygarlıklarından çok daha önce var olduğu bilinen Hybrboreanın burası oduğunu düşünürsek, gamalı haç sembolünün temelinin nereye dayandığını da haritaya bakarak görebiliriz. Isınan dünya ile erimeye başlayan buzullar sonucunda şimdilerde sözde yeni farkedilen buluntular, gerçekte gizli bir ifşaatın ilk sancılarımı sorusuna yanıtım evet ama masumhane  bir ifşaat mı yoksa sinsi bir oyunun mecburi yeni perdelerimi oynanmaya çalışıyor buna zaman cevap verecek..

İç Dünya Teorisi

Himalayalar’ ın bazı bölgelerinde, Hermes’ in 22 Arkan’ ı ile bazı kutsal alfabelerin 22 harfini temsil eden 22 tapınak arasında Agarta, Gizemli Sıfır’ ı bulunamazı oluşturur. Yeraltına uzanan, Yerkürenin hemen tüm bölgelerini kapsayan kocaman bir satranç tahtası.

(Saint-Yvesd’ Alveydre, Mission de Finde en Europe, Paris, Çalman Levy, 1864, s. 54 ve 65)

İç dünya ve Dinler

Dünyanın altında yedi tabaka olduğuna çeşitli dinlerde inanışlar vardır.  Hinduizm ve özellikle de Budizm , Agarta-Şamballa gibi  yeraltı uygarlıklarına ilişkin güçlü inanç beslerler. İslâm verilerindeki Ye’cüc-Me’cüc, Tev­rat ve İncil’de Gog, insana benzeyen yeraltı ırkları olup, özellikle Himalaya dağları altındaki geniş, çok büyük mağara-galerilerde yaşadığına inanılır.

İslâmiyet’te de Kehf=Büyük yeraltı mağaralar şebekesi inancı vardır. Kabala’ da da “Yedi Yeraltı Dünyası” inancı vardır. Aynı görüşü İslami gizli bilimciler de benimsemekte ve desteklemektedir.

“İç Dünya Teorisi”ne göre, yaşadığımız Dış Dünya kabuğunda bulunan mağaralar sistemi ve geçitler vasıtası ile İç Dünya’ya ulaşılabilir.

Ayrıca yerküremizin her iki kutbunda da büyük açıklıklar bulunmaktadır, İç Dünya’da aynı Dış Dünya’da olduğu gibi denizlerin, ırmakların, ve hayatın olduğu ileri sürülür. İç dünya, dünya küresinin ortasında bulunan merkezi bir güneş tarafından aydınlatıldığıda sözü geçen bir çok kaynakta belirtilir.

Ünlü “Time” dergisi, 1993 yılında yayınlanan sayılarının birinde, İzlanda’nın altında “Yeraltı Kıtası” bulunduğunu iddia etmişti. Altı ay sonra, “Scientific American” dergisinde de benzer bir makale yayınlandı.

Essa-7 uydusunun Aralık-1968 tarihli bir fotoğrafı

İnternette yayınlanan kutuplara ait bir uydu fotoğrafında, kutup bölgelerinde siyah açıklıklar görülmektedir. Bu fotoğrafların biri 1963 yılı Time” dergisinin kapağını süslemiş ve “Holes in the Poles” (Kutuplardaki Delikler) başlığı al­tında okuyucuya sunulmuştu.

 

 

 

 


Dünyanın yapısı ile ilgili yeni bilgiler:

29 Eylül 1981 tarihli New York Times’da çıkan bir habere göre, Rusya’daki Kola yarımadasında ve Azerbaycan’da yapılan delgi deneylerinde hiç alışılmamış bir olayla karşılaşılmıştı; 10 km derinliğe ulaşıldığında sıcaklığın artması beklenirken, aniden ısının düştüğü gözlemlenmişti. Bunun dışında 7 km. den fazla derinde fosil mikro organizmalara rastlanmıştı ki bu, bugüne kadar dünyamızın yapısıyla ilgili olarak ortaya atılan bütün teorilere ters düşüyordu. Dünyamızın içindeki ısının kaynağı ya başka bir şeydir yahut ta dünyamızın içi sanıldığı gibi çok sıcak değildir.

Ayrıca A.B.D’nin Güney Georgia eyaleti Surrency şehrinde bir jeolojik formasyona rastlanmıştı ki bu, bugüne kadar dünyamızda rastlanmayan bir bulgu idi. Jeologlarca “Surrency Bright Spot” diye adlandırılan bölgede 14,5 km. derinlikte 200 milyon yıllık eski bir su rezervine rastlanmıştı.

Adı geçen su rezervuarı ve daha önce belirtilen Rusya’da elde edilen sonuçlar, jeologları bugüne kadar kabul edilen dünyanın yapısı ile ilgili modeli gözden geçirmeye mecbur etti. Bugüne kadar geçerli olan modele göre, 14,5 km. derinlikte yüksek ısı ve basınç altında hiçbir sıvının mevcut olmaması gerekirdi.

Cornell Üniversitesinden Prof. Dr. Larry Brown’ın açıklamalarına göre, bulunan sıvı petrol değil, su idi. Brown açıklamalarına şöyle devam ediyordu;

“Gerçekten bulunan sıvı su ise, bunun anlamı bugüne kadar dünyanın yapısı ile ilgili bütün teorilerin altüst olduğudur. Bu buluntu bize dünya kabuğunun şekillenmesi ile ilgili olarak, suyun rolünün göz önüne alınmasını icap ettiriyor.” (Vanguard Sciences, 17 Nisan 1991)

Buradan çıkan sonuç, dünya kabuğunun bugüne kadar bilim çevrelerince kabul edildiği gibi sert ve sıcak olmadığıdır.

Harvard Üniversitesi araştırmacılarının jeokimyasal analizleri sonucu, sıvı magmanın doğrudan dünya yüzeyinin altına kadar ulaşabildiği, diğer yandan 700-1100 km. derinlikte katı kütlenin mevcut olduğu ortaya çıkmıştır. Bu araştırma sonuçlan bize, dünyanın içinde katı maddenin mevcut olduğunu ve 700-1100 km. derinlikten itibaren başladığını göstermektedir. Dünya yüzeyinden bu katı kütleye kadar soğuk ve katı bağlantılar vardır.

İç Dünya Teorisine göre, dünya kabuğu takriben 1200 km. kalınlığında ve içinde “İç Dünya”ya uzanan tünel sistemi bulunmaktadır. İç Dünya 1200 km. lik dünya kabuğunun iç tarafında bulunmaktadır.

Kolombiya Üniversitesinden Paul G. Richards ve Xiao- dong Song adlı sismologların, Lamont Doberty Earth Observatorium (Newyork) da tesbit ettiklerine göre, dünyanın içi, gezegenin geri kalan kısmından daha hızlı hareket ediyordu. Araştırmalara göre, içteki katı çekirdek dıştaki sıvı dış kabuğun içinde dönebiliyordu.

Dünyanın çekirdeği daha hızlı hareket edebildiğine göre, ya yer çekim gücü ile ortada bağımsız bir şekilde salınabiliyor ya da onu çevreleyen kütle ona basınç uygulayamıyordu. Bu çekirdek, Kolombiya Üniversitesi sismologlarının “İç Dünya” teorisine göre, “İç Güneş” olarak adlandırılıyor.

Ayrıca bugüne kadar geçerli olan, dünyanın kabuğunun 60 km. kalınlığında ve altında sıvı kaya tabakası mevcut olduğu teorisinin, yanlış olduğu ortaya çıkmıştır.

California’lı ve Illinois’ li Jeofizikçiler bir deprem analizi sırasında 400 km. derinlikte dünyanın kabuğunu oluşturan sert kaya tabakalarına rastlamışlardı. Jeofizikçilerin hesaplamalarına göre dünyanın katı tabakasının kalınlığı 250 km. idi. Bu kalın iç kabuk, acaba İç Dünya’nın boş küresini mi oluşturuyor?


 

AGARTA VE UFO’ LAR

UFO araştırmacıları, UFO’ ların çoğunlukla önce Kuzey’ den, tahminen dünya çevresindeki Van Allen radyasyon kuşaklarında bulunan kutupsal deliklerin (polarvents) içinen ortaya çıktıklarını belirtiyorlar. Belki de yerin kilometrelerce altında mevcut olduğu söylenen Agarta yeraltı medeniyetinden çıkmaktadırlar. Uzun zamanlar önce, dünyaya yaklaşmakta olan Uzaylılar’ a Kuzey’ in o tropik ülkeleri çekici gelecekti. Üstadlar’ ın öğretisine göre, şimdi buzlarla örtülü bulunan Kuzey Kutbu bir zamanlar, insanlığın beşiği olan şiirsel bir Cennet’ ti.

