ZAMAN İÇiNDE ORGON ENERJiSi

ORGONOMİ NEDİR?

19.yüzyılın dahilerinden biri sayılan Doktor Sigmund Freud (1856-1939) psikanaliz adı verilen derinlik kuramında ‘libido’ kavramından bahsetmektedir. Peki, libido kavramı ya da cinsel enerji (sexual energy) kuramı neyi anlatmaktadır? İnsanlar yemek yerler ve yemek için çalışırlar. Önce yemek yerler sonra da aldıkları nefes ile yediklerini yakarak çıkarırlar. Böylece yukarıdan girenler aşağıdan çıkar.

Peki, madem aldıklarını geri veriyorlar öyleyse neden yemek yiyorlar ve nefes alıyorlar? Enerji almak, hareket edebilmek ve yaşamak için. Çünkü insanların davranışları ve yaşamsal döngüleri ancak bu yolla devam edebilir. Eğer insanların enerjileri olmazsa ya da az olursa bu yaşam döngüsünde ve yaşamın devamlılığında çok boyutlu aksamalar olur.

Sigmund Freud’un kuramında anlatmış olduğu ve ‘soyut’ bir kavram olan libido ya da cinsel enerji kuramı onun öğrencilerinden biri olan ve ders kitaplarında adı anılmayan öğrencisi Doktor Wilhelm Reich (1897-1957) tarafından ‘somut’ anlamda laboratuar ortamında ispatlanmıştır.

Dr. Reich, fiberglas (organik madde) ve metal talaşı (inorganik madde) katmanlarının üstüste yığılmasıyla orgon enerjinin hem faydalı, pozitif halinin (Reich’in tanımıyla“OR” veya “POR, positive orgon,) hem de zararlı, negatif halinin (“DOR”, deadly -ölümcül- orgon) çekilip, toplanabildiğini saptadı.

Bu basit katman prensibini kullanarak orgon akümülatörleri ya da “oracs” olarak adlandırdığı büyük kutular inşa etti ve kanser de dahil birçok hastalığa sahip hastalarını bir süre bunların içinde oturtarak başarıyla iyileştirdi.

Wilhelm Reich insanların yaşamını devam ettiren ve vücudumuzda var olan ama gerçekte bir kozmik enerji türü olarak her yerde var olan bu doğal enerjiye  canlı organizma ve orgazm kelimelerinden türemiş bir kelime olan orgon enerji  adını vermiştir. Böylece fen bilimleri ile sosyal bilimler birleşerek yeni bir bilim dalı doğmuştur. Orgon enerjisini inceleyen bilim dalına orgonomi (orgonomy) adı verilmektedir.

Reich’in çalışmaları, 1960’larda çok daha açık görüşlü bir Rus bilimadamı olan Dr. Nikolai Kozyrev tarafından azimle devam ettirildi. Dr. Kozyrev, böyle görünmez enerjilerin her yerde olduğunu bilimsel olarak keşfetmişti.

Onların izinden giden  birçok araştırmacı, Kozyrev ve Reich’in çalışmalarına öncülük ettiler ve yavaş da olsa Batılı bilimde yaygın hale getirdiler. Nihayetinde de “resmi olarak” görünmeyen, evrensel enerjinin “karanlık madde” (dark matter) “vakum akışı” (vacuum flux), “sıfır-noktası enerjisi” (zero-point energy), yani sorduğunuz kişiye göre değişebilen birçok isimle kabul görülmesini sağladılar.

Artık dünyada binlerce orgonit kullanıcısı orgonitin derin etkisini farketmiş ve deneyimlemiş durumda. Bu derin etki,  zamanın başlangıcından beri var olan bir enerji ve bu enerjiye tarih boyunca verilen isimler de şu şekilde:

  • Hinduizm (Vedik) geleneğinde  – Prana
  • Çin kültüründe – Chi, Qui
  • Antik Yunan kültüründe – Ether
  • Alman mitolojisinde – Vril
  • Bantu Şaman kültüründe – Mandla
  • Baron von Reichenbach – Od
  • Anton Mesmer – Animal Magnetism (Canlısal Manyetizma)
  • Dr. Wilhelm Reich – Orgon Energy (Orgon Enerjisi)
  • Dr.Hal Puthoff – Zero Point Energy (Sıfır Noktası Enerjisi)
  • Dr. Nikolai Kozyrev – Torsiyon Fields (Torsiyon Alanları)

https://www.youtube.com/watch?v=n9UNniBVAxE

KUVARS KRİSTALİNİN ÜZERİMİZDEKİ ETKİSİ


Bu yazı  Doç. Dr. Sibel Kılıç’ın ”TAKILARDA KULLANILAN ORGANİK VE MİNERAL TAŞLARIN İNSAN ÜZERİNE ETKİLERİ” adlı araştırmasından kısa bir alıntıdır.


 

 

Kainatta beş ışınlı simetrinin yasaklanmış olmasına rağmen kristallerin bu yasağa aykırı bir tabiatı söz konusudur.   N. V. Belov (1891-1982)

Modern çağın, metropol yaşantısı içerisinde yüksek düzeyde stres altında varlığını sürdüren ve gerilim altında yaşamasına bağlı olarak olumsuz elektrik yükü ile şarj olan bireylerin , toprak ile irtibatsızlığına alternatif olarak, bu eksikliği taşlar vasıtası ile ikame edebilecekleri düşünülmektedir.

Taşlar, içerdikleri kristal yapılarından dolayı sürekli titreşim halinde ve buna bağlı olarak elektrik akımları yaymaktadırlar. Taşların moleküler yapılarını sürekli titreşen canlı bir organizmaya benzetecek olursak, bu yapı insan vücudu ile farklı koşullarda temas haline geçtiğinde elektrik yükünü deşarj ederek kötü elektriği bünyesine almaktadır. Bu yapıları itibarıyla insan bünyesinin ürettiği veya dışarıdan aldığı elektrik akımlarıyla da tepkimeye girerek insanlarla aralarında elektriksel bir bağ oluştururlar. Vücudun salgıladığı ya da yaydığı elektrik akımının düzeyine bağlı olarak, taşlarla içerisine girilen iletişim farklı güç seviyelerinde ortaya çıkmaktadır. Bu iletişim bazen fiziksel olarak gerçekleşirken bazen ise , akli, ruhi ve duygusal boyutta bir algıdan ibaret olur ki taşların parapsikolojik etkisi denen yönü de nitekim bu bağlamın uzantısıdır.

Organik ve mineral taşların insan sağlığı üzerine etkileri ve alternatif tıp alanında kullanım pratikleri dünya üzerindeki tüm toplulukların ortak ilgi alanlarını oluşturur. Her ne kadar konuya ilişkin oluşturulan terminoloji ve rivayetler toplumların milli yapılarına paralel olarak farklılaşsa da, ilginçtir ki birbirinden tamamen bağımsız, izole ve etkileşimsiz toplulukların uygulama pratikleri birbirine şaşırtıcı şekilde benzemektedir. Örneğin akik taşının görme üzerinde yaptığı etkiler ve buna ilişkin oluşturulan milli söylencelerde biçimsel olarak farklılıklar öz olarak ortaklıklar görülmektedir. Çünkü ilgili pratikler öğretilen değil süreç içerisinde yaşam tecrübeleri içerisinden kendiliğinden damıtılan tecrübe, deneyim ve birikimlerinden oluşan bilgi yığınlarıdır. Bir başka deyişle, organik ve mineral taşların, insan organizmasıyla oluşturduğu ahenk, taş ile önemli ölçüde muhatap olan insanoğlunun süreç içerisinde kendisini hissettiren, doğal bir çıkarımıdır.

Yaklaşık 80 bin sene önce Ortadoğu’da modern insanın ortaya çıkması ile Neolitik atalarımızın ölülerini kuvars kristalleri ile birlikte gömdükleri bilinmektedir. Aynı zamanda Şamanlar’da ilkel ritüellerinde kristalin büyüsel ve tılsımlı özellikler atfettikleri ettikleri kristallerden faydalanmışlardır. Nitekim büyülü kristal küreler” anonim halk edebiyatına ve her toplumun mitolojik hikayelerine tema oluşturan oldukça önemli bir tema olarak dikkat çekmektedir. Oldukça köklü bir tarihe sahip olan taşlar ve insanoğlu arasındaki ilişki çeşitli anlam,önem ve biçimlerde halen sürmeye devam etmektedir. Kuvars Kristali, Akik Taşı, Aventurin, Mor Yakut, Sitrin, Yeşim Taşı ve Sodalit gibi taşların insan sağlığı ve enerjisi üzerindeki etkileri çok uzun zamanlardan bu yana itibar edilen bir durumdur. Belirtilen bu faydalı etkiler, kıymetli taşlarla şarj edilen suyun tüketimi sonrasında da gözlemlenmiştir.

Değerli taşlarla şarj edilen su içildiğinde sağladığı faydalarla ilgili teorilerden birisi, Kuvars Kristali ile alakalı olup, vücudun çakralarına yaptığı etkilerdir ki, bu bilginin geçmişi çok eski Tibet inançlarından da öteye gidebilmektedir.  İşte bahsi geçen bu her Çakra ya da enerji merkezi yarı değerli bir taş ile alakalandırılır. Yarı değerli taşlarla ya da kristallerle şarj edilen içme suyu bahsi geçen bu enerji bölgeleri arasında bir denge sağlayarak bedensel bir armoni oluşturur.

Statik bir dengeye sahip olan kristal ile dinamik bir dengeye sahip olan organizma, canlı birer organik yapıya sahip olmaları bağlamında birbirlerine yaklaşırlar.

Kainatta beş ışınlı simetrinin yasaklanmış olmasına rağmen kristallerin bu yasağa aykırı bir tabiatı söz konusudur. Sovyet devrinin kristaller üzerinde çalışan bilim adamı, kimyager, akademisyen N. V. Belov’a (1891-1982) göre:

Kristallerde iç parçacıkların birbirine uyuşmaması yüzünden meydana gelen devamlı çelişki, o parçacıkları canlı tutmaktadır. Bunun akabinde ise, kristalin özünü oluşturan o parçacıklar bir canlılık sağlamaktadırlar. Bu ise kristalde ve diğer küçük organizmalarda kendine has bir simetriyi koruyarak onların hayatta kalmasını sağlayarak, taşlaşmaktan korur ve varlığını devam ettirir. Buna rağmen kristalin de, organizmanın da kendi içlerinden meydana gelen sistemle yürütüldükleri için aralarında yeteri kadar benzerlikler de vardır. Canlı organizmanın çevredeki olaylara reaksiyonu olduğu gibi kristalin de aynı şekilde tepkisi vardır. Bazı kristaller sıkıştırıldığı zaman onlarda yüzeysel şarz yükü meydana gelir. Dolayısıyla kristallerde organizmalar gibi üşüme ve hastalanma söz konusu olabilmektedir. 

Robert Scott’un 1906’da Güney kutbuna seyahatindeki asıl sorun da bu konuyla alakalıydı. Yani makinenin çalışması için gereken maddelerin donma noktalarının yanlış tespit edilmesidir. Organizmaların hastalığa karşı dayanıklılığını arttırmanın en mühim yolu bağışıklık sistemini daha aktif hale getirmektir. Yani gıda maddelerine bazı mikromaddeleri katmak iyi gelebilir. Kristallerde de aynen bu görüş geçerlidir. Kristaller âleminde karakterlerin uyuşması denen bir terim de vardır, buna Epitaksi denir. Benzer yapıdaki kristaller birbirinin üstünde büyüyüp genişleyebilmektedir. Mesela, alüminyum kromun, klorin ise sodyumun üstünde gelişme gösterebilir. 

Dolayısıyla kristal örneğinde görüldüğü üzere taşlarda organizmalarda görülen dinamik karakterin statik analoğunu görebiliyoruz. Nitekim, canlı organizmalar gibi kristalinde uzayabilme, beslenebilme ve üretilebilme özelliği söz konusudur. Kristalin uzama tekniği Deoksiribo Nukleik Asit’inkine benzerdir.Başka bir deyişle, kristal spiral şeklinde yuvarlak dönüşler yaparak uzar. Birbirinden tamamen ayrı zaman dilimlerinde çalışan Sovyet kristal bilimi uzmanı G.G. Lenleyn ve İngiliz kristal uzmanı F. Frank kristalin kendi kendine döngü yaparak, basamak basamak, spiraldeki döngü sayısını azar azar çoğaltarak uzadığını iddia etmişlerdir. 

Kristalin söz konusu fiziksel değişimi, çevresi ve kendisi ile girdiği tepkime sonucunda geçirdiği başkalaşımın ifadesidir. Bilinen taşların birçoğu mineral oksit ya da silikatlardan oluşmaktadır. Örneğin, kuvars ailesinin bütün üyeleri, kristal kuvars, ametist ve gül kuvarsı da dahil olmak üzere tamamı silisyum dioksittir (SiO2).

Kristaller ana iki grupta incelenir :

“Makro kristalinler”

kısmen silisli toprakla dolmuş damar boşluklarında büyürler ve elverişli koşullarda ise Sitrin, Ametist ve Kristal Kuvars olarak ve ağırlıkları yüzlerce kiloyu bulan büyüklüklere kadar ulaşabilirler.

“Mikro kristalinler”

dünyanın yüzeyine daha yakın yerlerde büyürler, küçük ve mat kristallerden oluşurlar.

Bir tür kristal olan Kuvars taşı yüzyıllardır alternatif tıbbın pratikleri arasında yer almakta olup, insanın bedensel ve ruhsal sağlığı üzerine yapmış olduğu etkiler, insanoğlunun yüzyıllar içerisinde oluşturduğu gözlem ve deneyimleri sonucunda oluşan bellek rafından alınan bilgiler arasındadır.

Organizma ve kristal arasında kurulan bu ilişki, yüzyıllardır bir çok organik ve mineral taşlara duyulan itibarı akla uygun hale getirmekte olup, tecrübe ve gözlemlere dayalı olarak kabul gören bir takım inanç ve rivayetlere açıklama ya da rasyonel bir bakış açısı getirir. Nitekim konuya ilişkin olarak bilim adamları taşlar ve insanlar arasında kurulan bilgi bağına ilişkin bazı savlar ortaya atmaktadır. Bu düşünceye göre, taşlara ait olan minerallerde mikro maddeler bulunmaktadır. Yani elektrondan da küçük olan ve maddeyi ve o maddeyle ilgili kişiyi de saran zerre kadar küçük maddelerdir.

Bu nedenle de ‘bio-ritmi’ birbirine uyuşan böyle varlıkların bilgi bağı normal kabul edilmiştir. Bu görüşün asıl anlatmak istediği takılardaki değerli taşların sadece süs eşyası olmayıp, üstelik onu takan kişiyle bio-ritminin uyuşup uyuşmamasına göre insana etki etmesidir. Nitekim, ilgi çekicidir ki bazı insanlar ellerinde hiçbir teknolojik cihaz olmadan farklı minerallerin ve madenlerin yerlerini toprağın hayli altında olmasına rağmen, tespit edebilmektedir. Bilim adamları, insanların yüzde doksanının bu yeteneklere sahip olduklarını ama onları kullanabilmek için tekrar tekrar denemeleri ve konu üzerinde çalışmaları gerektiğini söylemektedirler. Farklı astroloji uzmanlarının bazen farklı yorum yapmasına rağmen onların hepsinin kabul ettiği bir gerçek şudur ki, taşın ve onu, taşıyan kişi arasında güçlü bir psikolojik bağ oluşur ki bu bağ insan üzerinde olumlu yönlendirme etkisine yol açar.

 

 

Doç. Dr. Sibel Kılıç – Öğretim Görevlisi, Marmara Üniversitesi, Teknik Bilimler Meslek Yüksek Okulu, Kuyumculuk ve Takısı Tasarımı Bölümü

ORGON ENERJİSİ VE ORGONİT

 

Genel Olarak Orgon

Ne işe yaradığını ya hiç bilmeyiz,  ya da biliriz ancak nasıl işlediğini bilmeyiz. Bu yazıyla orgon ile ilgili tüm bilgileri bir yerde toplayıp anlatmaya çalışacağım.

Bu yazıyı birbirine bağlı detaylarla daha iyi anlaşılır hale getirmek istedim. Konuya vakıf olanlar zaten  başlıktan da yazının içeriğini hemen anlayacaktır, ancak amaç bilmeyenlere bu bilgileri ulaştırmak.

Yabancı kaynaklarda oldukça detaylı işlenmiş bir konu olmasına karşın yerli kaynaklarda birkaç özverili orgonit yapımcısı ve meraklısı dışında çok fazla bir kaynağa rastlayamadım. Sağda solda kısaca anlatılmış farklı ama aynı konuyla ilgili bilgileri tek bir yazıda toplamak istedim .

 

Enerji ne iyi ne de kötüdür, sadece mevcuttur. Bir masör ya da fiziksel terapist tarafından kaslarınızı uyarmak ve iyileşmenizi sağlamak için TENS cihazı ile uygulanan elektrik, cezaevlerinde elektrikli sandalyeler ile insanları idam etmek için kullanılan elektriğin aynısıdır. Öyleyse, elektrik iyi mi yoksa kötü müdür? Yanıt, her ikisi de değildir. Enerjinin iyi ya da kötü olması, tümüyle onu hangi frekans ve şiddette ve nasıl kullandığınıza bağlıdır.

İnsanoğlunun elektrik enerjisini keşfetmesi,  zamanın başlangıcından bu yana var olduğu düşünülen eterik alanlar üzerinde olumsuz ve yıkıcı etkiler yaşanmasına neden oldu. Bir anlamda teknoloji keşfi eterik alanların yıkımının keşfi oldu.

Su, dünyada hemen her yerde, yeraltında ve atmosferde chi enerjisinin yayılması için gerekli bir iletkendir.  Elektrik kabloları, tesisatlar ve bunlara bağlı her türlü cihaz,  H+ ve OH iyonları içinde yaydığı elektromanyetik radyasyon (EMR) ile su moleküllerini bölerek hasara uğratır. Bu durum pozitif enerjinin blokajlanmasını sağlar ve yaşam olumsuz yönde etkilenmeye başlar. EMR alan ortadan kaldırıldığın da iyonlar su molekülleri içinde kendini onarır yeniden oluşur. Bu olduğunda tüm canlı sistemlerine pozitif chi  alanı yeniden oluşur ve yaşam tekrar olumlu yönde etkilenir.

Not: Su derken bildiğimiz kullandığımız suyun yanısıra atmoferde doğal bir dengeyle bulunan nem oranını kastediyorum ki bu dengeyi bozmak için atmosfere kasıtlı olarak sokulan, chemtrail olarak bilinen bir zehir var.

Orgon enerjisi burada devreye giriyor, bulunduğu ortamda yakın çevresinde negatif enerjiyi (DOR), EMR emer ve pozitif (POR) chi enerjisi olarak ortama geri verir. Yani ortamdaki kötü enerjiyi emer, iyi enerjiye çevirip ortama geri verir, vücudumuz ve hücrelerimizde bu durumdan ilahi bir derinlilikle olumlu yönde etkilenir.

Bu bahsettiğim sistem,  tüm orgon nötralize sistemin işleyişinin temel ön koşuludur ve bu koşulu çağımızda en ileriye götürüp şu anki orgon temalı çalışmaların da önünü açan Dr. Wilhem Reich’dır.

1930’larda ve 1940’larda, Dr. Wilhelm Reich, modifiye ettiği bir gayger sayacıyla, orgon olarak adlandırdığı eterik enerjinin (yaşam enerjisi, chi, vs.) varlığını tespit edebiliyor ve ölçebiliyordu

Reich’ın geliştirdiği si̇stemde enerjinin oluşturulduğu bir kabin vardı ve bu kabinin organik ve inorganik panel katmanları arasında oluşan enerji kabin içerisinde bulunan kişiye etki ediyordu. Reich’dan sonra  orgon enerjisini, farklı boyut ve efektelerde  kullanılmasını sağlayacak daha ufak ve üç ana karışımlı yapılar geliştirildi. Bu yapılar yine Reich’ın bulduğu sistemdeki organik ve inorganik temel mantığına dayanır.

Yani ana yapı olarak

  • metal talaşı,
  • doğal kristal
  • reçine

ile yapılan temel karışım, tüm orgonit cihazlar için ön gereklilikdir. Bu temel kombinasyonlara sonradan daha da geliştirme amaçlı olarak,

  • bakır teli,
  • bakır tozu,
  • demir oksit,
  • alüminyum
  • mıknatıs tozu

ekleyerek etkisini farklı noktalara çekmeye çalışan orgon yapımcılarıda vardır. Bu materyallerin hiç birisi tek başlarına  orgon enerjisini oluşturamaz. Orgonitin ana yapısı olan, metal talaşı – doğal kristal – reçine doğru oranda  bir araya gelirse  ORGON ENERJİSİNİ oluşturur. Bu ana yapıda da en önemli katkı doğal kuvars kristalidir. Ana yapının dışında ki diğer malzemeler ise daha çok enerjinin şiddeti ve şekli ile alakalıdır.

 


 

Bu giriş, orgon enerjisini tanımlamak için oldukça sade ve yalındır. Gerçekte bu kadar basit değil. Bu buluş aslında tamamen varoluşla alakalı ve evrensel bir yasa temeline oturmaktadır demiştim. Durumun bilimsel bulgu ve verilerini görerek anlamak isteyenler aşağıda saydığım kültürlere ait kadim bilgi ve yasaları araştırabilir, bilim adamlarının bu enerjiyi tanımlamaktaki süreçlerini inceleyebilir bu kısa bilgilendirici videoya bir göz atabilir.

https://www.youtube.com/watch?v=KMfcGxWiz3c

Kuvars Kristalleri

Yeryüzünün bilinebilen kısmının %25’ini oluşturur. Kimyasal formülü SİO2 olup, oksijenden sonra dünyada en çok rastlanan silisyumun bir birleşimidir. Mol ağırlığı 60, sertlik derecesi Mohs’a göre 7 dir.

Doğada kristal olarak dağ kristali, ametist, kuvarsit ve kristal kuvars kumu olarak bulunur. Kvarts  kristali granit, gnays gibi ana kayaların içinde bulunduğu gibi, tek başına tanecik yapısında ve damarlar şeklinde diğer mineraller ile karışmış olarak da bulunur.

Kvarts kristali elektroteknik alanda önemli sayılan bir özelliğe sahiptir. Kristallere uygulanan basınç ve çekme gibi mekanik etkiler, onun elektrik ile yüklenmesine neden olur. Bu olay piezoelektrik  konusunun kapsamına girer. Piezoelektrik, kvarts sayesinde  seramik alanının başlıca  ilgili konularından biri haline gelir.  Ayrıca piezoelektiriğin seramik ile olan ilgisi sadece kvartsa bağlı kalmayıp, BaTİO3 çıkış maddesi alınarak geliştirilen seramiğe de ” piezoelektrik seramik ” adı verilmektedir.

Piezoelektrik 

Piezo kelimesi, Yunanca’dan türetilmiş; sıkıştırmak, basınç uygulamak anlamlarına gelmektedir. Piezoelektrik kristal yapıdaki cisimlerin kendilerine dışarıdan uygulanan basınç miktarı ile orantılı olarak elektrik üretme özelliğine denir. İki ucundan basınç uygulanan kristal yapının yine bu iki ucu arasında potansiyel farkı (Voltaj) ölçülebilir.

Piezoelektrik olayı; 1880 yılında Fransız fizikçiler Pierre Curie ve Jacques tarafından keşfedilmiştir. Piezoelektrik özellik, mekanik bir enerjiyi elektriğe veya tam tersi olan elektrik enerjisini mekanik enerjiye çevirebilmektedir. Mekanik sıkıştırma sonucu voltaj üreten; voltaj uygulandığı zaman mekanik titreşim elde edilen bazı kristal ve seramiklere ait özelliktir.

Mekanik enerjiden voltaj üretimine piezo olayı; voltajdan mekanik titreşim üretimine de ters piezo olayı denir. Aynı şekilde, bu işlemin tersi de geçerlidir. Yani dışardan voltaj verildiği zaman kristal yapının şekli az da olsa değişir. Deforme edilmiş piezoelektrik disk bir voltaj yaratır. Bu özellik, basınç ölçüm aletlerine, ses kayıt ve üretme aletlerinde ve çok ince ayar gerektiren optik odaklama cihazlarında kullanılır. 400 kHz gibi yüksek bir frekansta çalışabilir. Piezoelektrik (piezoelectric) polimerlerden ya da seramiklerden de, aynı doğrultuda uygulanan yük (basma ya da çekme) sırasında malzeme içinde ki kristal yapının her iki tarafında bulunan +q ve –q yüklerin ortaya çıkması sonucu meydana gelir.

 

Piezoelektrik Malzemeler

Piezoelektrik malzemeler içinde kullanılmakta olan çoğunlukla kurşun-zirkonyum-titanyum (PZT) seramiktir. Piezoelektrik etki yaratmak için en önemli olan simetri merkezi olmayan kristaller kullanmaktır. Kullanılan başlıca malzemeler:

  • Kuartz (SiO2)
  • Turmalin
  • Baryum Titanat (BaTiO3)
  • Çinko Oksit (ZnO)
  • PVDF (Poli-vinilidin-klorür)

Piezoeletrik ve Seramik

Baryum titanat, kurşun zirkonat titanat ve potasyum sodyum niobat gibi bazı seramikler piezoelektrik olayı meydana getirecek özelliktedir. Bu seramikler çok kristalli malzemeler olup, normal porselen seramikler gibi üretilebilir. Bunlara daha sonra yüksek DC voltaj uygulaması ile  piezoelektrik özellik kazandırılır.

Kullanım Alanları: Piezoelektrik kristal (piezoelectric crystal) ve piezoelektrik seramikler; mekanik titreşimlerin elektrik dalgalarına, elektrik dalgalarının mekanik titreşimlere çevrilmesi istenilen elektromanyetik çeviricilerde (transdüserlerde) kullanılır. Kristal mikrofonlar, gemilerde derinlik ve hedef bulmaya yarayan sonar cihazlarında, piezoelektrik kristallerden faydalanılır. Sonar cihazında piezoelektrik hadisesiyle su içine ses yayımı yapılır. Sesi çıkaran, elektrik enerjisi etkisiyle titreşen kristallerdir. Suya yapılan ses hedefe çarpıp yansıyınca bu defa kristaller, suyun ses dolayısıyle sıkışması ile titreşir. Titreşen kristaller elektrik dalgaları üreterek ses ve ekranda görüntü olarak hedef tespiti yapılır.

 

 

 

KUZEY KUTBU BİLMECESİ- ANTARKTİKA

ANTARKTİKA 

Yüzyıllardır buzulların altında kalmış bir alan olan antartika hakkında farklı bir bakış açısı geliştirmeye çalışsamda sonuçlar beni hep aynı yerlere getirdi.  Oyuk dünya teorisi, Agarta- Shambala, Hyberborea, Ufolar, Nazi Almanyası ve Hitler.

Yazı; kişisel katkılarım, eklentiler ve alıntılardan oluşan bir derlemedir. Amaç tek bir bakış açısı sağlayabilmek.



 

Giriş 

Dünyanın bir zamanlar düz bir eksende döndüğünü ve bu eksenin bir doğal fenomen sonucunda kaydığını (Nibiru yaklaşması) düşünürsek, o zamandan bu yana yalpalayan bir gezegen dönüşüyle yeniden şekillenen ve yılın 6 ayı güneş görmeyen bir kara parçası haline gelen Antartika dediğimiz alanda, bu felaketten önce gerçek bir ‘’üzerinde güneş batmayan uygarlığın’’ bu topraklarda hakim olduğu görmek çokta zor değil. Hatta tek ihtimal. Sürekli  olarak 30-40 dercelik güneş açısıyla beslenen Hyberborea’lıların pinpon topu büyüklüğünde epifiz bezleri olduğu bazı eski buluntulara dayanılarak varsayılmıştır. Bu durumda karanlık ihtiyaçlarını dünya oyuğu denilen ve yine bu bölgede olduğu bir çok belge ve kayıtta geçen bir girişin içinde inşa ettikleri bir yeraltı şehri gerçeğinide göz önünde bulundurabiliriz. Bu belgelerden en önemlileri, Amiral Richard B. Byrd, Saint-Yves d’Alveydre, Ferdinand Ossendowsky ve René Guénon’a ait olan agarta ve oyuk dünya teorisine dayalı olan belge ve yayınlardır. Her biri ayrı zaman ve mekanda yaşamış olan bu kişilerin yaşadıkları ve anlattıklar ise kafam da hep aşağıda ki haritayı canladırıyor ve birşeylerin gerçekten bizlerden gizlenmeye çalışıldığını aklıma getiriyor. Söz konusu bölgenin, buzul çağından önceki bir dönemin haritası olduğu ve zaman için de söz konusu felaketten dolayı devasa buzul kütlelerinin altın da kalmış olması olası. Aynı zaman da bilinen en eski  medeniyetler olan Atlantis ve Lemurya uygarlıklarından çok daha önce var olduğu bilinen Hybrboreanın burası oduğunu düşünürsek, gamalı haç sembolünün temelinin nereye dayandığını da haritaya bakarak görebiliriz. Isınan dünya ile erimeye başlayan buzullar sonucunda şimdilerde sözde yeni farkedilen buluntular, gerçekte gizli bir ifşaatın ilk sancılarımı sorusuna yanıtım evet ama masumhane  bir ifşaat mı yoksa sinsi bir oyunun mecburi yeni perdelerimi oynanmaya çalışıyor buna zaman cevap verecek..

İç Dünya Teorisi

Himalayalar’ ın bazı bölgelerinde, Hermes’ in 22 Arkan’ ı ile bazı kutsal alfabelerin 22 harfini temsil eden 22 tapınak arasında Agarta, Gizemli Sıfır’ ı bulunamazı oluşturur. Yeraltına uzanan, Yerkürenin hemen tüm bölgelerini kapsayan kocaman bir satranç tahtası.

(Saint-Yvesd’ Alveydre, Mission de Finde en Europe, Paris, Çalman Levy, 1864, s. 54 ve 65)

İç dünya ve Dinler

Dünyanın altında yedi tabaka olduğuna çeşitli dinlerde inanışlar vardır.  Hinduizm ve özellikle de Budizm , Agarta-Şamballa gibi  yeraltı uygarlıklarına ilişkin güçlü inanç beslerler. İslâm verilerindeki Ye’cüc-Me’cüc, Tev­rat ve İncil’de Gog, insana benzeyen yeraltı ırkları olup, özellikle Himalaya dağları altındaki geniş, çok büyük mağara-galerilerde yaşadığına inanılır.

İslâmiyet’te de Kehf=Büyük yeraltı mağaralar şebekesi inancı vardır. Kabala’ da da “Yedi Yeraltı Dünyası” inancı vardır. Aynı görüşü İslami gizli bilimciler de benimsemekte ve desteklemektedir.

“İç Dünya Teorisi”ne göre, yaşadığımız Dış Dünya kabuğunda bulunan mağaralar sistemi ve geçitler vasıtası ile İç Dünya’ya ulaşılabilir.

Ayrıca yerküremizin her iki kutbunda da büyük açıklıklar bulunmaktadır, İç Dünya’da aynı Dış Dünya’da olduğu gibi denizlerin, ırmakların, ve hayatın olduğu ileri sürülür. İç dünya, dünya küresinin ortasında bulunan merkezi bir güneş tarafından aydınlatıldığıda sözü geçen bir çok kaynakta belirtilir.

Ünlü “Time” dergisi, 1993 yılında yayınlanan sayılarının birinde, İzlanda’nın altında “Yeraltı Kıtası” bulunduğunu iddia etmişti. Altı ay sonra, “Scientific American” dergisinde de benzer bir makale yayınlandı.

Essa-7 uydusunun Aralık-1968 tarihli bir fotoğrafı

İnternette yayınlanan kutuplara ait bir uydu fotoğrafında, kutup bölgelerinde siyah açıklıklar görülmektedir. Bu fotoğrafların biri 1963 yılı Time” dergisinin kapağını süslemiş ve “Holes in the Poles” (Kutuplardaki Delikler) başlığı al­tında okuyucuya sunulmuştu.

 

 

 

 


Dünyanın yapısı ile ilgili yeni bilgiler:

29 Eylül 1981 tarihli New York Times’da çıkan bir habere göre, Rusya’daki Kola yarımadasında ve Azerbaycan’da yapılan delgi deneylerinde hiç alışılmamış bir olayla karşılaşılmıştı; 10 km derinliğe ulaşıldığında sıcaklığın artması beklenirken, aniden ısının düştüğü gözlemlenmişti. Bunun dışında 7 km. den fazla derinde fosil mikro organizmalara rastlanmıştı ki bu, bugüne kadar dünyamızın yapısıyla ilgili olarak ortaya atılan bütün teorilere ters düşüyordu. Dünyamızın içindeki ısının kaynağı ya başka bir şeydir yahut ta dünyamızın içi sanıldığı gibi çok sıcak değildir.

Ayrıca A.B.D’nin Güney Georgia eyaleti Surrency şehrinde bir jeolojik formasyona rastlanmıştı ki bu, bugüne kadar dünyamızda rastlanmayan bir bulgu idi. Jeologlarca “Surrency Bright Spot” diye adlandırılan bölgede 14,5 km. derinlikte 200 milyon yıllık eski bir su rezervine rastlanmıştı.

Adı geçen su rezervuarı ve daha önce belirtilen Rusya’da elde edilen sonuçlar, jeologları bugüne kadar kabul edilen dünyanın yapısı ile ilgili modeli gözden geçirmeye mecbur etti. Bugüne kadar geçerli olan modele göre, 14,5 km. derinlikte yüksek ısı ve basınç altında hiçbir sıvının mevcut olmaması gerekirdi.

Cornell Üniversitesinden Prof. Dr. Larry Brown’ın açıklamalarına göre, bulunan sıvı petrol değil, su idi. Brown açıklamalarına şöyle devam ediyordu;

“Gerçekten bulunan sıvı su ise, bunun anlamı bugüne kadar dünyanın yapısı ile ilgili bütün teorilerin altüst olduğudur. Bu buluntu bize dünya kabuğunun şekillenmesi ile ilgili olarak, suyun rolünün göz önüne alınmasını icap ettiriyor.” (Vanguard Sciences, 17 Nisan 1991)

Buradan çıkan sonuç, dünya kabuğunun bugüne kadar bilim çevrelerince kabul edildiği gibi sert ve sıcak olmadığıdır.

Harvard Üniversitesi araştırmacılarının jeokimyasal analizleri sonucu, sıvı magmanın doğrudan dünya yüzeyinin altına kadar ulaşabildiği, diğer yandan 700-1100 km. derinlikte katı kütlenin mevcut olduğu ortaya çıkmıştır. Bu araştırma sonuçlan bize, dünyanın içinde katı maddenin mevcut olduğunu ve 700-1100 km. derinlikten itibaren başladığını göstermektedir. Dünya yüzeyinden bu katı kütleye kadar soğuk ve katı bağlantılar vardır.

İç Dünya Teorisine göre, dünya kabuğu takriben 1200 km. kalınlığında ve içinde “İç Dünya”ya uzanan tünel sistemi bulunmaktadır. İç Dünya 1200 km. lik dünya kabuğunun iç tarafında bulunmaktadır.

Kolombiya Üniversitesinden Paul G. Richards ve Xiao- dong Song adlı sismologların, Lamont Doberty Earth Observatorium (Newyork) da tesbit ettiklerine göre, dünyanın içi, gezegenin geri kalan kısmından daha hızlı hareket ediyordu. Araştırmalara göre, içteki katı çekirdek dıştaki sıvı dış kabuğun içinde dönebiliyordu.