Yeraltı Uygarlıkları

Dünyamızın içinin boş olduğu ve ayaklarımızın altında harikulâde bir medeniyetin uzandığına dair iddialar mevcuttur. Bilim-Kurgu gibi görünen bu düşünce, cevaplanması güç tartışmalar ileri süren birçok zeki araştırmacı tarafından çok ciddiye alınmaktadır. Essa-3 uydusunun 6 Ocak 1967 tarihinde ve Essa-7′ nin de 23 Kasım 1968′ de çektiği fotoğraflar, içi boş olduğu sanılan dünyamızın derinliklerindeki muhteşem Agarta başkentine uzandığı söylenen ve Kuzey Kutbu’ nda yer alan bir deliğin varlığını açıkça göstermektedirler sanki. Sikloplar’ ın yeraltında şehirler tesis ettiklerine inanılır. Medyumların dediklerine göre Atlantisliler, Piramitler’ den, Tibet ve And Dağları’ ndan yerin aşağılarındaki kutsal merkezlere uzanan uzun tüneller inşa ettiler. 12,000 yıl önce Atlantis yok olduğunda, İnisiyeler buralara kaçmışlardı. Gezegenimizin içinden gelen Uzay Gemileri, Kutuplar’ daki deliklerden çıkarak dünyamızı gözlerler ve bazen de “Yeraltı Varlıkları” (Subterraneas), aramızda yaşamak üzere yeryüzüne çıkarlar. İnsanların, kadim kitaplarda sözü geçen o nükleer bombalardan sakınmak için kilometrelerce yeraltına kaçtıklarını düşünelim. Bu yüzyılın sonunda önce Doğu ile Batı arasında bir savaş çıkarsa, biz de onlara katılmak üzere aşağılara doğru kayıyor olacağız.

Elohim ve Agarta

Belki de Sikloplar’ a tepegöz denilmesinin nedeni, Uzay-miğferlerinin saydam yüzünün muazzam bir göze benzemesindendir. Bu devler’ in göksel bir ırk olan Elohim’ le aynı oldukları söylenebilir. Bu ırk, bugün mevcut olduğu söylenen Agarta yeraltı medeniyetine uzanan o uzun tünelleri açmak için kozmik enerjiler kullanarak yeraltında labirent halinde kentler kurmuştur.

Kızılderililer ve Yeraltı Mağaraları

Efsanelerden anlaşıldığına göre Kızılderililer, Doğu Amerika deniz yatağını -kıta şelf sahası haritaları burada muazzam bir batık gösterirler – parçalayan kozmik bombardımandan kaçarak yerin derinliklerindeki mağaralara sığınıp kurtulanların neslinden geliyor olabilirler.

Wolfpittes çocukları

William de Newburgh, 12′ nci yüzyılda “Historia Anglicana” adlı yapıtında, İngiltere’ nin Bury St. Edmunds yöresi yakınındaki Wolfpittes’ de yerin içinden yeşil bedenli, olağandışı renk ve malzemeden oluşmuş elbiseler giyinmiş bir oğlan ile bir kızın çıktığından bahseder. Çocuklar, St. Martin’ in Ülkesi’ nden geldiklerini Söylüyorlardı. Anlaşıldığına göre, Güneş’ in hiç aydınlatmadığı, alacakaranlık bir yeraltı dünyasından gelmişlerdi. Burası Agarta mıydı?

1965 gibi yakın bir tarihte çevrelerince iyi tanınan iki kişi. Finlandiya’ nın Luumaki yöresindeki bir ormanda küçük, yeşil renkte bir adam gördüler. “Insana benzer varlıklar” ın (“humanoids”), Yunanlılar ve Romalılar’ ca Satirler (Satyrs) diye bilinen gizli bir yeşil ırka mensup olup olmadıkları düşüncesi gerçekten ilginçtir.

Agarta ile Şamballa Çatışması

Tibet, azametli Himalayalar’ daki bu mistik ülke, Dünya’ nın psişik merkezi olarak saygı görürdü. Üstatlar gözden uzak manastırlarından gezegenlerdeki Kozmik Efendiler ile telepatik görüşmeler yaparlar, metafizik âlemlerde İyilik ve Kötülük güçleri insanlığın ruhu için çekişirlerdi. Hint-Tibet tradisyonları, biraz karışık da olsa, yerin çok aşağılarında saklı olan ve bütün kıtalarda bulunan gizli girişlerden tünellerle yaklaşılan Agarta’ dan söz ederler. Yıldızlardan gelen Uzaysal Varlıklar (Celestials) tarafından kurulan bu yeraltı medeniyetinin tarihi, anlaşıldığına göre, dünyamızın ilk günlerine kadar uzanmaktadır. Burası, Üranüs’ ün oğulları ile Satürn arasında çıktığı sanılan Uzay Savaşı’ ndan sonra Elohim ya da Sikloplar için bir yeraltı sığınağı teşkil etmiş olabileceği gibi, muhtemelen, bir zamanlar gezegenimizi tehdit etmiş olan kozmik bir afetten kaçmak için de kullanılmış olabilir. Mu ve Atlantis’ ten uzaklaşan göçmenlerin yeraltına kaçtıkları söylenir. Dünyanın her yanındaki Mistik Kardeşlikler, yerin kilometrelerce altında bulunan psişik bir medeniyet ile Tibet’ teki Üstatlar arasında bir bağlantı bulunduğunu ileri sürerler. “İçi Boş Dünya Kuramı” nın (Hollow Earth Theory) taraftarları, Uçan Daireler’ ın aslında, yeryüzündeki ülkeleri gözlemek üzere Kutuplar’ daki deliklerden geçerek dünyamızın içinden çıktıklarını iddia ederler. Ezoterik öğretiler, Agarta’ nın Hâkimi’ ni, Dünya’ nın Kralı rütbesi ile anarlar. Yardımcıları durumundaki Rahip-Kral ile birlikte, insanlığın geleceğini planladığı söylenir. Sembolü, Hitler tarafından çarpıtılarak kullanılmış olan kancalı haç, Swastika’ dır.

1920′ lerde, Gürcistanlı medyum R.C. Andersen ihtiyar bir keşişle çıktığı gezi sırasında, Agarta ülkesi üzerine Budist inancını soruşturur. Bir Tibet Manastırı’ nda hayvan derisi ile kaplı eski bir kitaba rastlar. Bu kitapta, yüksek bir dağın üzerinde uçan, yumurta biçiminde bir aracın, bir Agarta taşıtının resmini görür. Ayrıca, Tibet’ in Spiritüel Lideri Dalai Lama’ nın Dünya’nın Kralı ile temasta olduğu söylentisini işitir. Efsanelere göre, Agarta halkının iki dili vardır. Agartalılar muazzam güçlere sahiptir: Okyanusları kurutabilir, ağaçları hızla büyütebilir, ölüleri diriltebilirler. Söylendiğine göre, yüksek dağlarda fiziksel kanıtlar bırakmıştır: Karda acaip ayak izleri, Agarta dilinde tabletler ile yazılar ve içinde Agartalılar’ın gezdikleri taşıtların tekerlek izleri.

Agarta ile yakından ilgili olan Şamballa’ ya da Tibet’ teki tüneller aracılığı ile ulaşılır. Burası bir zamanlar, Gobi’ deki büyük bir medeniyetin başkentiydi. Ayrıca, bazı tradisyonlar tarafından, Kadim Asya Denizi’ ndeki Beyaz Ada (White Isand) olarak da teşhis edilir. Kadim Tibet Bilgilerine göre, Agarta’ nın Kralları, “Sol El Yolu’ nun izleyicileri” olan, kötülüğün destekleyicileri Şamballalı Efendiler’ le mücadele etmektedirler. Bu kozmik çatışmanın, İnsan’ ın spiritüel evrimini hızlandırmak üzere bir ilahi takdir olduğu söylenir.

Agarta ve Göksel Öğretmen Tages

Çiçero’ nun belirttiğine göre Etrüksler, Tages adında bir İlahî Varlık tarafından eğitilmişlerdi. Tyrhenus’ un oğlu Tarchon’ un hükümranlığı sırasında bir gün,Tarquinia kenti yakınındaki bir tarlada köylünün biri sabanıyla çift sürerken toprağın içinden gri saçlı ve ihtiyar bir adam kadar bilge bir çocuk çıktı. Ulu Tanrı Tinia tarafından, kanunları, din ve kehanet sanatını Etrüsk Kralları Lucomoneler’ e iletmek üzere gönderildiğini açıkladı. Kâhinlere “Libri Tagetici” yi yazdı. Bu kitap, beşikten mezara kadar Etrüksler’ in yaşamını yöneten Etrüks İncili’ ni oluşturdu. Sanatçılar, yaptıkları tunçtan heykellerde Tages’ i saçsız, kısa boylu bir kişi olarak canlandırmışlardı. Acaba, teleportasyon yolu ile ya da Uzay Gemisi ile başka bir gezegenden mi gelmişti? Birden yerin içinden belirmesi, yeraltında mevcut olduğu söylenen Agarta’ ya uzanan yeraltı geçitlerinden çıkmış olabileceğini akla getiriyor. Bu çeşit spekülasyonlar sadece hayal ürünü değildir. Bugün, İtalya’ da ortaya çıkan,ufak tefek yapılı, dünya dışı kökenli, “insana benzer varlıklar” (“humanoids”) hakkında geçerliliği ispatlanmış birçok kayıt mevcuttur. Bunların bazıları da yüzyıllar önce Toskana’ da (Tuscany) tezahür etmiş olabilirler.


Dünyanın Kralı:

Saint Yves d’Alveydre “Hint Misyonu” adlı eserinde, Dünya Kralına ait olan yeraltı krallığı, Agarta’ nın varlığını açıklamıştı.

Saint Yves d’Alveydre tanıklığına, Ferdinand Ossendowski’ nin Moğolistan’da karşılaşmış olduğu Lamalara ve diğer birçok tanıklara dayanarak, bu esrarengiz “Dünya Kralı”nın tamamen gerçek olduğunu söyleyebiliriz.

Ossendowski ve Thule üyesi A. Trebitsch Lincoln’e göre, bu Dünya Kralı yalnızca bir ilah olmakla kalmayıp, aynı zamanda insanlığın kaderini eksiksiz olarak gerçekleştirmesini de görüp gözetmektedir.