Dünyanın çekirdeği daha hızlı hareket edebildiğine göre, ya yer çekim gücü ile ortada bağımsız bir şekilde salınabiliyor ya da onu çevreleyen kütle ona basınç uygulayamıyordu. Bu çekirdek, Kolombiya Üniversitesi sismologlarının “İç Dünya” teorisine göre, “İç Güneş” olarak adlandırılıyor.

Ayrıca bugüne kadar geçerli olan, dünyanın kabuğunun 60 km. kalınlığında ve altında sıvı kaya tabakası mevcut olduğu teorisinin, yanlış olduğu ortaya çıkmıştır.

California’lı ve Illinois’ li Jeofizikçiler bir deprem analizi sırasında 400 km. derinlikte dünyanın kabuğunu oluşturan sert kaya tabakalarına rastlamışlardı. Jeofizikçilerin hesaplamalarına göre dünyanın katı tabakasının kalınlığı 250 km. idi. Bu kalın iç kabuk, acaba İç Dünya’nın boş küresini mi oluşturuyor?


 

AGARTA VE UFO’ LAR

UFO araştırmacıları, UFO’ ların çoğunlukla önce Kuzey’ den, tahminen dünya çevresindeki Van Allen radyasyon kuşaklarında bulunan kutupsal deliklerin (polarvents) içinen ortaya çıktıklarını belirtiyorlar. Belki de yerin kilometrelerce altında mevcut olduğu söylenen Agarta yeraltı medeniyetinden çıkmaktadırlar. Uzun zamanlar önce, dünyaya yaklaşmakta olan Uzaylılar’ a Kuzey’ in o tropik ülkeleri çekici gelecekti. Üstadlar’ ın öğretisine göre, şimdi buzlarla örtülü bulunan Kuzey Kutbu bir zamanlar, insanlığın beşiği olan şiirsel bir Cennet’ ti.

Yeraltı Uygarlıkları

Dünyamızın içinin boş olduğu ve ayaklarımızın altında harikulâde bir medeniyetin uzandığına dair iddialar mevcuttur. Bilim-Kurgu gibi görünen bu düşünce, cevaplanması güç tartışmalar ileri süren birçok zeki araştırmacı tarafından çok ciddiye alınmaktadır. Essa-3 uydusunun 6 Ocak 1967 tarihinde ve Essa-7′ nin de 23 Kasım 1968′ de çektiği fotoğraflar, içi boş olduğu sanılan dünyamızın derinliklerindeki muhteşem Agarta başkentine uzandığı söylenen ve Kuzey Kutbu’ nda yer alan bir deliğin varlığını açıkça göstermektedirler sanki. Sikloplar’ ın yeraltında şehirler tesis ettiklerine inanılır. Medyumların dediklerine göre Atlantisliler, Piramitler’ den, Tibet ve And Dağları’ ndan yerin aşağılarındaki kutsal merkezlere uzanan uzun tüneller inşa ettiler. 12,000 yıl önce Atlantis yok olduğunda, İnisiyeler buralara kaçmışlardı. Gezegenimizin içinden gelen Uzay Gemileri, Kutuplar’ daki deliklerden çıkarak dünyamızı gözlerler ve bazen de “Yeraltı Varlıkları” (Subterraneas), aramızda yaşamak üzere yeryüzüne çıkarlar. İnsanların, kadim kitaplarda sözü geçen o nükleer bombalardan sakınmak için kilometrelerce yeraltına kaçtıklarını düşünelim. Bu yüzyılın sonunda önce Doğu ile Batı arasında bir savaş çıkarsa, biz de onlara katılmak üzere aşağılara doğru kayıyor olacağız.

Elohim ve Agarta

Belki de Sikloplar’ a tepegöz denilmesinin nedeni, Uzay-miğferlerinin saydam yüzünün muazzam bir göze benzemesindendir. Bu devler’ in göksel bir ırk olan Elohim’ le aynı oldukları söylenebilir. Bu ırk, bugün mevcut olduğu söylenen Agarta yeraltı medeniyetine uzanan o uzun tünelleri açmak için kozmik enerjiler kullanarak yeraltında labirent halinde kentler kurmuştur.

Kızılderililer ve Yeraltı Mağaraları

Efsanelerden anlaşıldığına göre Kızılderililer, Doğu Amerika deniz yatağını -kıta şelf sahası haritaları burada muazzam bir batık gösterirler – parçalayan kozmik bombardımandan kaçarak yerin derinliklerindeki mağaralara sığınıp kurtulanların neslinden geliyor olabilirler.

Wolfpittes çocukları

William de Newburgh, 12′ nci yüzyılda “Historia Anglicana” adlı yapıtında, İngiltere’ nin Bury St. Edmunds yöresi yakınındaki Wolfpittes’ de yerin içinden yeşil bedenli, olağandışı renk ve malzemeden oluşmuş elbiseler giyinmiş bir oğlan ile bir kızın çıktığından bahseder. Çocuklar, St. Martin’ in Ülkesi’ nden geldiklerini Söylüyorlardı. Anlaşıldığına göre, Güneş’ in hiç aydınlatmadığı, alacakaranlık bir yeraltı dünyasından gelmişlerdi. Burası Agarta mıydı?

1965 gibi yakın bir tarihte çevrelerince iyi tanınan iki kişi. Finlandiya’ nın Luumaki yöresindeki bir ormanda küçük, yeşil renkte bir adam gördüler. “Insana benzer varlıklar” ın (“humanoids”), Yunanlılar ve Romalılar’ ca Satirler (Satyrs) diye bilinen gizli bir yeşil ırka mensup olup olmadıkları düşüncesi gerçekten ilginçtir.

Agarta ile Şamballa Çatışması

Tibet, azametli Himalayalar’ daki bu mistik ülke, Dünya’ nın psişik merkezi olarak saygı görürdü. Üstatlar gözden uzak manastırlarından gezegenlerdeki Kozmik Efendiler ile telepatik görüşmeler yaparlar, metafizik âlemlerde İyilik ve Kötülük güçleri insanlığın ruhu için çekişirlerdi. Hint-Tibet tradisyonları, biraz karışık da olsa, yerin çok aşağılarında saklı olan ve bütün kıtalarda bulunan gizli girişlerden tünellerle yaklaşılan Agarta’ dan söz ederler. Yıldızlardan gelen Uzaysal Varlıklar (Celestials) tarafından kurulan bu yeraltı medeniyetinin tarihi, anlaşıldığına göre, dünyamızın ilk günlerine kadar uzanmaktadır. Burası, Üranüs’ ün oğulları ile Satürn arasında çıktığı sanılan Uzay Savaşı’ ndan sonra Elohim ya da Sikloplar için bir yeraltı sığınağı teşkil etmiş olabileceği gibi, muhtemelen, bir zamanlar gezegenimizi tehdit etmiş olan kozmik bir afetten kaçmak için de kullanılmış olabilir. Mu ve Atlantis’ ten uzaklaşan göçmenlerin yeraltına kaçtıkları söylenir. Dünyanın her yanındaki Mistik Kardeşlikler, yerin kilometrelerce altında bulunan psişik bir medeniyet ile Tibet’ teki Üstatlar arasında bir bağlantı bulunduğunu ileri sürerler. “İçi Boş Dünya Kuramı” nın (Hollow Earth Theory) taraftarları, Uçan Daireler’ ın aslında, yeryüzündeki ülkeleri gözlemek üzere Kutuplar’ daki deliklerden geçerek dünyamızın içinden çıktıklarını iddia ederler. Ezoterik öğretiler, Agarta’ nın Hâkimi’ ni, Dünya’ nın Kralı rütbesi ile anarlar. Yardımcıları durumundaki Rahip-Kral ile birlikte, insanlığın geleceğini planladığı söylenir. Sembolü, Hitler tarafından çarpıtılarak kullanılmış olan kancalı haç, Swastika’ dır.

1920′ lerde, Gürcistanlı medyum R.C. Andersen ihtiyar bir keşişle çıktığı gezi sırasında, Agarta ülkesi üzerine Budist inancını soruşturur. Bir Tibet Manastırı’ nda hayvan derisi ile kaplı eski bir kitaba rastlar. Bu kitapta, yüksek bir dağın üzerinde uçan, yumurta biçiminde bir aracın, bir Agarta taşıtının resmini görür. Ayrıca, Tibet’ in Spiritüel Lideri Dalai Lama’ nın Dünya’nın Kralı ile temasta olduğu söylentisini işitir. Efsanelere göre, Agarta halkının iki dili vardır. Agartalılar muazzam güçlere sahiptir: Okyanusları kurutabilir, ağaçları hızla büyütebilir, ölüleri diriltebilirler. Söylendiğine göre, yüksek dağlarda fiziksel kanıtlar bırakmıştır: Karda acaip ayak izleri, Agarta dilinde tabletler ile yazılar ve içinde Agartalılar’ın gezdikleri taşıtların tekerlek izleri.

Agarta ile yakından ilgili olan Şamballa’ ya da Tibet’ teki tüneller aracılığı ile ulaşılır. Burası bir zamanlar, Gobi’ deki büyük bir medeniyetin başkentiydi. Ayrıca, bazı tradisyonlar tarafından, Kadim Asya Denizi’ ndeki Beyaz Ada (White Isand) olarak da teşhis edilir. Kadim Tibet Bilgilerine göre, Agarta’ nın Kralları, “Sol El Yolu’ nun izleyicileri” olan, kötülüğün destekleyicileri Şamballalı Efendiler’ le mücadele etmektedirler. Bu kozmik çatışmanın, İnsan’ ın spiritüel evrimini hızlandırmak üzere bir ilahi takdir olduğu söylenir.

Agarta ve Göksel Öğretmen Tages

Çiçero’ nun belirttiğine göre Etrüksler, Tages adında bir İlahî Varlık tarafından eğitilmişlerdi. Tyrhenus’ un oğlu Tarchon’ un hükümranlığı sırasında bir gün,Tarquinia kenti yakınındaki bir tarlada köylünün biri sabanıyla çift sürerken toprağın içinden gri saçlı ve ihtiyar bir adam kadar bilge bir çocuk çıktı. Ulu Tanrı Tinia tarafından, kanunları, din ve kehanet sanatını Etrüsk Kralları Lucomoneler’ e iletmek üzere gönderildiğini açıkladı. Kâhinlere “Libri Tagetici” yi yazdı. Bu kitap, beşikten mezara kadar Etrüksler’ in yaşamını yöneten Etrüks İncili’ ni oluşturdu. Sanatçılar, yaptıkları tunçtan heykellerde Tages’ i saçsız, kısa boylu bir kişi olarak canlandırmışlardı. Acaba, teleportasyon yolu ile ya da Uzay Gemisi ile başka bir gezegenden mi gelmişti? Birden yerin içinden belirmesi, yeraltında mevcut olduğu söylenen Agarta’ ya uzanan yeraltı geçitlerinden çıkmış olabileceğini akla getiriyor. Bu çeşit spekülasyonlar sadece hayal ürünü değildir. Bugün, İtalya’ da ortaya çıkan,ufak tefek yapılı, dünya dışı kökenli, “insana benzer varlıklar” (“humanoids”) hakkında geçerliliği ispatlanmış birçok kayıt mevcuttur. Bunların bazıları da yüzyıllar önce Toskana’ da (Tuscany) tezahür etmiş olabilirler.


Dünyanın Kralı:

Saint Yves d’Alveydre “Hint Misyonu” adlı eserinde, Dünya Kralına ait olan yeraltı krallığı, Agarta’ nın varlığını açıklamıştı.

Saint Yves d’Alveydre tanıklığına, Ferdinand Ossendowski’ nin Moğolistan’da karşılaşmış olduğu Lamalara ve diğer birçok tanıklara dayanarak, bu esrarengiz “Dünya Kralı”nın tamamen gerçek olduğunu söyleyebiliriz.

Ossendowski ve Thule üyesi A. Trebitsch Lincoln’e göre, bu Dünya Kralı yalnızca bir ilah olmakla kalmayıp, aynı zamanda insanlığın kaderini eksiksiz olarak gerçekleştirmesini de görüp gözetmektedir.

(Y. N: Bu konuda bakınız, “Hitler Almanya’sının Gizli Tarihi” Thule Örgütünün Tibet Bağlantısı).

Maceraperest T. Lincoln 1937 yılında yayınlanan bir broşürde şu açıklamayı yapmaktan çekinmiyordu:

“Tibet’te yaşayan Dünya Kralı, siz kokuşmuş Batılılara karşı pek yakında, varlığını henüz bilmediğiniz ve karşısında tamamen çaresiz kalacağınız güçleri harekete geçirecektir.”

Bu Dünya Kralı, F. Ossendowski’nin de “Hayvanlar insanlar ve Tanrılar” isimli kitabında yazdığı gibi, insanların okült yönetimi ile temastaydı.

Tarihin yönlenip ve oluşumu gerçekte metodlu üstün bir plânın yansıması mıdır? Agarta’ nın hükümdarı olan “Dünya Kralı” mitolojik veya doğaüstü bir varlık değil, dünyanın gizli kaderinin efendisi olan ve tamamen etten kemikten bir şahıstır.

G.H. Williamson’ a göre, Dünyanın Kralı, tufan öncesi insanları arasında hayatta kalmış olanların sonuncusudur.

Başka bir iddiaya göre, Dünyanın Kralı gezegenimizde devlerin dolaşmakta olduğu devirlerde yeryüzünde yaşamış olan büyük insanların, o eskilerin içinden, hayatta kalmış olandır.

Dünyada 10.000 civarında inisiye olmuş insan Şamballa’ya nasıl ulaşılabileceğini biliyor. Bunlardan biri de Nikolas Roerich idi.

Roerich için Şamballa bir semboldü. Başka bir gezegenden dünyamıza getirilen Gral (Kutsal Kase) de Şamballa’da bulunuyordu. Bu Gral, “Kara Güneş” ile ilgili “Kara Taş”tan başka bir şey değildi!..

Roerich Gral’ı ararken, Şamballa ile temas kurmuştu. 0, Lama’larla yaptığı konuşmalardan sonra, “Dünya Kralı” ile temas kurmuş ve dünyadaki en gizli loca olan “Beyaz Kardeşliğe” inisiye edilmişti. Rahip Yohanna, Şamballa’nın efendisinin ki 600 yıldan beri batı ile özellikle papalar ve imparatorlar ile mektuplaşmıştı, takma adı idi. Dalay Lama, Rahip Yohanna’nın Dış Dünya’daki temsilcisi idi. Yani, Dalay Lama “Dünya Kralı”nın temsilciliğini yapıyordu. Papalar Şamballa’ya ait bilgileri sakladıkları için, Dünya Kralı’nın yolladığı mektuplar Vatikan’ın gizli arşivlerinde bulunmaktadır.

Roerich daha sonra Şamballa ile Amerikan ve Sovyet hükümetleri arasında aracılık görevini üstlenmişti. O, Şamballa mektuplarını ilgili hükümetlere iletmişti. III. Reich (Nazi Almanyası) da Şamballa’dan mektuplar almıştı.

Teozofi Derneği kurucusu Helena Petrovsky, dünyanın altındaki tünelleri gösteren haritasında, Peru’daki mağaraları ve yeraltı geçitlerini işaretlemişti. Gerçekten de daha sonra Peru’da bilinmeyen bir zamana ait mağaralar ve tüneller şebekesi bulunmuştu.

(“Büyük Beyaz Kardeşlik” defa on binlerce yıl önce “Rutas” veya “Mu” diye bilinen kıta üzerinde ortaya çıktı. Mu’ daki bilgeler, insanları eğitmek için bazı okullar açmışlardı. Bu okullar 12 adet idi. 13. okul ise medeniyetin en zeki ve bilgili, bilge adamlarına ayrılmıştı. 12 okul insanlara hayata ait temel bilgileri veriyordu. 13. okul ise üstün insanlardan, yani büyük zihin­sel güç ve yeteneklere sahip ‘Üstat’ lardan oluşmuştu.

Mu kıtasının yok olmasından sonra, 13. okul ve üstatları dünyanın kendilerine ihtiyaçları olduğunu anlayarak Tibet’te “Büyük Beyaz Kardeşlik “örgütünü kurdular. Kardeşliği 7 üstat yönetiyordu ve bunlar “Yediler Konseyi” olarak biliniyordu.)

Blavatsky, 1848-1850 yılları arasında Peru’da Lima’dan Arica’ya (Bugünkü kuzey Şili toprakları) uzanan bir bölgeyi gezmişti. Blavatsky, ayrıca eski Peru’nun başkenti olan Cuzco’daki “Güneş Tapınağı”nı ziyaret etmişti. Onun anlattıklarına göre, tapınağın çatısı kalın altın plâkalarla kaplıydı. Tapınakta ayrıca İnka’ların “Iuacrunu”dedikleri mistik beyaz bir taş bulunuyordu. İddialara göre, bu taş kehanette bulunmak için kullanılıyordu. Blavatsky, bu tapınaktaki mistik işaretleri yorumlayarak, güneşten belirli saatte, belirli bir açı ile gelen ışınların yardımı ile gizli tünellere nereden gidilebileceğini bulmuştu.

İddialara göre, tüneli yapanlar kayıp beyaz Atlantis ırkına mensuptu. Bunların Peru’da kurdukları medeniyete “Hy Brasil” deniyordu. Bu ırka ait hatıralar vahşi Güney Amerika yerlilerinin geleneklerinde yaşamaktaydı.

Blavatsky’in iddialarına bakılırsa, yaşlı bir Peru’lu ona tünellerin ve büyük hazine odasının plânlarını vermişti. Blavatsky’nin tünel haritası halen Adyar, Madras’da Teozofi Derneği’nin arşivlerinde bulunmaktadır. Eski bir Brahmanik Hindistan geleneği, eşi görülmemiş güzellikte bir adanın Orta Asya’daki bir iç denizin ortasında bulunduğundan bahseder. (Bu yer, bugünkü Himalaya’ların kuzeyindedir.) Nefilim ırkı veya “Altınçağ” insanları bu adada yaşamışlardı. Onlar ve anakara arasında, her tarafa doğru yayılan yüzlerce mil uzunluğundaki tüneller hariç, herhangi bir bağlantı mevcut değildi. Hindistan’ın antik kentlerinden bu tünellere giriş olduğu iddia edilir.