(Y. N: Bu konuda bakınız, “Hitler Almanya’sının Gizli Tarihi” Thule Örgütünün Tibet Bağlantısı).

Maceraperest T. Lincoln 1937 yılında yayınlanan bir broşürde şu açıklamayı yapmaktan çekinmiyordu:

“Tibet’te yaşayan Dünya Kralı, siz kokuşmuş Batılılara karşı pek yakında, varlığını henüz bilmediğiniz ve karşısında tamamen çaresiz kalacağınız güçleri harekete geçirecektir.”

Bu Dünya Kralı, F. Ossendowski’nin de “Hayvanlar insanlar ve Tanrılar” isimli kitabında yazdığı gibi, insanların okült yönetimi ile temastaydı.

Tarihin yönlenip ve oluşumu gerçekte metodlu üstün bir plânın yansıması mıdır? Agarta’ nın hükümdarı olan “Dünya Kralı” mitolojik veya doğaüstü bir varlık değil, dünyanın gizli kaderinin efendisi olan ve tamamen etten kemikten bir şahıstır.

G.H. Williamson’ a göre, Dünyanın Kralı, tufan öncesi insanları arasında hayatta kalmış olanların sonuncusudur.

Başka bir iddiaya göre, Dünyanın Kralı gezegenimizde devlerin dolaşmakta olduğu devirlerde yeryüzünde yaşamış olan büyük insanların, o eskilerin içinden, hayatta kalmış olandır.

Dünyada 10.000 civarında inisiye olmuş insan Şamballa’ya nasıl ulaşılabileceğini biliyor. Bunlardan biri de Nikolas Roerich idi.

Roerich için Şamballa bir semboldü. Başka bir gezegenden dünyamıza getirilen Gral (Kutsal Kase) de Şamballa’da bulunuyordu. Bu Gral, “Kara Güneş” ile ilgili “Kara Taş”tan başka bir şey değildi!..

Roerich Gral’ı ararken, Şamballa ile temas kurmuştu. 0, Lama’larla yaptığı konuşmalardan sonra, “Dünya Kralı” ile temas kurmuş ve dünyadaki en gizli loca olan “Beyaz Kardeşliğe” inisiye edilmişti. Rahip Yohanna, Şamballa’nın efendisinin ki 600 yıldan beri batı ile özellikle papalar ve imparatorlar ile mektuplaşmıştı, takma adı idi. Dalay Lama, Rahip Yohanna’nın Dış Dünya’daki temsilcisi idi. Yani, Dalay Lama “Dünya Kralı”nın temsilciliğini yapıyordu. Papalar Şamballa’ya ait bilgileri sakladıkları için, Dünya Kralı’nın yolladığı mektuplar Vatikan’ın gizli arşivlerinde bulunmaktadır.

Roerich daha sonra Şamballa ile Amerikan ve Sovyet hükümetleri arasında aracılık görevini üstlenmişti. O, Şamballa mektuplarını ilgili hükümetlere iletmişti. III. Reich (Nazi Almanyası) da Şamballa’dan mektuplar almıştı.

Teozofi Derneği kurucusu Helena Petrovsky, dünyanın altındaki tünelleri gösteren haritasında, Peru’daki mağaraları ve yeraltı geçitlerini işaretlemişti. Gerçekten de daha sonra Peru’da bilinmeyen bir zamana ait mağaralar ve tüneller şebekesi bulunmuştu.

(“Büyük Beyaz Kardeşlik” defa on binlerce yıl önce “Rutas” veya “Mu” diye bilinen kıta üzerinde ortaya çıktı. Mu’ daki bilgeler, insanları eğitmek için bazı okullar açmışlardı. Bu okullar 12 adet idi. 13. okul ise medeniyetin en zeki ve bilgili, bilge adamlarına ayrılmıştı. 12 okul insanlara hayata ait temel bilgileri veriyordu. 13. okul ise üstün insanlardan, yani büyük zihin­sel güç ve yeteneklere sahip ‘Üstat’ lardan oluşmuştu.

Mu kıtasının yok olmasından sonra, 13. okul ve üstatları dünyanın kendilerine ihtiyaçları olduğunu anlayarak Tibet’te “Büyük Beyaz Kardeşlik “örgütünü kurdular. Kardeşliği 7 üstat yönetiyordu ve bunlar “Yediler Konseyi” olarak biliniyordu.)

Blavatsky, 1848-1850 yılları arasında Peru’da Lima’dan Arica’ya (Bugünkü kuzey Şili toprakları) uzanan bir bölgeyi gezmişti. Blavatsky, ayrıca eski Peru’nun başkenti olan Cuzco’daki “Güneş Tapınağı”nı ziyaret etmişti. Onun anlattıklarına göre, tapınağın çatısı kalın altın plâkalarla kaplıydı. Tapınakta ayrıca İnka’ların “Iuacrunu”dedikleri mistik beyaz bir taş bulunuyordu. İddialara göre, bu taş kehanette bulunmak için kullanılıyordu. Blavatsky, bu tapınaktaki mistik işaretleri yorumlayarak, güneşten belirli saatte, belirli bir açı ile gelen ışınların yardımı ile gizli tünellere nereden gidilebileceğini bulmuştu.

İddialara göre, tüneli yapanlar kayıp beyaz Atlantis ırkına mensuptu. Bunların Peru’da kurdukları medeniyete “Hy Brasil” deniyordu. Bu ırka ait hatıralar vahşi Güney Amerika yerlilerinin geleneklerinde yaşamaktaydı.

Blavatsky’in iddialarına bakılırsa, yaşlı bir Peru’lu ona tünellerin ve büyük hazine odasının plânlarını vermişti. Blavatsky’nin tünel haritası halen Adyar, Madras’da Teozofi Derneği’nin arşivlerinde bulunmaktadır. Eski bir Brahmanik Hindistan geleneği, eşi görülmemiş güzellikte bir adanın Orta Asya’daki bir iç denizin ortasında bulunduğundan bahseder. (Bu yer, bugünkü Himalaya’ların kuzeyindedir.) Nefilim ırkı veya “Altınçağ” insanları bu adada yaşamışlardı. Onlar ve anakara arasında, her tarafa doğru yayılan yüzlerce mil uzunluğundaki tüneller hariç, herhangi bir bağlantı mevcut değildi. Hindistan’ın antik kentlerinden bu tünellere giriş olduğu iddia edilir.

(Bir zamanlar çevresi kapalı bir deniz olan Gobi Çölü, Baavi’den gelmiş olan uzaylılar tarafından “Beyaz Ada” ya da daha doğrusu “Yabancı Denizin Beyaz Adası” adı verilmiş olan muhteşem bir adaya sahipti. Burası uzaylıların önemli bir iniş noktası oldu. Günümüzde bu adadan geriye, Atis Tepesi kalmıştır.)İç Moğolistan’daki Moğol kabilelerinin geleneklerinde, tüneller ve yeraltı dünyasına ait fantastik sayılabilecek iddialar vardır.

Bunlardan biri de dünyanın her tarafındaki tüneller ve yeraltı dünyası ile irtibatlı olduğu iddia edilen “Agarti”dir. Tibetli Lamalar, kuzey, güney ve orta Amerika’da yeraltı mağara ve tüneller şebekesi olduğunu ve eski dünyanın toplumlarının büyük bir felâketten kaçarak buralarda yaşadıklarından söz ederler.

Asya’daki başka bir eski geleneğe göre, efsanevi Atlantis kıtasının Afrika ve eski Brezilya’ya uzanan kıta köprüleri çöktüğü zaman, her yöne doğru uzanan labirentler ve tüneller yapılmıştı. Ama ne yazık ki, Atlantis’ deki tüneller kara büyü kültleri tarafından kullanılmıştı.

New York’ta oturanların farkında bile olmadığı, Central Park’ın altında sonsuz bir tünel sistemine (Metroya değil!) giriş vardır.

Buna benzer mağara ve tüneller şebekesi Afganistan’da da bulunmaktadır. Buradaki tünellerin de Agarti’ ye kadar uzandığı iddia edilmektedir.

A.B.D’ de NSA (Millî Güvenlik Ajansı) ve NASA gibi kurumlar, dünyamızın içi ile ilgili bilgileri sürekli kamuoyundan saklamaktadırlar.

Amerikan Hava Kuvvetlerinden emekli olmuş bir subayın 1997 yılı başındaki açıklamalarına bakılırsa, 1960’lı yılların ortalarında Kessler Hava Kuvvetleri Üssünde, “İç Dünya” ile ilgili bir derste, konuyla ilgili bilgiler tüm detaylarıyla verilmişti, İç Dünya, onların öğrenim plânının temel konularından biriydi.


İç Dünyaya Girmek Mümkün mü?

 

İç dünyaya diğer girişler, Pirene lerde, Mısır’daki Giza Piramiti’ nin altında ve Lhassa’ da (Tibet) bulunmaktadır.

“İç Dünya” üzerine yazdığı kitapta Bernard, bu tüneller şebekesinin bir yandan Agarti’ ye, diğer yandan da dünya kabuğundaki girişlere bağlı olduğunu ileri sürer. Yazara göre: “İç Dünya”ya egemen olan imparatorluk “Agarti” ve başkenti “Şamballa” idi.

 

 

İddialara göre, İzlanda’da ki Snaefell jökull kraterinde böyle bir giriş vardır. Ayrıca dünyamızdaki yedi enerjetik noktalarından birinin merkezi (Bunlara Dünya Çakraları da deniliyor.) de burada bulunmaktaydı.


(Çakralar: Başka deyişle güç merkezleri, enerjinin bir bedenden diğerine geçmesini sağlayan irtibat noktalarıdır. Yedi adet Çakra, yoğun bedenin çevre hatlarını hafifçe aşan, esiri bedenin yüzeyinde yer almaktadır. Buna benzer şekilde gezegenlerde de yedi adet Çakra Güç Merkezleri bulunmaktadır.)


Kayıp Uygarlık Şamballa:

Tibet ve kuzey Hindistan söylencelerinde Şamballa adlı bir yerden bahsedilir. Hindistan ve Tibet’teki eski yazıtlar, Şamballa’yı antik çok eski bir krallık olarak tanımlıyorlar. Saklı krallığın varlığına dair ilk anlatılanları Tibet Budizm’inin kutsal kitapları olan “Kanjur” ve “Tanjur”da bulabiliriz.

 

Geleneksel anlayışa göre, Şamballa, karlı dağlardan oluşan bir çemberin içindedir. İnanılmaz güzellikte olan Şamballa, zenginliklerle doludur. Modern bir yer olan “Pırlanta Sarayı’nın başkent “Kalapa”da olduğu iddia edilir ve Şamballa Kralı hükümdarlığını burada sürdürür. Pırlanta Sarayı’nda iki şaşırtıcı şey vardır; “Tepe Pencereleri” ve “Sihirli Ayna.”

Tepe pencereleri başka dünyalardaki hayatları görme imkânı sağlarken, Sihirli Ayna ise Kral’ın uzaklardaki olayları izlemesine imkân veriyor. Günümüzde Batı uygarlıkları ile ilişki içinde bulunan bazı Lama’lar aynanın bir ekran gibi olduğunu ve Kral’ın dünya olaylarını kontrol etmesini sağladığını iddia ediyorlar.

Saklı Krallığın çok daha şaşırtıcı özellikleri var; örneğin eski yazıtlarda ‘Rüzgâr gücünde olan taştan atlardan’ ya da taştan uçaklardan bahsediliyor. Yaşayan lamalardan bazıları taştan atların en ileri teknikle yapılan uçan araçlar olduğunu iddia ediyorlar.


Tibet söylenceleri

Şamballa’ nın Himalaya dağları arkasında ve Tibet’in kuzeyinde olduğunu iddia etmekteler. 96 tane prensliği olduğu söylenen saklı ülke için dünyada gizli bir yer olabilir mi? Peki ama Şamballa nerede? Manastıra Budistler yani tutucular, Şamballa’ nın dünyada bulunduğu düşüncesindeler. Buna karşı halk Budizm’in yandaşları ise, Şamballa’ nın tanrıların oturduğu gökyüzünde olduğuna inanıyorlar. Bazı çağdaş Tibetliler de aynı veya benzeri görüşteler; Şamballa’yı dünyada değil de, yıldızların arasında aramaya başladılar, yani bir gezegende.

Yoksa Şamballa zaman ve mekân dışı bir yerde bulunan gizemli bir imparatorluk mu? Varsayımlara göre Şamballa bir başka boyut veya paralel dünya olabilir mi? Eğer bu düşünce doğru ise; Şamballa burnumuzun dibinde olsa bile göremeyiz.

Tibet kehanetlerine göre bir gün “kötü bir ruh” gelecek ve “Barbarlara” güçlü dünyalı olmadığını açıklayacaktır. Bazı Lama’ ların düşüncelerine göre, “Barbarlar” (Dünya dışı varlıklar) Şamballa’ nın var olduğunu öğrenebilirler veya oraya gidebilirler.

Ama bu kehanetlere göre; önce huzurlu bir anlaşma yapılacaktır; Şamballa’ da hükümdarlığını sürdüren Kral Rudra Çakri istilâ edenleri karşılayacak ve onların başkanına egemenliği birlikte sürdürmeyi teklif edecektir.

Ama kısa bir süre sonra Barbarların Kralı egemenliği kendi eline geçirmeye çalışacak ve uçan araçlarıyla Şamballa’ ya saldırarak havada bir savaş başlatacaktır. Ama Barbarlar başarılı olamayacaklardır, çünkü Kral Rudra Çakri onları yıkmak için savaşacaktır. Kehanetlerde şunlar belirtilir: “Sonunda Kral, Şamballa’ dan Barbarları yok etmek için çıkacak ve aşağıya inecektir.


Jambudvipa

”Bazı Lama’ lara göre, Kral bir başka gezegenden bizim dünyamıza gelecektir, çünkü “Jambudvipa” denen o yer, onların gözünde bütün dünya veya gezegendir. Sadece bir kıta veya bölge değildir. Bu son savaştan sonra ise bir “Demir tekerlek” gökyüzünde belirip düşecek ve Rudra Çakri’ nin egemenliğinin başlangıcını belirleyecektir. Bu nedenle ona “Tekerlekli çılgın” adı da verilmiştir. Zaferinden sonra Rudra Çakri, egemenliğini bütün dünyaya yayacak ve yeni bir “Altın Çağ” başlatacaktır.

İnanılmaz ama NASA’nın uzay mekiklerinin birinin yolculuğundaki görev listesinde “Şamballa” da yer alıyordu. Araç, böyle bir yerin olup olmadığını uzaydan gözlemleyip araştıracaktı. Sonucu henüz bilmiyoruz ama anlaşılan “Şamballa’ nın” yerini merak eden ve buna cidden inanan birileri var gibi…

Batı Tibet’te “Büyük Beyaz Kardeşliğin” merkezinin var olduğu söylenir. Kutsal Şamballa şehri Gobi çölünde, “Agarta Yeraltı Üniversitesi” ise muhtemelen Nepal’le güneydoğu Tibet sınırı üzerinde bulunmaktadır.

Şamballa’nın Lhasa’nın kuzeyinde, muhtemelen Gobi çölünde, bazen de Moğolistan’da olduğu söylenmiştir.

Agarta’nın Lhasa’nın güneyinde, muhtemelen Şigatse manastırının yakınında veya Nepal’in kuzeydoğusundaki Kançenyunga dağlarının “Dünyanın üçüncü yüksek dağı” altında olduğu da iddia edilmektedir.

Bazı iddialara göre, hem Agarta hem de Şamballa “Boş Dünyanın” içinde bulunmaktadır. Bazı geleneklerde Agarta “sağ el yolu” yani “beyaz okült gurup,” Şamballa ise “sol el yolu” yani “kara okült gurup” olarak nitelendirilmektedir. Bunun tersi de yani Agarta’ nın kötü, Şamballa’ nın ise iyi olduğu da iddia edilmektedir.

Agarta

“Agarta Konfederasyonu Tapınakçıları” adlı küçük fakat güçlü bir ordu tarafından savunulmaktadır. Kimi zaman Agarti veya Agarta, “Dünyanın Kralı” kavramıyla özdeşleştirilir. Bu “Dünya Kralı,” “Metatron” veya “Agarta’ nın Büyük Efendisi” olarak bilinir ve Tibet’in altında bir yeraltı krallığında ikamet eder. Buraya Orta Asya’daki birçok manastırdan, özellikle Kançenyu dağı civarından, giriş vardır.

 

(Metatron: İbrani Kabalasında göksel (semavi) araçlar Sekinah ve Metatron’ dur. Metatron terimi koruyucu (hami), gönderilmiş (haberci) ve aracı gibi tüm anlamları içerir. Ünlü Fransız düşünürü Rene Gueon tarafından Kabalacı’ ların Metatronu ve baş melek Mikail arasında paralellik kurulmaktadır. Eğer Mikail, Metatron ile bir ise, yine de onun görünümlerinden ancak bir tanesini temsil etmektedir. Işıklı yüzünün yanı sıra, onun bir de karanlık yüzü vardır.)

Bazı iddialara göre Agarti’ yi kara büyünün şeytani gücü yönetmektedir. Metatron’un Gölgesi, karanlık bir güç olarak bilinir ve Sar Ha Olam veya Şeytan (Veya eski Mısır’ın yeraltı tanrısı Set) olarak tanımlanır.

Nazi okült doktrinine göre, Aryan Süpermenlerin yaşadığı yer bu “Boş Dünya” idi. Hitler dünyanın içinin boş olduğunu biliyordu. Bu nedenle Tibet ve Gobi çölündeki bazı güçlerle temasa geçerek, Orta Asya’yı ele geçirmeyi düşünmüştü.


Hitler, İç Dünya ve Neuschwabenland:

Eski CIA ajanı Virgil Armstrong ile söyleşi:

(Kaynak: Licht-Zeichen Dergisi No. 26 Mart-Nisan 1994.)

Licht Zeichen (LZ) dergisi eski CIA ajanı ve UFO araştırmacısı Virgil Armstrong (VA) ile bir söyleşi yapmıştı. Bu söyleşiye zaman zaman Oldenburg Kültür evinden Werner (W) de katılmıştı.

LZ: İç Dünya ile ilgili olarak sizden güvenilir bilgiler almak istiyoruz.

VA: İç Dünya deyimi ile yüzeyden aşağı doğru uzanan 800 mil çapında (Takriben 1, 330 km.) bir kabuğu kastediyorum. “Boş Dünya” iç taraftadır ve merkezi çeşit güneş vardır. Dünya gerçekten boştur. Amiral Byrd de bu gerçeği keşfetmişti.

LZ: İç Dünya’da tüneller var mı?

VA:  Evet

LZ: Bunların uzunluğu ne kadar?