(Bir zamanlar çevresi kapalı bir deniz olan Gobi Çölü, Baavi’den gelmiş olan uzaylılar tarafından “Beyaz Ada” ya da daha doğrusu “Yabancı Denizin Beyaz Adası” adı verilmiş olan muhteşem bir adaya sahipti. Burası uzaylıların önemli bir iniş noktası oldu. Günümüzde bu adadan geriye, Atis Tepesi kalmıştır.)İç Moğolistan’daki Moğol kabilelerinin geleneklerinde, tüneller ve yeraltı dünyasına ait fantastik sayılabilecek iddialar vardır.

Bunlardan biri de dünyanın her tarafındaki tüneller ve yeraltı dünyası ile irtibatlı olduğu iddia edilen “Agarti”dir. Tibetli Lamalar, kuzey, güney ve orta Amerika’da yeraltı mağara ve tüneller şebekesi olduğunu ve eski dünyanın toplumlarının büyük bir felâketten kaçarak buralarda yaşadıklarından söz ederler.

Asya’daki başka bir eski geleneğe göre, efsanevi Atlantis kıtasının Afrika ve eski Brezilya’ya uzanan kıta köprüleri çöktüğü zaman, her yöne doğru uzanan labirentler ve tüneller yapılmıştı. Ama ne yazık ki, Atlantis’ deki tüneller kara büyü kültleri tarafından kullanılmıştı.

New York’ta oturanların farkında bile olmadığı, Central Park’ın altında sonsuz bir tünel sistemine (Metroya değil!) giriş vardır.

Buna benzer mağara ve tüneller şebekesi Afganistan’da da bulunmaktadır. Buradaki tünellerin de Agarti’ ye kadar uzandığı iddia edilmektedir.

A.B.D’ de NSA (Millî Güvenlik Ajansı) ve NASA gibi kurumlar, dünyamızın içi ile ilgili bilgileri sürekli kamuoyundan saklamaktadırlar.

Amerikan Hava Kuvvetlerinden emekli olmuş bir subayın 1997 yılı başındaki açıklamalarına bakılırsa, 1960’lı yılların ortalarında Kessler Hava Kuvvetleri Üssünde, “İç Dünya” ile ilgili bir derste, konuyla ilgili bilgiler tüm detaylarıyla verilmişti, İç Dünya, onların öğrenim plânının temel konularından biriydi.


İç Dünyaya Girmek Mümkün mü?

 

İç dünyaya diğer girişler, Pirene lerde, Mısır’daki Giza Piramiti’ nin altında ve Lhassa’ da (Tibet) bulunmaktadır.

“İç Dünya” üzerine yazdığı kitapta Bernard, bu tüneller şebekesinin bir yandan Agarti’ ye, diğer yandan da dünya kabuğundaki girişlere bağlı olduğunu ileri sürer. Yazara göre: “İç Dünya”ya egemen olan imparatorluk “Agarti” ve başkenti “Şamballa” idi.

 

 

İddialara göre, İzlanda’da ki Snaefell jökull kraterinde böyle bir giriş vardır. Ayrıca dünyamızdaki yedi enerjetik noktalarından birinin merkezi (Bunlara Dünya Çakraları da deniliyor.) de burada bulunmaktaydı.


(Çakralar: Başka deyişle güç merkezleri, enerjinin bir bedenden diğerine geçmesini sağlayan irtibat noktalarıdır. Yedi adet Çakra, yoğun bedenin çevre hatlarını hafifçe aşan, esiri bedenin yüzeyinde yer almaktadır. Buna benzer şekilde gezegenlerde de yedi adet Çakra Güç Merkezleri bulunmaktadır.)


Kayıp Uygarlık Şamballa:

Tibet ve kuzey Hindistan söylencelerinde Şamballa adlı bir yerden bahsedilir. Hindistan ve Tibet’teki eski yazıtlar, Şamballa’yı antik çok eski bir krallık olarak tanımlıyorlar. Saklı krallığın varlığına dair ilk anlatılanları Tibet Budizm’inin kutsal kitapları olan “Kanjur” ve “Tanjur”da bulabiliriz.

 

Geleneksel anlayışa göre, Şamballa, karlı dağlardan oluşan bir çemberin içindedir. İnanılmaz güzellikte olan Şamballa, zenginliklerle doludur. Modern bir yer olan “Pırlanta Sarayı’nın başkent “Kalapa”da olduğu iddia edilir ve Şamballa Kralı hükümdarlığını burada sürdürür. Pırlanta Sarayı’nda iki şaşırtıcı şey vardır; “Tepe Pencereleri” ve “Sihirli Ayna.”

Tepe pencereleri başka dünyalardaki hayatları görme imkânı sağlarken, Sihirli Ayna ise Kral’ın uzaklardaki olayları izlemesine imkân veriyor. Günümüzde Batı uygarlıkları ile ilişki içinde bulunan bazı Lama’lar aynanın bir ekran gibi olduğunu ve Kral’ın dünya olaylarını kontrol etmesini sağladığını iddia ediyorlar.

Saklı Krallığın çok daha şaşırtıcı özellikleri var; örneğin eski yazıtlarda ‘Rüzgâr gücünde olan taştan atlardan’ ya da taştan uçaklardan bahsediliyor. Yaşayan lamalardan bazıları taştan atların en ileri teknikle yapılan uçan araçlar olduğunu iddia ediyorlar.


Tibet söylenceleri

Şamballa’ nın Himalaya dağları arkasında ve Tibet’in kuzeyinde olduğunu iddia etmekteler. 96 tane prensliği olduğu söylenen saklı ülke için dünyada gizli bir yer olabilir mi? Peki ama Şamballa nerede? Manastıra Budistler yani tutucular, Şamballa’ nın dünyada bulunduğu düşüncesindeler. Buna karşı halk Budizm’in yandaşları ise, Şamballa’ nın tanrıların oturduğu gökyüzünde olduğuna inanıyorlar. Bazı çağdaş Tibetliler de aynı veya benzeri görüşteler; Şamballa’yı dünyada değil de, yıldızların arasında aramaya başladılar, yani bir gezegende.

Yoksa Şamballa zaman ve mekân dışı bir yerde bulunan gizemli bir imparatorluk mu? Varsayımlara göre Şamballa bir başka boyut veya paralel dünya olabilir mi? Eğer bu düşünce doğru ise; Şamballa burnumuzun dibinde olsa bile göremeyiz.

Tibet kehanetlerine göre bir gün “kötü bir ruh” gelecek ve “Barbarlara” güçlü dünyalı olmadığını açıklayacaktır. Bazı Lama’ ların düşüncelerine göre, “Barbarlar” (Dünya dışı varlıklar) Şamballa’ nın var olduğunu öğrenebilirler veya oraya gidebilirler.

Ama bu kehanetlere göre; önce huzurlu bir anlaşma yapılacaktır; Şamballa’ da hükümdarlığını sürdüren Kral Rudra Çakri istilâ edenleri karşılayacak ve onların başkanına egemenliği birlikte sürdürmeyi teklif edecektir.

Ama kısa bir süre sonra Barbarların Kralı egemenliği kendi eline geçirmeye çalışacak ve uçan araçlarıyla Şamballa’ ya saldırarak havada bir savaş başlatacaktır. Ama Barbarlar başarılı olamayacaklardır, çünkü Kral Rudra Çakri onları yıkmak için savaşacaktır. Kehanetlerde şunlar belirtilir: “Sonunda Kral, Şamballa’ dan Barbarları yok etmek için çıkacak ve aşağıya inecektir.


Jambudvipa

”Bazı Lama’ lara göre, Kral bir başka gezegenden bizim dünyamıza gelecektir, çünkü “Jambudvipa” denen o yer, onların gözünde bütün dünya veya gezegendir. Sadece bir kıta veya bölge değildir. Bu son savaştan sonra ise bir “Demir tekerlek” gökyüzünde belirip düşecek ve Rudra Çakri’ nin egemenliğinin başlangıcını belirleyecektir. Bu nedenle ona “Tekerlekli çılgın” adı da verilmiştir. Zaferinden sonra Rudra Çakri, egemenliğini bütün dünyaya yayacak ve yeni bir “Altın Çağ” başlatacaktır.

İnanılmaz ama NASA’nın uzay mekiklerinin birinin yolculuğundaki görev listesinde “Şamballa” da yer alıyordu. Araç, böyle bir yerin olup olmadığını uzaydan gözlemleyip araştıracaktı. Sonucu henüz bilmiyoruz ama anlaşılan “Şamballa’ nın” yerini merak eden ve buna cidden inanan birileri var gibi…

Batı Tibet’te “Büyük Beyaz Kardeşliğin” merkezinin var olduğu söylenir. Kutsal Şamballa şehri Gobi çölünde, “Agarta Yeraltı Üniversitesi” ise muhtemelen Nepal’le güneydoğu Tibet sınırı üzerinde bulunmaktadır.

Şamballa’nın Lhasa’nın kuzeyinde, muhtemelen Gobi çölünde, bazen de Moğolistan’da olduğu söylenmiştir.

Agarta’nın Lhasa’nın güneyinde, muhtemelen Şigatse manastırının yakınında veya Nepal’in kuzeydoğusundaki Kançenyunga dağlarının “Dünyanın üçüncü yüksek dağı” altında olduğu da iddia edilmektedir.

Bazı iddialara göre, hem Agarta hem de Şamballa “Boş Dünyanın” içinde bulunmaktadır. Bazı geleneklerde Agarta “sağ el yolu” yani “beyaz okült gurup,” Şamballa ise “sol el yolu” yani “kara okült gurup” olarak nitelendirilmektedir. Bunun tersi de yani Agarta’ nın kötü, Şamballa’ nın ise iyi olduğu da iddia edilmektedir.

Agarta

“Agarta Konfederasyonu Tapınakçıları” adlı küçük fakat güçlü bir ordu tarafından savunulmaktadır. Kimi zaman Agarti veya Agarta, “Dünyanın Kralı” kavramıyla özdeşleştirilir. Bu “Dünya Kralı,” “Metatron” veya “Agarta’ nın Büyük Efendisi” olarak bilinir ve Tibet’in altında bir yeraltı krallığında ikamet eder. Buraya Orta Asya’daki birçok manastırdan, özellikle Kançenyu dağı civarından, giriş vardır.

 

(Metatron: İbrani Kabalasında göksel (semavi) araçlar Sekinah ve Metatron’ dur. Metatron terimi koruyucu (hami), gönderilmiş (haberci) ve aracı gibi tüm anlamları içerir. Ünlü Fransız düşünürü Rene Gueon tarafından Kabalacı’ ların Metatronu ve baş melek Mikail arasında paralellik kurulmaktadır. Eğer Mikail, Metatron ile bir ise, yine de onun görünümlerinden ancak bir tanesini temsil etmektedir. Işıklı yüzünün yanı sıra, onun bir de karanlık yüzü vardır.)

Bazı iddialara göre Agarti’ yi kara büyünün şeytani gücü yönetmektedir. Metatron’un Gölgesi, karanlık bir güç olarak bilinir ve Sar Ha Olam veya Şeytan (Veya eski Mısır’ın yeraltı tanrısı Set) olarak tanımlanır.

Nazi okült doktrinine göre, Aryan Süpermenlerin yaşadığı yer bu “Boş Dünya” idi. Hitler dünyanın içinin boş olduğunu biliyordu. Bu nedenle Tibet ve Gobi çölündeki bazı güçlerle temasa geçerek, Orta Asya’yı ele geçirmeyi düşünmüştü.


Hitler, İç Dünya ve Neuschwabenland:

Eski CIA ajanı Virgil Armstrong ile söyleşi:

(Kaynak: Licht-Zeichen Dergisi No. 26 Mart-Nisan 1994.)

Licht Zeichen (LZ) dergisi eski CIA ajanı ve UFO araştırmacısı Virgil Armstrong (VA) ile bir söyleşi yapmıştı. Bu söyleşiye zaman zaman Oldenburg Kültür evinden Werner (W) de katılmıştı.

LZ: İç Dünya ile ilgili olarak sizden güvenilir bilgiler almak istiyoruz.

VA: İç Dünya deyimi ile yüzeyden aşağı doğru uzanan 800 mil çapında (Takriben 1, 330 km.) bir kabuğu kastediyorum. “Boş Dünya” iç taraftadır ve merkezi çeşit güneş vardır. Dünya gerçekten boştur. Amiral Byrd de bu gerçeği keşfetmişti.

LZ: İç Dünya’da tüneller var mı?

VA:  Evet

LZ: Bunların uzunluğu ne kadar?

VA: 0h, çok, çok, kilometrelerce uzunluğunda. Bazılarının uzunluğu 170 kilometreyi buluyor.

LZ: Bunlar aydınlatılmış mı?

VA: Bazıları evet. 620 km. derinlikte hiçbir insana rastlamak mümkün değildir. Nereye gittiğinizi bilmezseniz oralarda ölebilirsiniz. Bana bu hikâyeleri anlatan yerlilerle birlikte yirmi dört yıl yaşadım. Taş devri insanları ve tarih öncesi yaratıklar, mesela; Mamutlar 620 km derinlikte görülebilir. Onlar orada havada salınmaktalar.

LZ: Salınmaktalar mı? Aşağıda mı?

VA: Evet, onlar havada dengede tutuluyorlar.

W: Görünüşe göre İç Dünya’ya girişi engelleyen bariyerlerin nasıl çalıştığını kimse anlayamadı. Bu bariyerler çok yüksek frekanstan oluştuğu için, ancak bunu bilen insanlar buradan geçebilirler.

LZ: Kimler oradan geçebiliyor?

VA: Belirli şartlar altında bunun nasıl olduğunu bilen, belirli bazı insanlar buradan geçebiliyor.

LZ: Bunun nasıl yapıldığını biliyor musun?

VA: Hayır, hiç yapmadım.

W: Bu yerçekimine karşı bir güç mü?

VA: Yerçekimine karşı bir güç olmalı. Her halükârda bu bölgede yerçekimi yok!

LZ: Hiç mi?

VA: Hayır, hiç çekim gücü yok. Oraya giren hayvanlar havada asılı olarak kalıyorlar. Orada hapsoluyor ve dışarı çıkamıyorlar.

Daha sonra da ölüyorlar tabii. Bir defa buraya girdikten sonra, girdikleri şekilde orada hareketsiz kalıyorlar.

LZ: Onlar nasıl içeri girebiliyorlar?

VA: Yanlışlıkla. Oraya girdikten sonra da enerji ve yerçekimi yokluğu dolayısıyla orada mahsur kalıyorlar.

LZ: İç dünyada tek bir medeniyet mi yoksa birçok medeniyet mi var?

VA: Birçok. En önemli şehir Agarta’ dır.

LZ: Agarta, “İç Dünya”da mı yoksa “Boş dünya”da mı?

VA: İç dünyada. “Boş dünya”nın kendi ayrı medeniyeti var.

LZ: Şamballa da buraya mı ait?

VA: Hayır, Şamballa İç Dünya’ya aittir. Şamballa ve Agarta tek ve aynı şeydir, İncil’in birçok yerinde “Boş dünya” ile ilgili bölümler vardır.

İç dünyadaki güç bariyerlerine gelirsek, bu “boş dünyayı’’ korumak için oraya konmuştur. Belirli kimseler hariç, kimse bariyerleri geçemez.

LZ: Kutuplarda doğrudan “boş dünya” ya açılan açıklıklar var mı?

VA: Evet.

LZ: Oraya gitmek mümkün müdür? Orada bir engel veya bariyer var mı?

VA: Hayır, orada bir engel yok.

LZ: Birçok insan oraya gitmek istiyor değil mi?

VA:  Oh, evet, çok. Bir zamanlar ben de davet edilmiştim. Bir arkadaşım üç yıl önce benimle beraber yeniden bir keşif gezisine çıkmak istedi. Bu bilgi çok gizli olmasına rağmen o, bu konuda bana telefonla bilgi verdi. Ona telefonlarımın dinlendiğini söylememe rağmen beni dinlemedi, üç ay sonra kız arkadaşı bana telefon ederek, onun hapiste olduğunu söyledi.

Bu adam, II. Dünya Savaşı sırasında Pentagon için çalışan bir üsteğmendi. Savaştan sonra ilk defa bir keşif gezisi organize etti. Bir uçak satın alarak, Amiral Byrd’ün “Boş dünya”yı keşfederken izlediği rotayı takip etti. Kutuplarda, içeri doğru kıvrılma başlamadan önce, bir Amerikan Hava Üssü mevcuttur.

Onlar bu bölgeye geldikleri zaman iki Amerikan jeti onları takip ederek, yere inmeye zorladı. Amerikalı yetkililer kendilerini bir defaya mahsus olmak üzere serbest bırakacaklarını, fakat bir daha oraya gelmeyeceklerine dair söz vermelerini istediler. Aksi halde gelecek defa uçaklarını düşüreceklerdi. Amerikan Hava Kuvvetlerinin buradaki üssünün görevi “Boş dünya”ya giden yolu kontrol etmektir. Amerikalıların içeri girebildiklerini sanmıyorum, çünkü “Boş dünya”daki yaratıklar kimseyi içeri bırakmıyorlar!

LZ: Bu üs tam olarak nerede?

VA: Alaska’nın kuzey ucunun kuzeyinde; Adaskopya’da

(Alaska Körfezinde mi?)

LZ: Giriş açıklığının büyüklüğü ne kadar?

VA: Yaklaşık 400 mil genişliğinde. Kuzeydeki noktaya kadar yüzeyden yolculuk yapıldıktan sonra, iç tarafın içine doğru inmeye başlar. Yerçekimi burada da aynı şekildedir.

(Burada Amiral Byrd’ün “Boş dünya”yı keşfetmesi anlatılıyor. Bu konuya daha sonra temas edeceğim.)