VA: 0h, çok, çok, kilometrelerce uzunluğunda. Bazılarının uzunluğu 170 kilometreyi buluyor.

LZ: Bunlar aydınlatılmış mı?

VA: Bazıları evet. 620 km. derinlikte hiçbir insana rastlamak mümkün değildir. Nereye gittiğinizi bilmezseniz oralarda ölebilirsiniz. Bana bu hikâyeleri anlatan yerlilerle birlikte yirmi dört yıl yaşadım. Taş devri insanları ve tarih öncesi yaratıklar, mesela; Mamutlar 620 km derinlikte görülebilir. Onlar orada havada salınmaktalar.

LZ: Salınmaktalar mı? Aşağıda mı?

VA: Evet, onlar havada dengede tutuluyorlar.

W: Görünüşe göre İç Dünya’ya girişi engelleyen bariyerlerin nasıl çalıştığını kimse anlayamadı. Bu bariyerler çok yüksek frekanstan oluştuğu için, ancak bunu bilen insanlar buradan geçebilirler.

LZ: Kimler oradan geçebiliyor?

VA: Belirli şartlar altında bunun nasıl olduğunu bilen, belirli bazı insanlar buradan geçebiliyor.

LZ: Bunun nasıl yapıldığını biliyor musun?

VA: Hayır, hiç yapmadım.

W: Bu yerçekimine karşı bir güç mü?

VA: Yerçekimine karşı bir güç olmalı. Her halükârda bu bölgede yerçekimi yok!

LZ: Hiç mi?

VA: Hayır, hiç çekim gücü yok. Oraya giren hayvanlar havada asılı olarak kalıyorlar. Orada hapsoluyor ve dışarı çıkamıyorlar.

Daha sonra da ölüyorlar tabii. Bir defa buraya girdikten sonra, girdikleri şekilde orada hareketsiz kalıyorlar.

LZ: Onlar nasıl içeri girebiliyorlar?

VA: Yanlışlıkla. Oraya girdikten sonra da enerji ve yerçekimi yokluğu dolayısıyla orada mahsur kalıyorlar.

LZ: İç dünyada tek bir medeniyet mi yoksa birçok medeniyet mi var?

VA: Birçok. En önemli şehir Agarta’ dır.

LZ: Agarta, “İç Dünya”da mı yoksa “Boş dünya”da mı?

VA: İç dünyada. “Boş dünya”nın kendi ayrı medeniyeti var.

LZ: Şamballa da buraya mı ait?

VA: Hayır, Şamballa İç Dünya’ya aittir. Şamballa ve Agarta tek ve aynı şeydir, İncil’in birçok yerinde “Boş dünya” ile ilgili bölümler vardır.

İç dünyadaki güç bariyerlerine gelirsek, bu “boş dünyayı’’ korumak için oraya konmuştur. Belirli kimseler hariç, kimse bariyerleri geçemez.

LZ: Kutuplarda doğrudan “boş dünya” ya açılan açıklıklar var mı?

VA: Evet.

LZ: Oraya gitmek mümkün müdür? Orada bir engel veya bariyer var mı?

VA: Hayır, orada bir engel yok.

LZ: Birçok insan oraya gitmek istiyor değil mi?

VA:  Oh, evet, çok. Bir zamanlar ben de davet edilmiştim. Bir arkadaşım üç yıl önce benimle beraber yeniden bir keşif gezisine çıkmak istedi. Bu bilgi çok gizli olmasına rağmen o, bu konuda bana telefonla bilgi verdi. Ona telefonlarımın dinlendiğini söylememe rağmen beni dinlemedi, üç ay sonra kız arkadaşı bana telefon ederek, onun hapiste olduğunu söyledi.

Bu adam, II. Dünya Savaşı sırasında Pentagon için çalışan bir üsteğmendi. Savaştan sonra ilk defa bir keşif gezisi organize etti. Bir uçak satın alarak, Amiral Byrd’ün “Boş dünya”yı keşfederken izlediği rotayı takip etti. Kutuplarda, içeri doğru kıvrılma başlamadan önce, bir Amerikan Hava Üssü mevcuttur.

Onlar bu bölgeye geldikleri zaman iki Amerikan jeti onları takip ederek, yere inmeye zorladı. Amerikalı yetkililer kendilerini bir defaya mahsus olmak üzere serbest bırakacaklarını, fakat bir daha oraya gelmeyeceklerine dair söz vermelerini istediler. Aksi halde gelecek defa uçaklarını düşüreceklerdi. Amerikan Hava Kuvvetlerinin buradaki üssünün görevi “Boş dünya”ya giden yolu kontrol etmektir. Amerikalıların içeri girebildiklerini sanmıyorum, çünkü “Boş dünya”daki yaratıklar kimseyi içeri bırakmıyorlar!

LZ: Bu üs tam olarak nerede?

VA: Alaska’nın kuzey ucunun kuzeyinde; Adaskopya’da

(Alaska Körfezinde mi?)

LZ: Giriş açıklığının büyüklüğü ne kadar?

VA: Yaklaşık 400 mil genişliğinde. Kuzeydeki noktaya kadar yüzeyden yolculuk yapıldıktan sonra, iç tarafın içine doğru inmeye başlar. Yerçekimi burada da aynı şekildedir.

(Burada Amiral Byrd’ün “Boş dünya”yı keşfetmesi anlatılıyor. Bu konuya daha sonra temas edeceğim.)

Byrd’ü davet eden Şamballa’nın Efendisi, ondan atom bombası denemelerine son vermesi için ABD hükümeti yetkilileri ile görüşmesini rica etmişti. Byrd elinden geleni yapacağına söz verdi. Eskortları uçağının kontrolünü yeniden kendisine devrettikten sonra, iki uçan daire ona kutba kadar eşlik etti ve ayrılırken Almanca “Auf Wiedersehen” (Hoşça kalın) dediler.

LZ: Aşağıdaki Üstat nasıl konuşuyordu?

VA: Telepati vasıtası ile.

LZ: Eğer bu insanlar Almanca konuşabiliyorlarsa, belki onlar Hitler’in bahsettiği kuzeyli ırktandırlar?

VA: Evet, onlar kuzeyliye benziyorlar ama biliyor musunuz Alman halkının bir bölümü çok, çok eski zamanlarda kutbun içine yerleşmişti.

II. Dünya Savaşı sona ermeden önce Nazilerin Antarktis’ de bir koloni kurmayı denediklerini gösteren bir  video film var!..

1926 -1943 yılları arasında SS’ ler Tibet’e ziyaretler düzenlediler. Üstteki fotoğrafta bazı Tibetliler ile aynı masada oturan SS Naziler görülüyor. Arka planda gamalı haç bayrağı SS pankartları asılı.

1938-39 yılları arasında Almanlar Güney Kutbuna bir keşif gezisi düzenleyerek, “Neuschwabenland” diye adlandırdıkları bölgeyi kendi topraklarına katmışlardı. Bu operasyonu bizzat Göring yönetmişti. Göring, savaş sırasında binlerce insanı oraya gönderdi. Savaştan sonra Hitler ve III. Reich’ın önde gelenleri, özellikle S.S’ ler “içerdeki” üsse kaçtılar.

Bana göre, savaştan bugüne kadar geçen süre içinde gidenlerin birçoğu geri döndüler. “Boş dünya” daki insanlarla işbirliği yapabildiklerine göre, onların iyi in sanlar olduklarını düşünüyorum.

W: Almanların orada bir kolonisi var ve “Boş dünyalılarla işbirliği yapıyorlar. Bunun dışında Amerikalıların da Arktis’ te bir hava üssü varken, niçin onlar “Boş dünya” ya doğru gidemiyorlar?

VA: Çünkü “boş dünya” insanlarının teknolojisi bizimkilerden çok ilerde ve onlar da bizi orada istemiyorlar.

LZ: Koruyucu bir sınırları var mı?

VA: Evet, bir koruma var. Eğer insanlar dengeli, sevgi dolu olurlarsa, belki oraya gidebilirler. Amerikalıların düşmanca tutumlarına bakın. Onları içeri bırakmıyorlar!

Savaş sırasında (1942-43) Hitler’in Antarktis’ te gizli bir denizaltı limanı vardı. Bu üs müttefiklere teslim olmadı. ABD, Amiral Byrd’ü bu üssü bulmakla görevlendirdi. Hitler, Amerikalılara karşı Alman bilginlerinin yaptığı iki UFO’yu yolladı. Bunlardan biri saatte 2000, diğeri ise 5500 km sürat yapabiliyordu. Bu UFO’lar 8 cm zırhı delebilecek güçte Lazer topuyla silahlandırılmıştı. O zamanlar en hızlı uçak saatte 800-1000 km. sürat yapabiliyordu.

Hitler’in bu UFO’lara ve silâhlara sahip olması, müttefiklerin onu kayıtsız şartsız teslim olmaya zorlamasında çok etken oldu. Hitler bunu öğrenince her iki UFO’nun da parçalara ayrılarak denizaltılara yüklenmesini emretti. Hitler, Eva Braun ve SS yardımcıları ile birlikte önce Arjantin’e oradan da, bugüne kadar yaşadıkları, Güney Kutbuna gittiler. Hitler, Buenos Aires’te mütevazı bir hayat sürerek, 90 yaşının üstünde normal bir şekilde öldü. Eva Braun ise bugün hâlâ yaşıyor. Sanırım yaşı 90’nın üstünde.

LZ: Hitler’in UFO’ları ne tür bir enerji kullanıyordu?