Byrd’ü davet eden Şamballa’nın Efendisi, ondan atom bombası denemelerine son vermesi için ABD hükümeti yetkilileri ile görüşmesini rica etmişti. Byrd elinden geleni yapacağına söz verdi. Eskortları uçağının kontrolünü yeniden kendisine devrettikten sonra, iki uçan daire ona kutba kadar eşlik etti ve ayrılırken Almanca “Auf Wiedersehen” (Hoşça kalın) dediler.

LZ: Aşağıdaki Üstat nasıl konuşuyordu?

VA: Telepati vasıtası ile.

LZ: Eğer bu insanlar Almanca konuşabiliyorlarsa, belki onlar Hitler’in bahsettiği kuzeyli ırktandırlar?

VA: Evet, onlar kuzeyliye benziyorlar ama biliyor musunuz Alman halkının bir bölümü çok, çok eski zamanlarda kutbun içine yerleşmişti.

II. Dünya Savaşı sona ermeden önce Nazilerin Antarktis’ de bir koloni kurmayı denediklerini gösteren bir  video film var!..

1926 -1943 yılları arasında SS’ ler Tibet’e ziyaretler düzenlediler. Üstteki fotoğrafta bazı Tibetliler ile aynı masada oturan SS Naziler görülüyor. Arka planda gamalı haç bayrağı SS pankartları asılı.

1938-39 yılları arasında Almanlar Güney Kutbuna bir keşif gezisi düzenleyerek, “Neuschwabenland” diye adlandırdıkları bölgeyi kendi topraklarına katmışlardı. Bu operasyonu bizzat Göring yönetmişti. Göring, savaş sırasında binlerce insanı oraya gönderdi. Savaştan sonra Hitler ve III. Reich’ın önde gelenleri, özellikle S.S’ ler “içerdeki” üsse kaçtılar.

Bana göre, savaştan bugüne kadar geçen süre içinde gidenlerin birçoğu geri döndüler. “Boş dünya” daki insanlarla işbirliği yapabildiklerine göre, onların iyi in sanlar olduklarını düşünüyorum.

W: Almanların orada bir kolonisi var ve “Boş dünyalılarla işbirliği yapıyorlar. Bunun dışında Amerikalıların da Arktis’ te bir hava üssü varken, niçin onlar “Boş dünya” ya doğru gidemiyorlar?

VA: Çünkü “boş dünya” insanlarının teknolojisi bizimkilerden çok ilerde ve onlar da bizi orada istemiyorlar.

LZ: Koruyucu bir sınırları var mı?

VA: Evet, bir koruma var. Eğer insanlar dengeli, sevgi dolu olurlarsa, belki oraya gidebilirler. Amerikalıların düşmanca tutumlarına bakın. Onları içeri bırakmıyorlar!

Savaş sırasında (1942-43) Hitler’in Antarktis’ te gizli bir denizaltı limanı vardı. Bu üs müttefiklere teslim olmadı. ABD, Amiral Byrd’ü bu üssü bulmakla görevlendirdi. Hitler, Amerikalılara karşı Alman bilginlerinin yaptığı iki UFO’yu yolladı. Bunlardan biri saatte 2000, diğeri ise 5500 km sürat yapabiliyordu. Bu UFO’lar 8 cm zırhı delebilecek güçte Lazer topuyla silahlandırılmıştı. O zamanlar en hızlı uçak saatte 800-1000 km. sürat yapabiliyordu.

Hitler’in bu UFO’lara ve silâhlara sahip olması, müttefiklerin onu kayıtsız şartsız teslim olmaya zorlamasında çok etken oldu. Hitler bunu öğrenince her iki UFO’nun da parçalara ayrılarak denizaltılara yüklenmesini emretti. Hitler, Eva Braun ve SS yardımcıları ile birlikte önce Arjantin’e oradan da, bugüne kadar yaşadıkları, Güney Kutbuna gittiler. Hitler, Buenos Aires’te mütevazı bir hayat sürerek, 90 yaşının üstünde normal bir şekilde öldü. Eva Braun ise bugün hâlâ yaşıyor. Sanırım yaşı 90’nın üstünde.

LZ: Hitler’in UFO’ları ne tür bir enerji kullanıyordu?

VA: Antigravitasyonel güç ile…

W: (tamamlayarak) Schauberger’in belirttiği manyetik enerji ile…

VA: Evet, Schauberger bu konuda temel bilgileri ortaya koymuştu. Schauberger’ den önce 19. yüzyılın başlarında Prof. Dr. Philipps bir uzay gemisi yapmış ve Ay’a, Mars’a, Venüs’e ve çevresindeki gezegenlere yolculuk yapmıştı.

LZ: Bunu kendisi mi başardı yoksa yardım aldı mı?

W: Bu konuda sorunlarla karşılaştı.

VA: Hitler ve Göring onun teknolojisine sahip olmak istediler ama o gittiği yerden geri dönmedi. Hitler arzuladığı bu teknolojiyi bir başka şekilde elde etti. Hitler’den önce Almanya’da uzay gemisi yapabilen iki gizli örgüt vardı. Bunlar Vril ve Thule localarıydı.

Vril Locası, yaptığı uzay gemilerini 1920’li yıllarda uçurmayı başarmıştı.

W: Hitler’in Vril Locasına mensup iki kişi tarafından eğitildiğine inanıyorum.

VA: Bu doğru ama daha sonra ondan uzaklaştılar.

Philipps uzay gemisini onlardan çok önce yapmıştı. Kişisel görüşüm, Vril Locasının Philipps’e yardım ettiği şeklindedir. Bu Loca metafizik bir dünya görüşünü temsil ediyordu. Onlar uzayda özgürce dolaşarak, dünya dışı hayat biçimlerini tanımak istiyorlar.

LZ: Hitler’in savaş plânlarını bilmelerine rağmen ona bu teknolojiyi verdiler mi?

VA: Sanıyorum ki Hitler ne Thule Locasından, ne de diğerinden böyle bir bilgi almadı. O, bu teknolojiyi ABD gibi kötü niyetli dünya dışı varlıklardan aldı. Uzaylılar ona şöyle demişti:

“Bize biyolojik deneme malzemesi olarak Alman halkını verirsen, biz de size savaşı kazanmanız için gerekli teknolojiyi veririz. Hitler onlara, “Yo, hayır… Ari ırk üzerinde deneme yapmanıza izin veremem. Fakat size kamplardaki insanları (Polonyalı, Rus, Yahudi) verebilirim,” demişti. Gerçekten de kamplarda birçok insan iz bırakmadan kaybolmuştu.

Yahudiler toplama kamplarında 6.000.000 insan kaybettiklerini ileri sürerler, fakat bu doğru değil. Savaştan sonra yayınlanan UNO ve diğer uluslararası örgütlerin raporlarına göre, Yahudiliğin kaybı 600.000’i aşmamaktadır.

(Aslında gerçek Yahudi kayıpları 600.000’inin de altındadır. 1990 yılına kadar, Auschwitz Birkenau Kampında dört milyon insanın kitle halinde öldürüldüğü bir gerçekti. 1990’dan sonra ortaya yeni bir tez atıldı: iddialara ve hatta var olduğu söylenen belgelere göre, Auschwitz’de ölenlerin sayısı 1.500.000 civarındaydı. Yine bu iddiaya göre, 1990 yılında ani bir emirle Auschwitz’de bulunan 19 dille yazılı, dört milyon ölünün anısına çakılmış 19 metal tablet yerinden silinmişti. 1994’te eczacı ve “Soykırım” araştırmacısı olan Jean Claude Pressac, Auschwitz Müze yetkililerine karşı çıkıyor ve kampta 630.000-710.000 arasında insanın öldüğünü ve bunların 470.000-550.000 kadarının Yahudi olduğunu ileri sürüyordu.

Bu yeni iddiaya göre, Auschwitz Birkenau’daki gaz odalarının amacı dezenfeksiyondu. Yapısal olarak Amerikan modeli de böyledir. Tüm kamplarda elbiseler HCN temelli Zyklon-B gazıyla temizleniyordu, buna göre “Soykırım” savunucularının iddia ettiği gibi milyonlarca Yahudi Zyklon-B gazı ile öldürülmemiş, aksine çok az bir kitle temizlenmiş, yani dezenfekte edilmişlerdir.

Dachau Kampı’ndan elde edilen resmi ölüm istatistiklerinde görüldüğü gibi, 1940-1941 ve 1942-1943 yılları arsında kış aylarında büyük bir tifüs salgını yaşanmıştır. Görülür ki, ölümlerin çoğunluğu savaşın son dönemine aittir, bu dönem Alman ulaşım sisteminin bombardımanlar sonucunda çöktüğü dönemdir.

Bugün Dachau’ nun bir ölüm kampı olduğu iddiasını destekleyen kişiler çok azalmıştır, bunun en önemli nedeni Nürnberg Mahkemelerinde Dachau’da olduğu söylenen gaz odalarının sahte olduğunun anlaşılmasıdır.)

Hitler, bu insanları biyolojik araştırma malzemesi olarak kullanmaları için kötü niyetli uzaylılara vermişti!..

W: Kötü uzaylılar Thera’dan mı yoksa Orion’dan mı geliyor?

VA: Evet, Orion’dan. Fakat çoğunluğu Reticuli’ den geliyor. ABD Başkanı Truman zamanında, ABD “Griler’le” bir anlaşma yapmıştı, iki çeşit “Gri” var; iyiler ve kötüler. (Kötü “Griler” küçük yapılı takriben 1-2 m. uzunluğundaydı. Hitler’le anlaşma yapan bunlardı.)

(Griler: Zeki, küçük kertenkele insanlardır. Ortalama olarak 90 cm. boyundadırlar. Deri renkleri gri beyazdan gri maviye, gri yeşil ve gri kahverengiye değişir. Ama asıl önemlisi insanların ruh enerjisi, veya yaşama enerjisiyle beslendikleri iddiasıdır. Rivayetlere göre, Griler aldatıcıdır ve mantıkla hareket etmelerine rağmen, onlara göre hedeflerine ulaşmak için aldatmaca mantığa uygundur. Tekil ya da çift yıldızlı sistemde bulunan Orion ve Alfa Drakon, Griler faaliyetinin merkezidir.)

W: Antarktis’ teki UFO’lar bulundu mu? Orada büyük bir UFO filosu mu var?

VA: Evet, ben onlara “Üçüncü Güç” diyorum. Amiral Byrd, Hitler’in her iki UFO’sunu ele geçirmek ve “Üçüncü Gücün” kayıtsız şartsız teslim olmasını sağlamak için yeniden kutba yollandı. Ona sekiz ay süre tanımışlardı ama sekiz haftadan kısa bir süre içinde büyük bir hezimete uğradı. Oradaki teknoloji o kadar üstündü ki, hiçbir şeye başlayamadı, örneğin, uçaklarından biri, elektromanyetik enerjiden oluşan görünmeyen bir duvara çarparak paramparça oldu. Bu Hitler’in adamlarının dünya dışı varlıklardan öğrendiği bir teknoloji idi.

LZ: Bu Ronald Reagan’ın plânladığı SDI (Yıldız Savaşları Projesi) kalkanına benziyor.

VA: Evet. Onların sahip olduğu bir diğer sistem de Psikotronik’ ti. O zamanlar bu konu ABD’de hiç bilinmiyordu. Ama şimdi biliniyor.

W: Bu gücü oluşturan dünya dışı varlıklar mı yoksa III. Reich mensupları mı?

VA: Her ikisi de. Uzaylılar Reticuli’ den gelen “Gri”lerdi. Ben “Gri”lerin bugün için bir tehlike oluşturacağını sanmıyorum. Muhtemelen “Boş dünya” mensupları ile bir ittifak yaptılar ve şimdi barışçılar. Bir zamanlar tehlikeli idiler ama artık değiller.

W: Dünya politikalarını etkiliyorlar mı?

VA: Hayır, onunla ilgileri yok. Varlıklarını bizim dünyamızdan geri çektiler.

(Söyleşinin sonu)


Gene D. Matlock’ un Söyledikleri

Türkçe’ye Tercüme Eden: Kemal Menemencioğlu

Copyright © 2008 hermetics.org

(Orjinal Başlık: Tarih Yeniden Yazılacak mı?)

Hiç tufandan önce insanların uygarlığının neye benzediğini öğrenmek ister miydiniz? Bu artık mümkün. Bu görüntüler ,Türkiye ve Orta Asya’da kazılarla ortaya çıkmaktadır.

Biz insanlar tüm uygarlığın atası olarak Sümer, Yunanistan, Mısır ve Çin’i görmeye yanlış bir şekilde şartlanmışızdır. Ancak şimdi Türkiye ve Orta Asya’da arkeologlar tufandan on binlerce yıl önce uygarlık izlerini keşfetmektedirler. İran ve başka yerlerde kazılarda sadece bir değil ama belki de birkaç “Nuh’un gemisi” olduğunu öğrenmekteyiz.

Bir zamanlar Yunanlılar ve Türkler tek bir halktı. Ancak, belirsiz bir tarihte onların yolları ayrıldı. Onlar o zamanlar daha emekleme çağında olmalarına rağmen birbirlerine gayrimeşru dediler. Binlerce yıldır, Yunanlılar Türkleri örtbas edip Batı Uygarlığın atalarının kendileri olduğunu dünyaya ikna edebilmişlerdi. Ancak bu yalanı daha fazla sürdüremezler.

Truvalıların intikamını aldık

Yakın zamanda tarih konusunda bilgili bir Türk hanımla yazıştım ve ona böyle korkunç bir sahtekârlığın nasıl yürütülebildiği konusunda fikrini sordum. Türkler ve Yunanlılar hakkında olup bitenleri bilmediğini belirtti, ancak şunları söyledi “Yunanlılar ve Türklerle ilgili şunları söyleyebilirim. Zeus Türkçe bir isimdir. Yunan sahtekârlığı artık bir sır değildir ve birçok araştırmacı, Yunanlı olarak bilinen birçok şeyin Helen öncesi Yunan olmayan Mısır, Hitit ve Türk uygarlıklarına ait olduğunu anlamaya başladılar – Bu çok tartışmalı bir konudur. Türkiye’deki Truva kazıları yürütün Profesör Manfred Korfmann, Avrupa’da yaptığı bir konferansta Truva ve diğer önemli Anadolu Uygarlıklarının Yunanlı olmadığını söylediği için büyük tepki görmüştü. Anadolu’nun çok yakın bir tarihte Yunanlaştığını söyledi. O zamandan önce başka önemli uygarlıklara ev sahipliği yapıyordu. Maalesef, Prof. Korfmann yakın bir tarihe vefat etti. Çok şükür, akademik dünyada bu önemli konuyu açmaya vakti oldu. Önderimiz Atatürk “Anadolu 7000 yıldır Türk’tü” demişti ve Çanakkale’de İngilizleri yendikten sonra Truvalıların intikamını aldık demişti. Bunu sadece politika sanabilirsiniz ama Petroglifler herkesin göreceği şekilde ortadadır.


Yahudi Tarihini yazan Flavius Josephus, eserinin Yunancaya tercüme edilmesini istemedi. Çünkü o zaman Yunanlıların, Yahudiliği kendilerinin keşfettiklerini iddia edebileceklerini savundu.

Hıristiyanlığı ilk kabul edenlerin Türk ulusları olduğu tarihi bir gerçektir. Bunun sebebi bizden saklanmıştır. Aslında bir Yunanlı olan Roma İmparatoru Konstantin I, Türklerin neden Hristiyanlığı bu kadar kolay kabul ettiklerini öğrenmemizi istemedi. Dolayısıyla, onun etkisiyle dünya tarihinin en şaşırtıcı gerçeklerinin biri bizden esirgenmişti. Ben kendim bunu yakın tarihte öğrendim, birkaç ay sonra “Ey Dünya İnsanları Hepiniz Türksünüz” kitabımı yazdım.

Resim 1 Durupınar Nuh’un Gemisi Ziyaretçi Merkezi – Gemi Solda

Belirttiğim gibi tüm dünya uygarlıklarının ataları ve tüm bilimlerin öncüleri, Sibirya’dan bugün Modern Türkiye’ye uzanan bölgede bulunan eski Türk halklarıydı. Onlar Aryan (Ari), Kuru,Turan, Tulan, Danuu veya Tanu (Dan Kavimleri) ve diğer benzeri isimlerle bilinmektedir. Ayrıca onlara Pancha Krishtaya (İnsanlığın Beş Irkı) denilirdi.

Hyperborea

Dünyanın eski efsanelerine göre Kuzey Kutbu bugün bildiğimiz ıssız buzullar değildi. Orada iklim koşulları elverişli ve ılımandı. Topraklar bereketliydi. Hyberborların, çocukların bile kolayca öğrenebileceği ve uygulayabileceği basit bilimsel teknolojileri vardı. Oksijen sevileri günümüzden daha yüksek olduğu için onlar hastalıksız binlerce yıl yaşayabiliyorlardı. İntihar etmeden kolayca ölemiyorlardı.

Resim 2 En Az 12.500 Yıllık Göbekli Tepe Harabeleri

Onlar iki başlı bir kartal, Krishta (Krişta, Christ) ve haç (Krsti) olarak simgeledikleri yüce tanrı olarak taptıkları güneş enerjisini kullanabiliyorlardı. Dinlerini kendi adlarıyla Krishtaya ve ayrıca “fatih” anlamına gelen Kristihan (Sanskritçe sözlüğe bakınız). Onların dininin bütün dinlerden önce var olduğunu bilmek Hıristiyanları şaşırtabilir. Ancak bu bizim şu anda kadim insan tarihini yeniden yazmamızı mecbur eden tek gerçek değildir.

Kuzey Kutup bölgelerinin Rus araştırmacısı felsefe doktoru Valery Dyemin, Yunanlıların efsanelerinde İskitlerin kuzeyinde olduğu anlatılan Hyperborea’nın (“Kuzey rüzgarı Borea’nın ötesi”) gerçekten var olduğunu savunmaktadır.

Dyemin şöyle demekte

“Ben inanıyorum ki o uygarlığın kalıntılarını Avrasya ve Amerika’nın buzul bölgelerinde, Kuzey Kutbun Arktik deniz ada ve takımadalarında, deniz, göl ve nehir diplerinde aramalıyız. Rusya, Hyperborea’yla ilintili olabilecek en fazla mıntıka ve kalıntıya sahiptir. Bazıları şimdiden araştırmacıların dikkatini çekmiştir, diğerleri keşfedilmeyi bekliyor. Kola Yarımadası, Vaigach Adası, Karelia, Ural Dağları, Batı Sibirya, Khakasia, Yaktia ve başka yerlerde aktif keşifler günümüzde devam etmektedir. Franz Josef bölgesi, Taimyr ve Yamal’da da araştırma yapmanın olasılığı vardır.

“Coğrafik terim olarak ‘Hyperborea düzlüğü’ teknik açıdan kullanılmaktadır. Bilim adamları düzlüğün deniz dibine neden battığını öğrenmek için dinamiklerini tartışıyorlar.

“Diğer deyişle, Hyperborea (Hiperborya) sonuçta deniz dibine inen kalıntıların üzerinde yayılmış olabilir.

“16ncı asır Flaman haritacı ve coğrafyacı Gerhardus Mercator, haritalarının birinde Kuzey Kutup civarında çok büyük bir kıtayı göstermektedir. Bu yer derin nehirlerin adalara böldüğü bir takımadadır. Tam merkezinde bir dağ bulunmaktadııur (efsanelere göre Hint Avrupalıların ataları Meru Dağına yakın yaşıyorlardı). Sormak gerekir, bu yer haritaya nasıl geçti? Ortaçağlarda Arktik bölgeler hakkında bilgi yoktu. Mercator’un kadim bir haritadan faydalandığına dair belirtiler var. Bunu 1580 yılında yazdığı bir mektupta açıklamıştı. O harita Arktik Denizi’nin ortasında bir kıta gösteriyordu. Bunu da haritasında buzsuz olarak göstermişti. Mercator’un haritasının kadim haritaya dayandığı gözükmektedir.”

 

Resim 3 Mercator Haritası – Rus Bilim Adamı Kuzey Kutbunda Cenneti Buluyor


Hyperborealılar Türkiye ve Orta Asya’da

Kutsal kitabımız, bu Hyperborea cennetine Aden adını veriyor. Ancak Aden Rus ve Sibirya bozkırlarının esas adından başka bir şey değildir. Maalesef, onların dünyevi cennetleri yok olacaktı. Büyük bir felaket, belki de büyük bir göktaşı, meteor veya asteroitin dünyayla çarpışması eksenini ve/veya yörüngesini değiştirmiştir. Hyperborea buzul bir cehenneme dönüştü. Hiperborealılar sonra günümüzde Türkiye ve Orta Asya Cumhuriyetlerinin bulunduğu yerlere kaçtılar. Efsanelere göre onlar Tannu Tuva (ayrıca Tewa veya Tiwa). Bu Tannu kelimesi ayrıca Sanskritçe Danu olarak geçer ve fatih anlamına gelir. Onlar ayrıca kendilerine üstün fatihler anlamına gelen Su-Tannu derler. Türkçe’de Su ayrıca asker anlamına gelir.

Afganistan, Pakistan, İran, Irak ve Orta Asya ülkeleri dahil çok geniş bir alanı kapsıyan bu Federasyonları sonunda dağıldı. Belki de bu zamanlarda Yunanlılar Türk kardeşlerine sırtlarını çevirerek ayrı bir yola gitmeye karar verdiler. Bu dağılan ülkeleri Tacikistan, Afganistan, Pakistan, Kazakistan, Kurustan (bugünkü Türkiye), Kırgızistan, Özbekistan ve diğerleri olarak bilmekteyiz. Bunların sonu “stan” ile bitmektedir. Unutmayalım ki, “stan” ekleminin kökeni “Su-Tannu”dan gelmektedir.

Daha sonra Altay bölgesinde büyük bir sel bölgeyi daha da verimsiz duruma getirdi. Bundan sonra onlar Hindistan’ın içlerine kadar yayıldılar ve orada mevcut olan yüksek bir uygarlığa kendi bilgeliklerini kattılar. Hindistan’a girdikten nerdeyse hemen sonra iki bölge arasında karşılıklı nüfus yerleşmeleri başladı. Dini inançlarını birleştirdiler. Sonuç olarak Şiva (Shiva), İndra, Kubera (bizim Heber’imiz) ve diğerleri olarak bildiğimiz Hindu tanrılarının aslında Türk ve Sibirya kökenleri vardır.

Onlar ayrıca Mısır, Sümer, Çin ve bildiğimiz tüm diğer kadim uygarlıkları kurdular. Onlar bize değişik alfabe ve hatta dinlerimizi bile verdiler. Dolaylı veya dolaysız olarak, onlar İnka, Aztek, Mayaların atalarıydı, Tihuanaco ve Karal gibi kadim ve yüksek Güney Amerikalı şehirlerinin mimarlarıydılar.

Solda Resim 5 Tihuanaco’nun 20 bin yıllık olduğu iddia edilir

Sağda Resim 6 Peru Sahilinde Karal’ın Mısır piramitlerden daha eski

Adem-Aden

Hindistan’da bile insanlığın ve tüm uygarlıkların yaratıcı gücüne Ana Tanrıça olarak tapılır. Onun kutsal mekânı manyetik Kuzey Kutbun merkezindedir.

Kuran’a göre Âdem (İnsanoğlu için Türkçe ismi) Aden (Sibirya bozkırları) cennet bahçesinden kovulduktan sonra Siri Lanka veya diğer adıyla Serendip’e uçarak “Âdem Tepesi”ne indi. Serendip, Sanskritçe Ceren-Dvipa kelimelerinden türemiştir. Anlaşıldığı gibi Âdem pek de ilkel sayılmazdı. Onun Siri Lanka’ya bir tür hava gemiyle gittiği anlaşılmaktadır. Oradan tüm dünyayı dolaştı. Sonunda Arabistan Cidde’de geride kalan Havva ile tekrar bir araya gelip Orta Asya’ya geri dönmüş.

Hint efsanelerinde Hyperborea’dan gelen Ana Tanrıça ve Adem’in Ceren-Dwipa’ya seyahatini açıkladım. Böylece okuyucuların böyle muhteşem bir cennetin Güney Kutbunda olduğu yanılgısına düşmemeleri gerekir, çünkü hiçbir eski efsanede bundan söz edilmiyor.

Böylece Ana Tanrıçanın yaratıcılığı Siri Lanka kadar güneye yayıldı. Ondan sonra uygarlık tüm dünya etrafında Yengeç ve Oğlak Dönencesi arasında güneşi takip etti.

Resim 7 Uygarlığın Dünya Etrafında Doğudan Batıya Hareketini Gösteren Harita

Altay’daki büyük tufandan sonra hayatta kalanlar Meru ve Si-Yoni (Zion, Siyon) Dağı adında ünlü bir dağa yakın sığındılar. Ancak farklı kavimler arasında geçimsizlik dünyanın muhtelif bölgelerine göç etmelerine sebep olmuştu. Günümüzde Hindular Batı Tibet’te Kailasa Dağına Meru veya Si-Yoni (İnsanlığın kökeni) Dağı olarak itibar ederler.

Resim 8 Batı Tibet’te Kailasa Dağı

Bazı araştırmacılar esas Meru Dağının Herat, Afganistan’a yakın bir dağ olabileceğini veya Altay, Kafkasya veya Tannu-Tuva’da olabileceğini düşünüyor. Filistin’e (Pala-stan) yerleşenler gibi, bazı kavimler Orta Asya’daki kadim yurtlarının anısına Kudüs’e yakın iki dağa Zion (Siyon) ve Moriah (Meru) adını verdiler. Binlerce yıl içinde gerçek soy ve kökenlerini tamamen unuttular ve Zion ve Moriah’ı varlık ve ruhaniyetlerinin “kaynağı” olarak görmeye başladılar. Şu anda, gerçek köken ve geleneklerinin esasında Hindistan ve Orta Asya bozkırlarında olduğu konusundaki cehaletleriyle birbirlerini öldürmeye çalışıyorlar.

Nasıl Arapların ve İsraillilerin ataları Filistin ve çevresinde bulunan dağın, gerçek Meru (Moriah) veya Si-Yoni (Siyon) Dağı olduğuna ikna olmuşlarsa, aynı şekilde Kuzey ve Güney Amerika Kızılderilileri Altay tufanın anılarını beraberlerinde götürdüler. Onlar da Ana Tanrıça’nın kuzeyde olduğu fikriyle geldiler. Yüzyıllar sonra Amerika Birleşik Devletlerinin güneybatısını Ana Tanrıçanın kuzeydeki mekânı sanmaya başladılar. Bundan dolayı birçok Meksikalı eylemciler Kızılderili atalarından edindikleri efsanelerden hareket ederek A.B.D.’nin atalarından miras kalan kutsal yurtları olduğu iddiasında bulunmakta. “Ana Tanrıçalarının” mekânının Kuzey Kutbunda olduğu konusundan haberdar değillerdir. Benim onlara önerim şudur, “Cehaletinizle cimri davranınız, onu savurmayınız.”

Orta Asya’dan Dünyaya

Eğer anlattıklarım doğruysa, tüm insanların Orta Asya’yı terk ederek dünyanın diğer yerlerine göç ettiklerini nasıl kanıtlayabilirsiniz? Bunu şimdiye kadar neden anlamadık? Bu sorulara tatmin edici bir yanıt veremem, ancak kökenimizin kanıtları çok bariz olarak ortada. Herhangi birinin bu konuda tereddüt veya şüphe duyması beni şaşırtır. Örneğin, Avrupalıların çoğunun kökeni günümüzün Gürcistan olan Colchis (Kolhis/Abhazya) – iberya ve günümüzün Albanya’sı olan Aeria. Gürcistan binlerce yıldır uygar bir devletti. Uygarlığı büyük Tufandan çok önce yaygındı. Hatta M.Ö. 300 yıl önce bile mevcut olan okunması basit bir alfabesi de vardı. Aşağıdaki tablet M.Ö. 5nci yıla aittir ve Gürcistan’ın ilk yazılı kitabı sayılmaktadır. Tabletin ortasındaki haç figürü dikkat çekici.

Resim 9 Gürcistan’ın ilk Kitabı

Gürcü İberler (Kelt, Got, Vizigot, Ostrogot, Alan, Albanlar/Arnavutlar vs.) Batı Avrupa’ya göç ettiler. Yeni yurtlarına İberya (günümüzün İspanyası) adını verdiler. Aynı adı İtalya’ya da verdiler. Ondan sonra İngiltere’ye (Anguli), İskoçya’ya (Skota veya İskitya), İrlanda’nın bir bölgesine (Hibernia) göç ettiler vs.

Kadim İngiltere’nin birkaç adı vardır. Bunlardan biri Albion idi. Bu kelimenin kaynağı “Alban”dir. Albanya!nın diğer adı Aeria, İrlanda (ire – land) oldu. Ayrıca, Tannu-Tuva halklarının adını Avrupa’da Danimarka ve Tuna nehrinde görüyoruz.

Bizim Amerikan Kızılderililerin bile, geldikleri yer önemli ölçüde küçülen Tannu-Tuva, Altay ve Kafkasya’sındandır. Rus bilim adamları onların DNA’larının bizim Amerikan Kızılderililerinin DNA’sına uyduğunu tespit etmişlerdir. Ancak bunu kanıtlamak için DNA’ya gerçekten ihtiyacımız var mı?

KENDİNİZ KARAR VERİNİZ

Aşağıdaki Türk mekanlarını Amerikan Kızılderili mekanlarıyla karşılaştırınız. Navajo çadırlarının (hogan – yurt) deriden yapılmadığı dikkatinizi çekmiş olabilir. Bunun sebebi esas Navajo göçmenlerinin hayvancılıkları yoktu.

Aşağıdaki Türk mekanlarını Amerikan Kızılderili mekanlarıyla karşılaştırınız. Navajo çadırlarının (hogan – yurt) deriden yapılmadığı dikkatinizi çekmiş olabilir. Bunun sebebi esas Navajo göçmenlerinin hayvancılıkları yoktu. Resim 11, 12, 13

Aşağıdaki Kızılderili Tuva ve Altay Şamanlarının resimlerine dikkatli bakınız. Benziyorlar mı?

Resim 14, 15, 16

Tannu-Tuvas, Tevas ve Tivas ile Amerikan’ın Güneybatısında Tewa, Tiwa ve Towa köyleriyle Taoan kızılderili kavmin bu kadar benzer olması dikkate değer bir vakadır. Bu bir tesadüf olabilir mi?

Resim 17

Mabet çatılarını tutan Meksikalı putlara Atlantes denilirdi. Yukarıdaki resimde Tula, Hidalgo harabelerinde duran Atlanteslere dikkat ediniz. Bazıları bunların uzaylıları temsil ettiğini iddia eder. Eğer bu doğruysa, neden bunlar Rusya’da Sibirya’nın Tula bölgesindeki Şamanlar gibi giyinmişler?

Biz insanlar, gözümüzün önündeki kanıtlı gerçekleri tanımakta bu kadar uzun neden bekledik? Kafamızdaki örümcek ağları kaldırmamızı ve kim olduğumuzu ve nereden geldiğimizi hatırlamamızı bizden isteyen doğanın arkasında bir güç mü var? Bizim dünyaya ve hemcinslerimize fayda veya zarar vermek için neler yaptığımızı mı değerlendiriyor? Kendimizi geliştirmemiz mi gerekiyor, yoksa dünyayı daha iyi yapmaya gücümüz mü yetmiyor?

A.B.D.’nin New Meksika eyaletinde bulunan ünlü bir Kızılderili Membreno-Apaçi reisi, bana insanoğlunun geçmişi ile yüzleşmesi gerektiği ilahi takdirle tayin edilmiş bir süreye girdiğini söyledi. Bu evrende seyahatimizde durakladığımız bir süredir. O bunu şöyle tarif etti, “Geçmiş şimdidir.”

Bu geçmişe endeksli şimdiye bir de bir gelecek eklenmesini ister miyiz? Bundan sonra ciddi düşünmemiz gerekir. Daha önce dünyaya sular bastı. Kehanetlere göre bir sonraki felakette dünyayı ateş sarabilir.

 

ZİHİN NASIL KONTROL EDİLİYOR ? – SESSİZ SİLAH!

 

Zihnimizin kontrol edilmesine ilişkin mevcut tüm bilgiler ilk öğrenildiği anda kabullenmesi biraz zor gelebilir. Ancak bütünü görebilme adına, olaylara ve fikirlere daha yukarıdan bakabilmeyi kavrayabildiğimiz zaman, sinsice yazılmış bir senaryonun parçaları olduğumuzu fark ederiz. Örneğin; çalış, oku, adam ol, söyleminin yaygın olduğu toplumumuz da, bunu yapmanın sadece sistemin çarklarına yerleştirilmiş dişliler olamaktan öteye geçmeyeceğini görebiliyoruz. Yani farkındalık ve bilinçten uzak bir şekilde, bizlere yazılmış olan müfredatı öğrenip, onu yaşamaya çalışıp ölmeyi bekliyoruz. Bu oyunu tam oynayabilen birimleri de gurur kaynağı ve başarı sembolü olarak gösteriyoruz. İşte bu İşin matematiğini bize canı pahasına anlatan değerli yazar William Cooper şöyle bir tespitte bulunmuş.

Apokalipsin Atlıları Kitabından

Enerji, dünyadaki bütün faliyetlerin anahtarı olarak kabul edilir. Doğa bilimlerinin konusu kaynaklar ve doğal enerjinin kontrolüdür. Sosyal bilimlerin konusu ise kaynaklar ve sosyal enerjinin kontrolüdür. Her ikisinin de hesaplama sistemi; matematiktir. Bundan dolayı matematik, temel enerji bilimidir. Halkın muhasebe metodunu öğrenmesine izin verilmediği yerde muhasebeciler kral olur.

Bütün bilim dalları sonuca gitmek için kesin araçtır.  Araç = Bilgidir, Sonuç=kontroldür, Sonuç daima aracı haklı çıkarır. Geriye tek soru kalıyor: KİM KAZANÇLI ÇIKACAK?

Bu 1954’de üzerinde durulan ilk sorundu. Sözde, ” ahlaki sorunları ” olmasına rağmen, doğal seleksiyonun bakış açısıyla bakıldığında , bilgilerini kullanamayan bir ulus ya da insan topluluğunun, bilgi sahibi olmayan hayvanlardan bir farkları yoktur. Böyle insanlar bile bile kendi rızaları ile yük ve biftek hayvanları durumundadırlar.

Sonuç olarak gelecek dünya düzeni, barış ve rahatlık için, halklara karşı sessiz bir savaş karar verildi. Bu nihayi amaçla, bir çok sorumsuz ve disiplinsizlerin doğal ve sosyal enerji zenginlikleri ellerinden alınıp, disiplinli, sorumlu ve zengin bir kaç kişinin ellerine devredilecekti.

Bu amacı gerçekleştirmek için yeni silahların bulunması, tasarlanması ve tatbik edilmesi gerekiyordu. Sonunda ortaya çıktığı gibi, bu silahlar operasyon ilkelerine ve halkın yapısına uygun çok kurnazca silahlardı: ”Sessiz silahlar”

Sonuç olarak ekonomik araştırmanın asıl amacı, sermaye (bankacılık) ile mal (eşya) ve hizmet endüstrisinin sahipleri tarafından yönetilen, tahmin edilebilir ve manipülatif bir ekonominin inşa edilmesiyi.

Tamamen tahmin edilebilir bir ekonominin inşasını başarabilmek için, toplumdaki alt sınıfın üyeleri kontrol altına alınmalıydılar. Yani, düzeni sorgulama şansını elde edemeden, çok erken yaşta, uzun vadeli bir sosyal görev altına alınmalı, eğitilerek uslu bir hale getirilip boyunduruk altına alınmaları gerekiyordu. Bunu başarmak içinde zihinleri işgal edilmek yoluylaalt sınıfta ki aile birimleri parçalanmalı ve öksüs çocuklar ordusu için yönetimin kontrolünde çocuk bakım merkezleri kurulmalıydı.