VA: Antigravitasyonel güç ile…

W: (tamamlayarak) Schauberger’in belirttiği manyetik enerji ile…

VA: Evet, Schauberger bu konuda temel bilgileri ortaya koymuştu. Schauberger’ den önce 19. yüzyılın başlarında Prof. Dr. Philipps bir uzay gemisi yapmış ve Ay’a, Mars’a, Venüs’e ve çevresindeki gezegenlere yolculuk yapmıştı.

LZ: Bunu kendisi mi başardı yoksa yardım aldı mı?

W: Bu konuda sorunlarla karşılaştı.

VA: Hitler ve Göring onun teknolojisine sahip olmak istediler ama o gittiği yerden geri dönmedi. Hitler arzuladığı bu teknolojiyi bir başka şekilde elde etti. Hitler’den önce Almanya’da uzay gemisi yapabilen iki gizli örgüt vardı. Bunlar Vril ve Thule localarıydı.

Vril Locası, yaptığı uzay gemilerini 1920’li yıllarda uçurmayı başarmıştı.

W: Hitler’in Vril Locasına mensup iki kişi tarafından eğitildiğine inanıyorum.

VA: Bu doğru ama daha sonra ondan uzaklaştılar.

Philipps uzay gemisini onlardan çok önce yapmıştı. Kişisel görüşüm, Vril Locasının Philipps’e yardım ettiği şeklindedir. Bu Loca metafizik bir dünya görüşünü temsil ediyordu. Onlar uzayda özgürce dolaşarak, dünya dışı hayat biçimlerini tanımak istiyorlar.

LZ: Hitler’in savaş plânlarını bilmelerine rağmen ona bu teknolojiyi verdiler mi?

VA: Sanıyorum ki Hitler ne Thule Locasından, ne de diğerinden böyle bir bilgi almadı. O, bu teknolojiyi ABD gibi kötü niyetli dünya dışı varlıklardan aldı. Uzaylılar ona şöyle demişti:

“Bize biyolojik deneme malzemesi olarak Alman halkını verirsen, biz de size savaşı kazanmanız için gerekli teknolojiyi veririz. Hitler onlara, “Yo, hayır… Ari ırk üzerinde deneme yapmanıza izin veremem. Fakat size kamplardaki insanları (Polonyalı, Rus, Yahudi) verebilirim,” demişti. Gerçekten de kamplarda birçok insan iz bırakmadan kaybolmuştu.

Yahudiler toplama kamplarında 6.000.000 insan kaybettiklerini ileri sürerler, fakat bu doğru değil. Savaştan sonra yayınlanan UNO ve diğer uluslararası örgütlerin raporlarına göre, Yahudiliğin kaybı 600.000’i aşmamaktadır.

(Aslında gerçek Yahudi kayıpları 600.000’inin de altındadır. 1990 yılına kadar, Auschwitz Birkenau Kampında dört milyon insanın kitle halinde öldürüldüğü bir gerçekti. 1990’dan sonra ortaya yeni bir tez atıldı: iddialara ve hatta var olduğu söylenen belgelere göre, Auschwitz’de ölenlerin sayısı 1.500.000 civarındaydı. Yine bu iddiaya göre, 1990 yılında ani bir emirle Auschwitz’de bulunan 19 dille yazılı, dört milyon ölünün anısına çakılmış 19 metal tablet yerinden silinmişti. 1994’te eczacı ve “Soykırım” araştırmacısı olan Jean Claude Pressac, Auschwitz Müze yetkililerine karşı çıkıyor ve kampta 630.000-710.000 arasında insanın öldüğünü ve bunların 470.000-550.000 kadarının Yahudi olduğunu ileri sürüyordu.

Bu yeni iddiaya göre, Auschwitz Birkenau’daki gaz odalarının amacı dezenfeksiyondu. Yapısal olarak Amerikan modeli de böyledir. Tüm kamplarda elbiseler HCN temelli Zyklon-B gazıyla temizleniyordu, buna göre “Soykırım” savunucularının iddia ettiği gibi milyonlarca Yahudi Zyklon-B gazı ile öldürülmemiş, aksine çok az bir kitle temizlenmiş, yani dezenfekte edilmişlerdir.

Dachau Kampı’ndan elde edilen resmi ölüm istatistiklerinde görüldüğü gibi, 1940-1941 ve 1942-1943 yılları arsında kış aylarında büyük bir tifüs salgını yaşanmıştır. Görülür ki, ölümlerin çoğunluğu savaşın son dönemine aittir, bu dönem Alman ulaşım sisteminin bombardımanlar sonucunda çöktüğü dönemdir.

Bugün Dachau’ nun bir ölüm kampı olduğu iddiasını destekleyen kişiler çok azalmıştır, bunun en önemli nedeni Nürnberg Mahkemelerinde Dachau’da olduğu söylenen gaz odalarının sahte olduğunun anlaşılmasıdır.)

Hitler, bu insanları biyolojik araştırma malzemesi olarak kullanmaları için kötü niyetli uzaylılara vermişti!..

W: Kötü uzaylılar Thera’dan mı yoksa Orion’dan mı geliyor?

VA: Evet, Orion’dan. Fakat çoğunluğu Reticuli’ den geliyor. ABD Başkanı Truman zamanında, ABD “Griler’le” bir anlaşma yapmıştı, iki çeşit “Gri” var; iyiler ve kötüler. (Kötü “Griler” küçük yapılı takriben 1-2 m. uzunluğundaydı. Hitler’le anlaşma yapan bunlardı.)

(Griler: Zeki, küçük kertenkele insanlardır. Ortalama olarak 90 cm. boyundadırlar. Deri renkleri gri beyazdan gri maviye, gri yeşil ve gri kahverengiye değişir. Ama asıl önemlisi insanların ruh enerjisi, veya yaşama enerjisiyle beslendikleri iddiasıdır. Rivayetlere göre, Griler aldatıcıdır ve mantıkla hareket etmelerine rağmen, onlara göre hedeflerine ulaşmak için aldatmaca mantığa uygundur. Tekil ya da çift yıldızlı sistemde bulunan Orion ve Alfa Drakon, Griler faaliyetinin merkezidir.)

W: Antarktis’ teki UFO’lar bulundu mu? Orada büyük bir UFO filosu mu var?

VA: Evet, ben onlara “Üçüncü Güç” diyorum. Amiral Byrd, Hitler’in her iki UFO’sunu ele geçirmek ve “Üçüncü Gücün” kayıtsız şartsız teslim olmasını sağlamak için yeniden kutba yollandı. Ona sekiz ay süre tanımışlardı ama sekiz haftadan kısa bir süre içinde büyük bir hezimete uğradı. Oradaki teknoloji o kadar üstündü ki, hiçbir şeye başlayamadı, örneğin, uçaklarından biri, elektromanyetik enerjiden oluşan görünmeyen bir duvara çarparak paramparça oldu. Bu Hitler’in adamlarının dünya dışı varlıklardan öğrendiği bir teknoloji idi.

LZ: Bu Ronald Reagan’ın plânladığı SDI (Yıldız Savaşları Projesi) kalkanına benziyor.

VA: Evet. Onların sahip olduğu bir diğer sistem de Psikotronik’ ti. O zamanlar bu konu ABD’de hiç bilinmiyordu. Ama şimdi biliniyor.

W: Bu gücü oluşturan dünya dışı varlıklar mı yoksa III. Reich mensupları mı?

VA: Her ikisi de. Uzaylılar Reticuli’ den gelen “Gri”lerdi. Ben “Gri”lerin bugün için bir tehlike oluşturacağını sanmıyorum. Muhtemelen “Boş dünya” mensupları ile bir ittifak yaptılar ve şimdi barışçılar. Bir zamanlar tehlikeli idiler ama artık değiller.

W: Dünya politikalarını etkiliyorlar mı?

VA: Hayır, onunla ilgileri yok. Varlıklarını bizim dünyamızdan geri çektiler.

(Söyleşinin sonu)


Gene D. Matlock’ un Söyledikleri

Türkçe’ye Tercüme Eden: Kemal Menemencioğlu

Copyright © 2008 hermetics.org

(Orjinal Başlık: Tarih Yeniden Yazılacak mı?)

Hiç tufandan önce insanların uygarlığının neye benzediğini öğrenmek ister miydiniz? Bu artık mümkün. Bu görüntüler ,Türkiye ve Orta Asya’da kazılarla ortaya çıkmaktadır.

Biz insanlar tüm uygarlığın atası olarak Sümer, Yunanistan, Mısır ve Çin’i görmeye yanlış bir şekilde şartlanmışızdır. Ancak şimdi Türkiye ve Orta Asya’da arkeologlar tufandan on binlerce yıl önce uygarlık izlerini keşfetmektedirler. İran ve başka yerlerde kazılarda sadece bir değil ama belki de birkaç “Nuh’un gemisi” olduğunu öğrenmekteyiz.

Bir zamanlar Yunanlılar ve Türkler tek bir halktı. Ancak, belirsiz bir tarihte onların yolları ayrıldı. Onlar o zamanlar daha emekleme çağında olmalarına rağmen birbirlerine gayrimeşru dediler. Binlerce yıldır, Yunanlılar Türkleri örtbas edip Batı Uygarlığın atalarının kendileri olduğunu dünyaya ikna edebilmişlerdi. Ancak bu yalanı daha fazla sürdüremezler.

Truvalıların intikamını aldık

Yakın zamanda tarih konusunda bilgili bir Türk hanımla yazıştım ve ona böyle korkunç bir sahtekârlığın nasıl yürütülebildiği konusunda fikrini sordum. Türkler ve Yunanlılar hakkında olup bitenleri bilmediğini belirtti, ancak şunları söyledi “Yunanlılar ve Türklerle ilgili şunları söyleyebilirim. Zeus Türkçe bir isimdir. Yunan sahtekârlığı artık bir sır değildir ve birçok araştırmacı, Yunanlı olarak bilinen birçok şeyin Helen öncesi Yunan olmayan Mısır, Hitit ve Türk uygarlıklarına ait olduğunu anlamaya başladılar – Bu çok tartışmalı bir konudur. Türkiye’deki Truva kazıları yürütün Profesör Manfred Korfmann, Avrupa’da yaptığı bir konferansta Truva ve diğer önemli Anadolu Uygarlıklarının Yunanlı olmadığını söylediği için büyük tepki görmüştü. Anadolu’nun çok yakın bir tarihte Yunanlaştığını söyledi. O zamandan önce başka önemli uygarlıklara ev sahipliği yapıyordu. Maalesef, Prof. Korfmann yakın bir tarihe vefat etti. Çok şükür, akademik dünyada bu önemli konuyu açmaya vakti oldu. Önderimiz Atatürk “Anadolu 7000 yıldır Türk’tü” demişti ve Çanakkale’de İngilizleri yendikten sonra Truvalıların intikamını aldık demişti. Bunu sadece politika sanabilirsiniz ama Petroglifler herkesin göreceği şekilde ortadadır.


Yahudi Tarihini yazan Flavius Josephus, eserinin Yunancaya tercüme edilmesini istemedi. Çünkü o zaman Yunanlıların, Yahudiliği kendilerinin keşfettiklerini iddia edebileceklerini savundu.

Hıristiyanlığı ilk kabul edenlerin Türk ulusları olduğu tarihi bir gerçektir. Bunun sebebi bizden saklanmıştır. Aslında bir Yunanlı olan Roma İmparatoru Konstantin I, Türklerin neden Hristiyanlığı bu kadar kolay kabul ettiklerini öğrenmemizi istemedi. Dolayısıyla, onun etkisiyle dünya tarihinin en şaşırtıcı gerçeklerinin biri bizden esirgenmişti. Ben kendim bunu yakın tarihte öğrendim, birkaç ay sonra “Ey Dünya İnsanları Hepiniz Türksünüz” kitabımı yazdım.

Resim 1 Durupınar Nuh’un Gemisi Ziyaretçi Merkezi – Gemi Solda

Belirttiğim gibi tüm dünya uygarlıklarının ataları ve tüm bilimlerin öncüleri, Sibirya’dan bugün Modern Türkiye’ye uzanan bölgede bulunan eski Türk halklarıydı. Onlar Aryan (Ari), Kuru,Turan, Tulan, Danuu veya Tanu (Dan Kavimleri) ve diğer benzeri isimlerle bilinmektedir. Ayrıca onlara Pancha Krishtaya (İnsanlığın Beş Irkı) denilirdi.

Hyperborea

Dünyanın eski efsanelerine göre Kuzey Kutbu bugün bildiğimiz ıssız buzullar değildi. Orada iklim koşulları elverişli ve ılımandı. Topraklar bereketliydi. Hyberborların, çocukların bile kolayca öğrenebileceği ve uygulayabileceği basit bilimsel teknolojileri vardı. Oksijen sevileri günümüzden daha yüksek olduğu için onlar hastalıksız binlerce yıl yaşayabiliyorlardı. İntihar etmeden kolayca ölemiyorlardı.

Resim 2 En Az 12.500 Yıllık Göbekli Tepe Harabeleri

Onlar iki başlı bir kartal, Krishta (Krişta, Christ) ve haç (Krsti) olarak simgeledikleri yüce tanrı olarak taptıkları güneş enerjisini kullanabiliyorlardı. Dinlerini kendi adlarıyla Krishtaya ve ayrıca “fatih” anlamına gelen Kristihan (Sanskritçe sözlüğe bakınız). Onların dininin bütün dinlerden önce var olduğunu bilmek Hıristiyanları şaşırtabilir. Ancak bu bizim şu anda kadim insan tarihini yeniden yazmamızı mecbur eden tek gerçek değildir.

Kuzey Kutup bölgelerinin Rus araştırmacısı felsefe doktoru Valery Dyemin, Yunanlıların efsanelerinde İskitlerin kuzeyinde olduğu anlatılan Hyperborea’nın (“Kuzey rüzgarı Borea’nın ötesi”) gerçekten var olduğunu savunmaktadır.

Dyemin şöyle demekte

“Ben inanıyorum ki o uygarlığın kalıntılarını Avrasya ve Amerika’nın buzul bölgelerinde, Kuzey Kutbun Arktik deniz ada ve takımadalarında, deniz, göl ve nehir diplerinde aramalıyız. Rusya, Hyperborea’yla ilintili olabilecek en fazla mıntıka ve kalıntıya sahiptir. Bazıları şimdiden araştırmacıların dikkatini çekmiştir, diğerleri keşfedilmeyi bekliyor. Kola Yarımadası, Vaigach Adası, Karelia, Ural Dağları, Batı Sibirya, Khakasia, Yaktia ve başka yerlerde aktif keşifler günümüzde devam etmektedir. Franz Josef bölgesi, Taimyr ve Yamal’da da araştırma yapmanın olasılığı vardır.

“Coğrafik terim olarak ‘Hyperborea düzlüğü’ teknik açıdan kullanılmaktadır. Bilim adamları düzlüğün deniz dibine neden battığını öğrenmek için dinamiklerini tartışıyorlar.

“Diğer deyişle, Hyperborea (Hiperborya) sonuçta deniz dibine inen kalıntıların üzerinde yayılmış olabilir.

“16ncı asır Flaman haritacı ve coğrafyacı Gerhardus Mercator, haritalarının birinde Kuzey Kutup civarında çok büyük bir kıtayı göstermektedir. Bu yer derin nehirlerin adalara böldüğü bir takımadadır. Tam merkezinde bir dağ bulunmaktadııur (efsanelere göre Hint Avrupalıların ataları Meru Dağına yakın yaşıyorlardı). Sormak gerekir, bu yer haritaya nasıl geçti? Ortaçağlarda Arktik bölgeler hakkında bilgi yoktu. Mercator’un kadim bir haritadan faydalandığına dair belirtiler var. Bunu 1580 yılında yazdığı bir mektupta açıklamıştı. O harita Arktik Denizi’nin ortasında bir kıta gösteriyordu. Bunu da haritasında buzsuz olarak göstermişti. Mercator’un haritasının kadim haritaya dayandığı gözükmektedir.”

 

Resim 3 Mercator Haritası – Rus Bilim Adamı Kuzey Kutbunda Cenneti Buluyor


Hyperborealılar Türkiye ve Orta Asya’da

Kutsal kitabımız, bu Hyperborea cennetine Aden adını veriyor. Ancak Aden Rus ve Sibirya bozkırlarının esas adından başka bir şey değildir. Maalesef, onların dünyevi cennetleri yok olacaktı. Büyük bir felaket, belki de büyük bir göktaşı, meteor veya asteroitin dünyayla çarpışması eksenini ve/veya yörüngesini değiştirmiştir. Hyperborea buzul bir cehenneme dönüştü. Hiperborealılar sonra günümüzde Türkiye ve Orta Asya Cumhuriyetlerinin bulunduğu yerlere kaçtılar. Efsanelere göre onlar Tannu Tuva (ayrıca Tewa veya Tiwa). Bu Tannu kelimesi ayrıca Sanskritçe Danu olarak geçer ve fatih anlamına gelir. Onlar ayrıca kendilerine üstün fatihler anlamına gelen Su-Tannu derler. Türkçe’de Su ayrıca asker anlamına gelir.

Afganistan, Pakistan, İran, Irak ve Orta Asya ülkeleri dahil çok geniş bir alanı kapsıyan bu Federasyonları sonunda dağıldı. Belki de bu zamanlarda Yunanlılar Türk kardeşlerine sırtlarını çevirerek ayrı bir yola gitmeye karar verdiler. Bu dağılan ülkeleri Tacikistan, Afganistan, Pakistan, Kazakistan, Kurustan (bugünkü Türkiye), Kırgızistan, Özbekistan ve diğerleri olarak bilmekteyiz. Bunların sonu “stan” ile bitmektedir. Unutmayalım ki, “stan” ekleminin kökeni “Su-Tannu”dan gelmektedir.

Daha sonra Altay bölgesinde büyük bir sel bölgeyi daha da verimsiz duruma getirdi. Bundan sonra onlar Hindistan’ın içlerine kadar yayıldılar ve orada mevcut olan yüksek bir uygarlığa kendi bilgeliklerini kattılar. Hindistan’a girdikten nerdeyse hemen sonra iki bölge arasında karşılıklı nüfus yerleşmeleri başladı. Dini inançlarını birleştirdiler. Sonuç olarak Şiva (Shiva), İndra, Kubera (bizim Heber’imiz) ve diğerleri olarak bildiğimiz Hindu tanrılarının aslında Türk ve Sibirya kökenleri vardır.

Onlar ayrıca Mısır, Sümer, Çin ve bildiğimiz tüm diğer kadim uygarlıkları kurdular. Onlar bize değişik alfabe ve hatta dinlerimizi bile verdiler. Dolaylı veya dolaysız olarak, onlar İnka, Aztek, Mayaların atalarıydı, Tihuanaco ve Karal gibi kadim ve yüksek Güney Amerikalı şehirlerinin mimarlarıydılar.