Alt sıfın insanlarına verilen eğitimin kalitesi düşük tutulacak  ve böylece cehalet duvarı alt sınıfı üst sınıftan izole ederek alt sıfın üyelerini aklı ermez kişiler olarak bırakacaktı.

Böyle bir handikapla, hatta alt sıfın zeki bireyleri bile terkedildikleri kaderinden kurtulma konusunda pek ümitsiz kalıyorlar. Üst sınıfın rahatlığına, barışına hizmet eden bu sosyal düzenin hayatta kalması için böyle bir kölelik gereklidir.

Sessiz silahın yaratıcıları, normal bir silahtan bekledikleri herşeyi sessiz silahtanda bekliyorlar, fakat sadece kendisine özgü bir şekilde.

Kurşun yerine pozisyon sıkıyor; itici gücü, kimyasal reaksiyon (patlama) yerine bilgi-işlem sağlıyor;

barut taneleri yerine bilgi parçaları var; silah yerine bilgisayardan ateşleniyor; nişancı yerine bilgisayar operatörü var;askeri generaller yerine sermaye sahiplerinin yönetimleri var.

Belli bir gürültü ortaya çıkarmıyor, belli bir zihinsel ya da fiziksel yaralanmaya sebep olmuyor ve insanların günlük sosyal yaşamlarını etkilemiyor.

Aslında, şüphe götürmez bir gürültüye, zihinsel ve fiziksel yaralanmaya sebep oluyor, insanların günlük sosyal yaşamlarını engelliyor. Ama bunu ancak, nasıl bakılacağını bilen, eğitim almış dikkatli bir gözlemci anlayabilir.

Halk bu silahın farkına varamaz ve dolayısıyla bir silahın saldırısı ve baskısı altında olduklarına da inanmazlar. Halk iç güdüsel olarak birşeylerin yanlış gittiğini hissedebilir ama sessiz silahın teknik yapısından dolayı hislerini mantıksal yolla ifade edemez, sorun zekasıyla ele alamaz ve dolayısıylanasıl yardım isteyeceklerini ve bu silah karşısında kendilerini savunmak için nasıl birleşeceklerini bilemezler.

Sessiz silah derece derece tatbik edilip, baskısı yavaş yavaş arttırıldığında bu silahın varlığına adapte olur ve sinir krizi geçirene kadar bu silahın  kendi hayatlarına tecavüzünün  etkisine katlanmayı öğrenirler.

Bundan dolayı sessiz silah bir tür biyolojik savaştır. Toplumdaki bireyleri tanıyarak, öğrenerek onları kandırıyor ve onların tercihlerine, devingenliklerine saldırıda bulunuyor. Onların sosyal ve doğal zenginliklerine fiziksel, düşünsel, duygusal güçlerine ve zayıflıklarına saldırıyor.

Deneyimler gösterdi ki, halkın kontrolünü sağlamanın ve sessiz silahın en kolay metodu, bir taraftan halkı disiplinsiz hale getirmek ve sistemin temel ilkeleri konusunda cahil bırakmak, diğer taraftan da onların zihinlerini karıştırmak, örgütlenmelerini önlemek ve dikkatlerini önemli olmayan konulara çekmektir.

Bunu başarmanın yolu:

1. Zihinlerini dağıtmak; zihinsel faaliyetlerini sabote etmek; matematik, mantık, sistemin ilkeleri ve ekonomi konusunda onlara düşük kaliteli bir eğitim sunmak ve teknik yaratıcılıklarını köreltmek;

2. Duyguları angaje etmek; düşkünlüklerini fiziksel faaliyetlerde ve duygusal konularda yükseltmek;

a. Merhametsizce duygusal hareket ve saldırılar (zihinsel ve duygusal tecavüz). Medyada sürekli bir seks, şiddet ve savaş eğilimi sayesinde;

b. Açlığını çektikleri şeyleri vermek ve gerçek ihtiyaçlarından yoksun bırakmak.

3. Tarih ve hukuku tekrar yazmak; halkın yaratılan sapıkça şeylerin tesiri altında bırakılarak, düşüncelerini kendi kişisel ihtiyaçlarından uydurma dış önceliklere çevirmek.

Bunlar, sosyal otomasyon teknolojisi silahlarının farkına varmalarına ve bununla ilgilenmelerine engel olur. Genel kural, zihin karışıklığının karlı olduğudur. Daha fazla zihin karışıklığı, daha fazla kar. Bundan dolayı en iyi yaklaşım sorunlar yaratmak ve bunlara çözümler sunmaktır.”

William Cooper

( Apokalipsin Atlıları )

UÇAN MELODİLER – PSYCHEDELIC TRANCE


 

Yazıya başlamadan, okurken size eşlik etsin diye konu ile alakalı güzel bir liste paylaşmak istedim, iyi bir kulaklıkla ve orta seste dinlerseniz keyif alacağınızı düşünüyorum, iyi keyifler…


 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 

 

 


Psytrance

Bu müzikte, sözcüklere dökmenin aslında çok da mana ifade etmeyeceği bir doku var. Belkide hiçbir psikoaktif ilacın, ibadetin, meditasyon tekniğinin ve manevi inisiyasyonun yerini alamayacağı, ulaşamayacağı bir doku. Bu dokunun tadını bir kez duyumsayanlar için, ne geçmiş, ne gelecek, ne de ”AN” aynı kalabiliyor.

 
 
 
 

Bir Psytrance partisiyle şamanik bir ritüelin arasında, oz itibari ile hiçbir fark bulunmadığını söylemek lazım. Bu müzik, müzisyenin yönettiği kollektif bir ayin bir bütünleşmedir. Varoluş  katmanları arasında bir gezintidir. Bu müzikte insana doğadan, hatta kendi bedeninden tanıdık gelen sesler ve melodik yapılar var. Bu müzikte insan oğlunun kendini bildiğinden beri, her deneyimlediğinde eşlik etmekten geri durmadığı bir şey var: ritim. Doğanın ve yaşamın, canlı olmanın ritmi. Bedenleri estiren bir ritim, ruhu kabuğundan ayıran, hiç gidilmemiş yerlere götüren ve tekrar yuvasına geri bırakan astral bir deneyim. Bu müziğin içinde tutku var, varolan ama bilinmeyen görülmeyen. Tireşim var , ilk var oluş anında başlayan ve kuant köpüklerin evrenin sonsuz şelalelerinden gürül gürül aktığı yarlere kadar devam edecek olan o titreşim… ve bu müzikte safkan bir akış var, sıfırdan sonsuzluğa, ezelden ebede, siyahtan beyaza, ve hiçlikten varoluşa doğru vahşice, özgürce ilerleyen.

Psytrance, köken olarak algı düzeyine ve içeriğinde değişim/yükselişe sepep olan psikoaktiflerin hüküm sürdüğü bir bilinç dünyasını baz alsa da, aslında bu tarz katalizasyon süreçlerine gerek duymadan da içerisinde barındırdığı ritim ve duyguyla dinleyeni kısa bir süre sonunda farklı düzeylere taşımayı çok iyi beceriyor.

Çünkü bu müzik tıpkı ayin gibi!

 
 
 
 

İnsanlığın, en kadim zamanlarından itibaren varoluşla bütünleşmek, vecd yaşamak ve şamanik inisiyasyonları gerçekleştirmek gibi mistik deneyimlerine arka plan yaptığı müzikal tabandan besleniyor, hatta çoğu anlamda bu tabanın birebir aynısı ve modern bir yorumu bence.

Bunu görebilmek için müzik kadar bu müziğin dinleyici kitlesine, bu kitleninsosyal/kültürel meziyetlerine, parti ve ”gathering” kavramına ve bu toplanmalarda ki atmosfer, dekor, kostüm,  vb destek unsurlarına da göz atmak odukça tamamlayıcı oluyor. Çoğu zaman toplumdan ve bu kültüre uzak kitlelerden izole edilmişbir biçimde , tamamen underground olarak organize edilen psychedelic trance partileri, genellikle doğayla maksimum bütünleşmenin yaşanabileceği yerlerde ve ortamlarda gerçekleştiriliyor.


 
 
 
Ozora Festival – 2012
 

 

 

 

Ozora Fesitival – 2011


 

Toprak ve Su – Negatif enerji boşaltımı
 
 

 


Tüm deneyim aslında evreni anlamak, ona dokunmak ve az da olsa tadına bakabilmek için eşsiz bir fırsat. Esniyen bedenler ruhlarını dışarı fışkırtıyor, orada ki varoluş ve kolektif bilinç, heyecanlı olduğu kadar  ürkütücü olsa gerek.

Psychedelic trance beslediği bir çok alt dalı da mevcut.  progressive trancedark-psy ve psy-chill gibi.

Trance zaten kendi hissiyati itibariyle ve isminin de çok şık bir biçimde hakkını vererekten oldukca mistik ve rituelvari bir müzik iken, bu lezzetin psychedelic anlayış ile zenginleştirilmesi kanimca şu anda yeryüzünde üretilen en ”transandantal” müzigin vücud bulmasına vesile oldu.

Psychedelic trance her ne kadar sentetik bir müzik olarak görünse de aslında özünü tamamen doğadan alıyor.

 

 
 
 
 
 
 
 
 

Müziğin deviniminin dakika başına düşen vuruş sayısı ortalama bir insanın kalp vuruş sayısı kadar. Ya da içerisinde barındırdığı ve acid-friendly olarak da adlandırılan o çok tanıdık synty numaraları aslında bir steteskop yardımıyla insan bedeninin duyumsanmasıyla da algılanabilmekte…Temellerini, 70’li yılların başında batıdan doğuya göç eden gezginlerin şekillendirmeye başladığı goatrance’ tan alan, 80’lerin sonu ve 90’larin başı gibi ilk örneklerinin üretilmeye başlandığı ve günümüze kadar gelinen sürec içerisinde eşsiz bir devinimle bünyesine bambaşka perspektifler katmış bir stil psytrance…

 
 
 

Psychedelic devrimin en önemli kilmotere taşlarından birisinin, 1970’lerin başında amerika ve avrupa topraklarında kitleler halinde yaşayan hippi topluluklarının asya kıtasını keşfe çıkma güdüleri olduğunu söylemek mümkün. Bu hem ruhani hem de kişisel yolculukların ara durağı olan Goa eşsiz doğası, özellikle lsd gibi psikoaktiflere tanınan özgür ortamı ve mistik atmosferiyle bu  toplulukların en gözde mekanlarından birisi haline gelmekte geçikmedi.

 
 
 
 

 
 

Bu insanların yaşamlarının en önemli dinamiklarinden birisi olan müzik, burada öylesine görkemli bir füzyon geçirdi ki bunun sanırım kendileri bile beklemiyordu.Dönemin başat müziği olan psychedelic rock , 80’li yıllara gelindikçe elektronik elementlerin boy göstermeye başladığı dönemlerde  kendine yepyeni anlamlar buldu. Bu ebm alt yapısından beslenen, hızlı, bol tekrarlı ve yoğun katmanlara sahip synth soslu müzik, elbette ilkkez ortaya çıktığı yerin ismini alacaktı; GOATRANCE

 
 
 

90’lara gelinidiğinde Goatrance avrupa listelerinde ve özellikle İngiltere listelerinde saman alevi gibi bir anda parladı ancak fazla geçmeden de düşüşe geçti.  Sonra ilginç bir şey oldu. İsrail’li gezginler 90’lı yılların ortalarında yaptıkları Hindistan seyahatlerinde edindikleri tecrübeleri kendi ülkelerine taşırken Goa’nın müziklerini de yanlarında getirdiler. Böylece yepyeni bir müzik türü doğmuş oldu; PSYCHEDELIC TRANCE  (PSYTRANCE)



 
 
 
 
 

 

İsrail’li müzisyenler bu müziğin özünü, etnik ve mistik tarafını korudular ama tamamen farklı bir şekilde algılayıp yorumladılar. Goatrance’in çok katmanlı ve karmaşık yapısından ziyade daha sek, daha ritme dayalı ve daha groovy edilecek işler yaptılar. Böylece  o meşhur dolunay partilerinde ortaya çıkan nitzhonot’u ve halefi sayılabilecek Full-On stilini yarattılar. Bunun sonunda Psytrance İsrail’den Avrupa’ya, oradan da tüm kıtalara yayıldı.

İlave etmek gerekirse bu tarzı herkes  dinleyemez onuda belirtmek lazım, yani tek başına zikir yapsan ne derece bir yerlere ulaşabilir, onun gibi. Topluluk halinde yapılan çağdaş bir rit aslında. Bir geçiş kapısıda diyebilirim.


 
 
Favorilerim:
 
 
 
 
 
Ayrıca;
 
 
Normal şartlarda ve ortamlar da,  bu türün alt dalları daha rahat dinlenilebilir.
Bunlar arasında özellikle benim favorilerim:
 
 
 
 
Dinlemek isteyenler için youtube listemi paylaşmak isterim, bu türe ait bir çok örneği bulabilirsiniz.
 
 

 


 

 

Ekşi sözlükte rastladığım öz ve kısa bir anlatımı da, yazının özeti olarak ekleyebilirim:

”67 yılının sonlarında san fransisco da asit kullanımının yasaklanmasıyla beraber bütün asit head leri amerikadan göc etti.. doğu da gezerlerken her yıl birbirlerine hikayelerini anlatip bulusmak icin yilbasinda goa da toplanmaya basladilar, bir sure sonra burayı o kadar cok sevdiler ki bazilari goa da kalmaya karar verdi. Yillar boyunca goa da partilerde sanfransisco asit rock calmaya devam etti, 80 lerin ortalarinda avrupa dan giden backpacker lar yanlarinda elektronik muzik goturmeye basladilar. bu muzigin setup ini yapip calmak daha kolaydi, parcalarin arasinda durmaya da gerek yoktu baglanabiliyordu ve boylece ilk olarak sony walkman lerle kes yapistir teknigi ile mix tekno parcalar yapilmaya baslandi, daha sonra ele gecen eski yeni synth lerle muzigi daha asit friendly yapabilmek icin efektler eklendi, bu arada backpacker lar bu fikri avrupa ya geri goturdu boylece hem avrupa da hem goa da ayni anda oncelleri asit-house la baslayan daha sonra asit trance ya da goa trance ya da psychedelic trance diyebilecegimiz muzik evolve oldu ve psychedelic revolution bi kere daha batiya yoneldi.

bundandir ki bir suru rock dinleyen adam diger trance turlerini dinlemezken psy trance de cildiriyo. psy trance muzigi bu isin bir kismi sadece. psy trance bir ayindir. beyinin alfa dalgalarinin 9 cycle per second la one cikartilip esrimesine muzikle ulasilir tum experience aslinda asit ve benzeri psychedelic ler ile zenginlestirilmistir, haa onlar olmadan olur mu olur, ama onlarin influence inkar etmek sadece yalan soylemek olur. bu ayin sadece vucut ile ilgili degildir daha fazlasini vermeniz gerekir. ayni anda herkesin bir oldunu gosterir size. umarim o breakthrough u bu muzikle ilgilenen herkes bir gun bir partide yasar. enlightenment through partying yani. o yuzden beni, arkadaslarimi ya da o adami ole

cildirmis gibi gorebilirsiniz partide, cunku tamami ile teslim olmus bir bedendir o kendini tum materyal dunyadan bir kac saat icin de olsa temizlemistir. ondan hanzoluklar, hatunlara yazanlar, zart die gelip ex varmi abi die soranlar olmaz psy partisinde. konusmadan birbirine gulumseyen ayni anda ayni vucut hareketlerini paylasan psychonautlar vardir orada.”

 

 

 

 

Ayrıca;

İNSANLIK TARİHİNDE EN BÜYÜK ÜSTÜ ÖRTÜLEN GERÇEK

AYAHUASCA TARİFLERİ İLE İLGİLİ

DMT: ZAMANIN ÇÖKTÜĞÜ İLAHİ MAKAM

BİLİNÇ ALTIMIZI KULLANMANIN EN İYİ YOLU – SES

MÜZİĞİN GALAKTİK HALİ – GANDHARVA VEDA

RUHUN FREKANSI – 432HZ

YILDIZ KAPILARI, KABE VE ÇAKRALAR

 

YILDIZ KAPILARI, KABE VE ÇAKRALAR

DİKKAT! BU KONUDA,  HERHANGİ BİR PROFESYONEL OLMADIĞIMI, ÖĞRENMEYE UĞRAŞIRKEN NACİZHANE BULDUKLARIMI PAYLAŞMAYA ÇALIŞTIĞIMI BİLDİRİRİM.  Ufuk Özçizme

 

İNSAN, ATOMUNDAN DOKULARINA KADAR ENERJİDEN OLUŞUR. Vücudun çalışma sistemi de yine enerjilerle mümkündür. Duyu organlarımız, tepkileri hassasiyetlerine göre algılar, bu algılar beyne sinirler yardımı ile iletilir. işte en önemli olay bu kısa zaman diliminde gerçekleşir. Sinirler vücudun enerji kablolarıdır ve algıları elektrik enerjisine çevirip, beyine iletir. Beyin, şiddetine göre gelen elektrik akımlarını bilgiye dönüştürür.

Dünyamızda manyetik bir enerjiye sahiptir. Gezegenlerle enerji alışverişi yapmaktadır. Diğer gezegenlerin enerjileri dünyamıza yıldız kapıları da denilen ley hatlarının kesişim noktalarından girer.

LEY HATLARININ KESİŞİM NOKTALARI:

Bu gezegenin yıldız kapıları olduğu tahmin edilir. Şöyle ki; yıldız kapılarından giren enerji dünyaya ley hatlarıyla dağılır. Gezegenlerden gelip, yıldız kapısından giren ve ley hatlarıyla yayılan enerji, insanlara çakralarıyla ulaşır ve insanlar da burçlarına görer olayları yaşar.