Solda Resim 5 Tihuanaco’nun 20 bin yıllık olduğu iddia edilir

Sağda Resim 6 Peru Sahilinde Karal’ın Mısır piramitlerden daha eski

Adem-Aden

Hindistan’da bile insanlığın ve tüm uygarlıkların yaratıcı gücüne Ana Tanrıça olarak tapılır. Onun kutsal mekânı manyetik Kuzey Kutbun merkezindedir.

Kuran’a göre Âdem (İnsanoğlu için Türkçe ismi) Aden (Sibirya bozkırları) cennet bahçesinden kovulduktan sonra Siri Lanka veya diğer adıyla Serendip’e uçarak “Âdem Tepesi”ne indi. Serendip, Sanskritçe Ceren-Dvipa kelimelerinden türemiştir. Anlaşıldığı gibi Âdem pek de ilkel sayılmazdı. Onun Siri Lanka’ya bir tür hava gemiyle gittiği anlaşılmaktadır. Oradan tüm dünyayı dolaştı. Sonunda Arabistan Cidde’de geride kalan Havva ile tekrar bir araya gelip Orta Asya’ya geri dönmüş.

Hint efsanelerinde Hyperborea’dan gelen Ana Tanrıça ve Adem’in Ceren-Dwipa’ya seyahatini açıkladım. Böylece okuyucuların böyle muhteşem bir cennetin Güney Kutbunda olduğu yanılgısına düşmemeleri gerekir, çünkü hiçbir eski efsanede bundan söz edilmiyor.

Böylece Ana Tanrıçanın yaratıcılığı Siri Lanka kadar güneye yayıldı. Ondan sonra uygarlık tüm dünya etrafında Yengeç ve Oğlak Dönencesi arasında güneşi takip etti.

Resim 7 Uygarlığın Dünya Etrafında Doğudan Batıya Hareketini Gösteren Harita

Altay’daki büyük tufandan sonra hayatta kalanlar Meru ve Si-Yoni (Zion, Siyon) Dağı adında ünlü bir dağa yakın sığındılar. Ancak farklı kavimler arasında geçimsizlik dünyanın muhtelif bölgelerine göç etmelerine sebep olmuştu. Günümüzde Hindular Batı Tibet’te Kailasa Dağına Meru veya Si-Yoni (İnsanlığın kökeni) Dağı olarak itibar ederler.

Resim 8 Batı Tibet’te Kailasa Dağı

Bazı araştırmacılar esas Meru Dağının Herat, Afganistan’a yakın bir dağ olabileceğini veya Altay, Kafkasya veya Tannu-Tuva’da olabileceğini düşünüyor. Filistin’e (Pala-stan) yerleşenler gibi, bazı kavimler Orta Asya’daki kadim yurtlarının anısına Kudüs’e yakın iki dağa Zion (Siyon) ve Moriah (Meru) adını verdiler. Binlerce yıl içinde gerçek soy ve kökenlerini tamamen unuttular ve Zion ve Moriah’ı varlık ve ruhaniyetlerinin “kaynağı” olarak görmeye başladılar. Şu anda, gerçek köken ve geleneklerinin esasında Hindistan ve Orta Asya bozkırlarında olduğu konusundaki cehaletleriyle birbirlerini öldürmeye çalışıyorlar.

Nasıl Arapların ve İsraillilerin ataları Filistin ve çevresinde bulunan dağın, gerçek Meru (Moriah) veya Si-Yoni (Siyon) Dağı olduğuna ikna olmuşlarsa, aynı şekilde Kuzey ve Güney Amerika Kızılderilileri Altay tufanın anılarını beraberlerinde götürdüler. Onlar da Ana Tanrıça’nın kuzeyde olduğu fikriyle geldiler. Yüzyıllar sonra Amerika Birleşik Devletlerinin güneybatısını Ana Tanrıçanın kuzeydeki mekânı sanmaya başladılar. Bundan dolayı birçok Meksikalı eylemciler Kızılderili atalarından edindikleri efsanelerden hareket ederek A.B.D.’nin atalarından miras kalan kutsal yurtları olduğu iddiasında bulunmakta. “Ana Tanrıçalarının” mekânının Kuzey Kutbunda olduğu konusundan haberdar değillerdir. Benim onlara önerim şudur, “Cehaletinizle cimri davranınız, onu savurmayınız.”

Orta Asya’dan Dünyaya

Eğer anlattıklarım doğruysa, tüm insanların Orta Asya’yı terk ederek dünyanın diğer yerlerine göç ettiklerini nasıl kanıtlayabilirsiniz? Bunu şimdiye kadar neden anlamadık? Bu sorulara tatmin edici bir yanıt veremem, ancak kökenimizin kanıtları çok bariz olarak ortada. Herhangi birinin bu konuda tereddüt veya şüphe duyması beni şaşırtır. Örneğin, Avrupalıların çoğunun kökeni günümüzün Gürcistan olan Colchis (Kolhis/Abhazya) – iberya ve günümüzün Albanya’sı olan Aeria. Gürcistan binlerce yıldır uygar bir devletti. Uygarlığı büyük Tufandan çok önce yaygındı. Hatta M.Ö. 300 yıl önce bile mevcut olan okunması basit bir alfabesi de vardı. Aşağıdaki tablet M.Ö. 5nci yıla aittir ve Gürcistan’ın ilk yazılı kitabı sayılmaktadır. Tabletin ortasındaki haç figürü dikkat çekici.

Resim 9 Gürcistan’ın ilk Kitabı

Gürcü İberler (Kelt, Got, Vizigot, Ostrogot, Alan, Albanlar/Arnavutlar vs.) Batı Avrupa’ya göç ettiler. Yeni yurtlarına İberya (günümüzün İspanyası) adını verdiler. Aynı adı İtalya’ya da verdiler. Ondan sonra İngiltere’ye (Anguli), İskoçya’ya (Skota veya İskitya), İrlanda’nın bir bölgesine (Hibernia) göç ettiler vs.

Kadim İngiltere’nin birkaç adı vardır. Bunlardan biri Albion idi. Bu kelimenin kaynağı “Alban”dir. Albanya!nın diğer adı Aeria, İrlanda (ire – land) oldu. Ayrıca, Tannu-Tuva halklarının adını Avrupa’da Danimarka ve Tuna nehrinde görüyoruz.

Bizim Amerikan Kızılderililerin bile, geldikleri yer önemli ölçüde küçülen Tannu-Tuva, Altay ve Kafkasya’sındandır. Rus bilim adamları onların DNA’larının bizim Amerikan Kızılderililerinin DNA’sına uyduğunu tespit etmişlerdir. Ancak bunu kanıtlamak için DNA’ya gerçekten ihtiyacımız var mı?

KENDİNİZ KARAR VERİNİZ

Aşağıdaki Türk mekanlarını Amerikan Kızılderili mekanlarıyla karşılaştırınız. Navajo çadırlarının (hogan – yurt) deriden yapılmadığı dikkatinizi çekmiş olabilir. Bunun sebebi esas Navajo göçmenlerinin hayvancılıkları yoktu.

Aşağıdaki Türk mekanlarını Amerikan Kızılderili mekanlarıyla karşılaştırınız. Navajo çadırlarının (hogan – yurt) deriden yapılmadığı dikkatinizi çekmiş olabilir. Bunun sebebi esas Navajo göçmenlerinin hayvancılıkları yoktu. Resim 11, 12, 13

Aşağıdaki Kızılderili Tuva ve Altay Şamanlarının resimlerine dikkatli bakınız. Benziyorlar mı?

Resim 14, 15, 16

Tannu-Tuvas, Tevas ve Tivas ile Amerikan’ın Güneybatısında Tewa, Tiwa ve Towa köyleriyle Taoan kızılderili kavmin bu kadar benzer olması dikkate değer bir vakadır. Bu bir tesadüf olabilir mi?

Resim 17

Mabet çatılarını tutan Meksikalı putlara Atlantes denilirdi. Yukarıdaki resimde Tula, Hidalgo harabelerinde duran Atlanteslere dikkat ediniz. Bazıları bunların uzaylıları temsil ettiğini iddia eder. Eğer bu doğruysa, neden bunlar Rusya’da Sibirya’nın Tula bölgesindeki Şamanlar gibi giyinmişler?

Biz insanlar, gözümüzün önündeki kanıtlı gerçekleri tanımakta bu kadar uzun neden bekledik? Kafamızdaki örümcek ağları kaldırmamızı ve kim olduğumuzu ve nereden geldiğimizi hatırlamamızı bizden isteyen doğanın arkasında bir güç mü var? Bizim dünyaya ve hemcinslerimize fayda veya zarar vermek için neler yaptığımızı mı değerlendiriyor? Kendimizi geliştirmemiz mi gerekiyor, yoksa dünyayı daha iyi yapmaya gücümüz mü yetmiyor?

A.B.D.’nin New Meksika eyaletinde bulunan ünlü bir Kızılderili Membreno-Apaçi reisi, bana insanoğlunun geçmişi ile yüzleşmesi gerektiği ilahi takdirle tayin edilmiş bir süreye girdiğini söyledi. Bu evrende seyahatimizde durakladığımız bir süredir. O bunu şöyle tarif etti, “Geçmiş şimdidir.”

Bu geçmişe endeksli şimdiye bir de bir gelecek eklenmesini ister miyiz? Bundan sonra ciddi düşünmemiz gerekir. Daha önce dünyaya sular bastı. Kehanetlere göre bir sonraki felakette dünyayı ateş sarabilir.

 

Bir Cevap Yazın