Bütün medeniyetler yıldız kapılarına sahip olmak için önemli yapılarını hep bu kesişim noktalarına  yaptı. Bu enerji noktalarını elegeçiren elitler, farklı boyutlarda ki bedensiz varlıklarla yine bu noktalar üzerinden iletişim kuruyorlar. En azından açığa çıkan ve kaynağı  birbirinden alakasız tonla bilgi, film, yazı, kitap vs vs  bunları söylüyor. İnsan mantığı da oluşan olaylar ve sorulan karmaşık sorular karşısında bu sonuca varıyor, istemli veya istemsiz, beyin bu bilgileri bizim için yakalıyor ve bende bu duruma oldukça sağdığım ve güveniyorum.

Yıldız kapısı dedik yani ley hatlarının KESİŞİM NOKTALARI. Üzerinde yürüdüğümüz toprağın altında yeryüzünde oluşan tüm olayları tetikleyebilecek bir sistem çalışıyor.

Peki Ley Hattı nedir ? 

LEY HATLARI; dünyamızı saran enerji damarlarıdır, bu enerji hatları üzerinden yoğun bir enerji akışı gerçekleşmektedir, bazen bir mabed’e yada eski bir yapının içerisine giridiğimizde duygularımızda ani bir dalgalanma hissederiz işte ley hatları size buradayız diyor..

Ley Hatları Dünyanın bellirli noktalarından geçen enerjilerin yoğun olarak aktığı manyetik alana sahip enerji bölgeleridir. Daha iyi anlamak için yeryüzünü yoğun bir fiziksel varlıktan çok, iç içe geçmiş elektrik enerjisi hatlarından oluşan, enerji ağlarıyla örülü bir küre olarak düşünmek yararlı olabilir.

Bedeni saran sinir sisteminde akmakta olan biyo-elektrik enerji gibi yeryüzünün altından da gezegeni enlemesi ve boylamasına geçen, nedeni şu an için tam olarak bilinmese  bile dünyanın iç dinamiğiyle ilgili olduğu düşünülen, etkisi tamamen kanıtlanmış olan seyyal enerji damarları (elektrik akımları) bulunmaktadır.

Bu enerji çizgileri de akupunktur noktalarında olduğu gibi belli bölgelerde KESİŞEREK daha güçlü enerji noktaları oluşturmakta, dolayısıyla bu enerji de düzenli ya da düzensiz davranış biçimlerine göre pozitif ve negatif radyasyon akımları olarak adlandırılmaktadır. Buna, Çinliler “ejderha”, Keltliler “peri” İngilizler “Ley hatları” adını verirken çeşitli kültürler, varlığını tespit ettikleri bu şeyi farklı isimlerle anmaktadırlar.

Ley Hatları ve Kesişim Noktaları nasıl oluşur?

Dünyanın merkezinde %90 demir ve demir bileşikleri, %9 nikel ve % 1 oranında da sülfür, oksijen, altın… bulunur. Bu oranları daha iyi kavrayabilmek için bir misal verirsek, yaklaşık % 1’ e yakın bir oranda bulunan altını eğer bu çekirdekten çıkartmış olsaydık dünya üzerindeki tüm karaların yüzeyini altınla kaplamak mümkün olurdu.

Dünya üzerinde bulunanın milyonlarca katı, basınç yüzünden yeryüzünün tam merkezinde katı ve çok sert metalden oluşmuş 2754 km çapında demir bir çekirdek bulunur. Bu iç çekirdeğin üzerinde ise çok yüksek sıcaklıklar dolayısıyla 2200 km kalınlığında yine tamamen demir ve nikel ağırlıklı eriyik halde sıvı çekirdek bulunur. Aslında dünyanın oluşumu sırasında demir yok denecek kadar az olmasına karşın, bu denli yüksek oranlarda demirin bulunmasının nedeni de, 4,5 milyar yıl önce dünya çok sıcak bir durumda iken demir yüklü dev bir göktaşı ile çarpışması sonucu bunun merkeze yerleşerek erimesiyle meydana gelmesidir.

Bu arada, bu durumun birebir olarak bundan 1400 sene evvel Kuran’da anlatılmış olmasıda çok ilginç bir nokta. Çünkü Hadiyd suresi 25’ te “ …ve kendisinde şiddetli bir sertlik ve insanlar için menfaatler bulunan demiri de gökten indirdik” denmektedir.

Yeryüzünün doğudan batıya dönmesi, çekirdekteki iyon halinde elektrik yüklü bu sıvıyı da aynı şekilde batıdan doğuya doğru girdaplar meydana getirecek şekilde döndürmesi sonucu, milyarlarca amperlik elektrik akımını, dolayısıyla da dünyanın kuzey –güney yönünde mıknatıstaki gibi bir manyetik alanın oluşmasını sağlar.

Bu girdapların oluşturduğu akımların birbiri ile teması sonucu bu enerji damarları oluşmakta.

Manyetik kuzey-güney kutupları da dünyanın kutuplarıyla paralel olmayıp aralarında ortalama 1550-1600 km mesafe bulunmaktadır. Ayrıca bu uzaklıklar da sabit değil, her yıl birkaç km dünyanın kutuplarına doğru yaklaşıp uzaklaşmaktadır. Bu manyetik alanların tarih boyunca hep aynı yön ve güçte olmadığı, çeşitli dönemlerde ise tamamen yer değiştirdikleri artık bilinmektedir. Bunların nedeni ise bu girdapların önce yavaşlayıp sonunda durduktan hemen sonra tekrardan ters yönde dönmeleridir.

Bu işlem sırasında tüm girdaplar bir anda değil, lokal olarak ayrı zamanlarda ters dönmeye başlarlar. Şu anda güney kutbundan çıkıp kuzey kutbundan içeri giren manyetik çizgileri göz önüne alırsak, dünyanın güney kısmında yer alan bu girdaplar ters dönmeye başladığında bu durum o bölgedeki manyetik alanın zıt yönünde bir manyetik alanın oluşmasını sağlayacağından öncelikle o bölgedeki manyetik alanın yavaş yavaş zayıflamasına, sıfıra ulaştıktan hemen sonra da kendi yönünde baskın konuma geçip o doğrultuda güçlü bir manyetik alanın meydana gelmesine neden olur.

Oluşan bu girdaplar aynı zaman da birbirleri arasında ki hatlarında kesişim noktalarıdır. Anlaşılan o ki İnsanlık kadim zamanlardan beri bir şekilde bu bu enerji kapılarından haberdar ve elitler denilen kesim kendi enerji yapılarını işte bu enerji girdaplarının oluştuğu noktalara yani yıldız kapılarına yapıyorlar.

Hedefte ise iki büyük yıldız kapısı var:

Bir zamanlar Hz. Süleymanın muhteşem sarayının bulunduğu nokta. En güçlü 2. yıldız kapısı, Hz Süleyman’nın  insanları aydınlatmak için kullandığı ve bu gün sadece ağlama duvarı olarak kalan enerji yapısı. Enerjinin yoğun hissedlidiği, enerji kontrol noktası.

KABE

Hem ölüm ötesine dönük olarak Ruha, kapasiteleri oranında çok yüksek düzeyde enerji yükleyen, hem de bu yüksek enerjinin yetenekli beyinlerde çeşitli oranlarda ek kapasiteleri de devreye sokarak Özle, Sonsuz Bilinçle bağlantı kurmasını temin eden (sağlayan) bir konsantrasyon merkezidir.

Kabenin etrafı 7 kez tavaf edilir. Bu sırada büyük bir enerji girdabı açığa çıkar. İnsanlar vücudlarında bulunan 7 çakra noktasıyla enerjiyi hisseder. Tüm insanların birleşerek enerji odağı oluşturduğu nokta. Kabe etrafında dönmek çakra ve auraların mükemmel şekilde çalışmasını sağlar. Kabe pozitif enerji yaymakta bu nedenle cinlerin değil meleklerin bu kapıyı kontrol ettiği söylenir.

Üstünüze

7 Sağlam gök kurduk Nebe sur. 12

7 tavaf?

7 çakra?

Sadece müslümanlıkla  özdeşleştirilmiş bir bölge. Aslında tüm insanlığın faydalanması gereken bir nokta. Yani kabeyi kabe yapan üzerinde ki kübik yapı veya içerisinde bulunanlar  değil, bulunduğu yerin kilometrelece altında dönen girdaptan kaynaklanan, binlerce amperlik elektrik akımının oluşturduğu manyetik rezonanstan kaynaklanan enerji alanı. Neden önemli? dedik ya insanlarda yedi çakra vardır ve bu çakraları aktif etmenin bir çok yolu vardır, bunlardan en güçlüsü, bu alandan yayılan manyetik dalga. Nerede olursa olsun insanlar kabe yönüne  dönerek namaz kılarlar çünkü bu alandan faydalanmak ve çakralar ile ilahi kudretin varlığına ulaşmanın en kuvvetli yoludur. Ancak bazı yanlışlar olmalı. Yani enerjinin odak noktasından uzaklaştıkça o alanın etkiside azalır haliyle. Daha güçlü bir enerji yayılımı olan bir noktaya dönerek bu ibadeti gerçekleştirmek daha mantıklı olmalı, ancak sembolik olarak ta çok güçlü bir anlamı olan ve uğrunda savaşlar verilmiş insanlar ölmüş bir nokta olduğu için bu gelenek devam etmiş olabilir.

Tarihte dünyanın çeşitli yerlerinde olduğu gibi, başta İngiltere olmak üzere Avrupa ve Anadolu’da da  hep bu pozitif ley hatları üzerine şatolar, tapınaklar, hastaneler şifa merkezleri… daha doğrusu şehirler inşa edildiği, artık günümüzde bilinen bir gerçektir. Bu şehirlerin de birbirleri arasında üzerlerinde bulundukları enerjilerin güçlerine göre üstünlükleri bulunmaktadır ki, hadislerde de bununla ilgili bir çok ifade yer almaktadır. Mesela: “Dört şehir cennettendir. Mekke, Medine, Kudüs, Şam. Mekke Medine’den, Medine Kudüs’ten, Kudüs Şam’dan, Şam diğer bütün şehirlerden üstündür. Mekke, İlahi celal ve azametin; Medine, İlahi güzelliğin; Kudüs, İlahi kemalin tecelli ettiği yerdir.” hadisinde olduğu gibi. Bazı hadislerde ise bu ve bazı şehirler “Emin beldeler” olarak da ifade edilmişlerdir.

Mistik kaynaklara baktığımızda bu şehirlerin yanında İstanbul, Bağdat, Bursa’nın da yüksek ruhaniyete sahip olan şehirlerden olduğu görülmektedir.

Şehirlerde bulunan bu enerjinin bir diğer kaynağı da o şehirde yaşayan ya da ölüm ötesi boyuta (Berzah Boyutuna) intikal etmiş yüksek Ruh gücüne sahip evliyalardır.

Yeryüzünde adeta bir enerji santrali gibi yayın yapmakta olan belli enerji merkezlerinin başında ise Kabe dolayısıyla, Mekke şehri gelmektedir.

Yüksek enerji akımlarının birleşerek çok büyük akımların, dolayısıyla güçlü radyasyonların yayımlandığı bu enerji düğümü üstünde bulunan Kâbe’nin, üzerinden göğe doğru yükselmekte olan bu enerji (Nur) sütunu, beş duyu ötesi algılamaya sahip evliya tarafından  bizatihi algılanmakta ve görülebilmektedir.  Onun gerçek yapısını kendi Özünde  algılayan ya da görenler Kâbe’nin çok yüksek bir Kemalata sahip bir Veli olduğunu da açıkça belirtmektedirler. Yoksa klasik anlamda düşündüğümüz gibi, ötedeki bir tanrının gönlünü, hoşnutluğunu kazanmak için 360 tane putun yerine konulmuş ayrı bir put veya alelade bir taş yapı değildir.  Bu yüzden, tüm dünya Müslümanlarının Kâbe’ye dönerek ibadet etmesinin nedeni, öylesine konmuş basit bir taş yapıya, Tanrı adına tapınma değil, en azından aptes alıp beyne biyo-elektrik takviyesi yaparak Kâbe’ den enerji temin etme esasına dayanmaktadır.

Zaten başka ayet ve hadisleri incelediğimizde çok basit olarak görüp değerlendirdiğimiz taşın, toprağın, dağın, ırmağın…vb cansız ve şuursuz şeyler olmadıkları ve her birinin kendi frekansal titreşimlerince canlı, şuurlu oldukları açıkça belirtilmektedir.

Şunu da belirtmek gerekir ki, genel anlamda Kâbe nedeniyle Mekke çok çok yüksek bir enerjiye sahip olmasına karşın enerji şiddetinin en yüksek olduğu yer, Kâbe’nin merkezidir. Enerji yoğunluğu dolayısıyla, bu enerjinin en verimli ve güçlü kullanım alanı da Kâbe’yi çevreleyen 30 m yarıçaplı dairesel bölgenin içinde kalan yerdir. Yani en üst düzeyde fayda sağlamak için bu bölgede tavafın yapılması en uygun olanıdır. Ayrıca, beyindeki her bir işlem ruha yüklendiği gibi, bu durum aynı anda dışarıya da yayın yaptığından orada bulunanlar bu yayınlarla da birbirlerini güçlü bir şekilde etkilerler. Bu nedenle bu yüksek (E-M) alanların insan beyin faaliyetlerini normalin kat be kat üstünde çalıştırması sonunda düşüncede kalanları bile o şeyleri eyleme geçirme düzeyinde ışınsal bedene yüklemektedir.

Yüksek enerji alanlarının birleşerek çok güçlü yayın oluşturduğu bir diğer yer de Kâbe’nin uzantısı olan Arafat Dağı’nın tam altıdır. Bildiğimiz üzere günahların af olma işleminin (Negatif manyetik yüklerin temizlenmesi) gerçekleştiği Vakfe anı da burada yaşanmaktadır. Milyonlarca insanın buraya gelip yerden yayımlanan bu güçlü ışınım desteğiyle yükselen beyinsel hareketler sonucu günahlarının af olmasını, silinmesini istemesi, bu kişilerin hem bu yönde tek bir manaya dönük olarak yani tıpkı lazer ışını gibi tek bir frekansta yayın yapmasına hem de beyin alıcılarını dışarıdan gelen bu tek dalga boyundaki yönlendirilmiş dalgalara açılmasını sağlayarak orada bulunanların toplu olarak meydana getirdikleri çok güçlü (E-M) alanlar sayesinde ışınsal bedenlerindeki Negatif yükleri silmiş olurlar.

Burada çok önemli bir nokta; Nebilerin ve yüksek dereceli evliyanın da Arafat’ ta hazır bulunup var olan güçlü ışınımı daha da güçlendirerek sıfırlama işlemini sağlamalarıdır. Bu nedenle burada günahlardan tamamen arınma işlemi, sadece bu bölgede bulunan yüksek radyasyon ve insanlardan yayınlanan (E-M) alanlara bağlı bir şey olmayıp esas vurucu, tamamlayıcı işlevi vakfe anında orada bulunan bu yapılar meydana getirmektedir. Dolayısıyla, sıfırlama işleminin Kâbe’ de değil, sadece ve sadece Arafat’ ta Vakfe anında gerçekleşmesi yüzünden , ne kadar Umre ziyareti (kendi içinde çok büyük bir yararları bulunmuş olsa da) yapılırsa yapılsın bir Haccın yerini tutmamaktadır. Burada şöyle bir soru sorulabilir: Kâbe’ deki pozitif enerji hattının Hz. Muhammed’ den önce de var olduğu ve çeşitli putlara tapan kâfirlerce de burada devamlı ibadet edilip, zemzemden de içildiğine göre, şu anki durum onlar için de aynen geçerli olmaz mı? Ya da benzer faydalanmaların olması gerekmez mi? Bu sorunun cevabı; “evet bir takım faydalanmaların olduğu gerçektir, ancak bu yararlanma ölüm ötesi boyutlara değil, tamamen dünya değerlerine dönük birtakım şekildedir.” Olmalıdır. Yani buradaki pozitif enerji, tamamen maddeye dönük olarak bu birimlerde hükmünü icra etmektedir. Kâbe’ deki bu enerjinin ölüm ötesi boyutlara dönük kullanımı ise, Hz. Muhammed’in varlığı ile meydana gelmiştir. Çünkü, yürürlükte mevcut olan bir sistem var, ama bu sistemin Meleki güçlerle, meleklerin gücüyle ya da benzer ifadeyle Astrolojik tesirlerle farklı biçimlere yönlendirilmesi de söz konusudur. İşte burada böyle bir yönlendirme var.

Bu güçlü enerjinin insan beyinleri üzerinde meydana getireceği parazitlenme nedeniyledir ki, Hz Muhammed, Mekke’nin kalma ve oturma yeri olmadığını, orada hac ibadetinin bitimini takiben en fazla üç gün kalınabileceğini söyleyerek orayı en erken şekilde terk edilmesini tavsiye etmiştir.

Bu elektrik akımlarının neden olduğu yüksek düzeydeki enerji yayınımının insanlarda şiddet ve Celal halini meydana getirici bir faktör olması, orada yerleşik halde bulunan insanları da otomotikman bu özellikli kılmaktadır. Bu yüzden oranın halkı buraya gelenlerce de tespit edildiği gibi hırçın, kaba, sert, kırıcı, celali davranışlar sergileyen bir yapıya sahiptir. Dolayısıyla, Mekke’ de sadece, dışarıdan gelenler bu yüksek radyasyon sonucu birbirlerine karşı bu türden davranış sergilemelerinin yanında oranın halkı tarafından da aynı muamelelerle (olaylarla) karşılaşmaktadırlar.

Buna karşılık, Medine şehrinde Kabe’ deki gibi Celali bir durum söz konusu değildir. Çünkü, buradaki enerjinin Mekke’ ye nispetle daha düşük frekanslı olması orayı daha ılımlı, tatlı, Cemali bir havaya sokmaktadır. Bu da orada yerleşik bulunan ya da oraya gelen insanları daha anlayışlı, sakin kılmakta, insanlar kendilerini çok daha huzurlu hissetmektedirler. Dolayısıyla, buradaki ilişkiler daha uysal ve yumuşaktır. Medine ziyaretinin Mekke’ den sonraya bırakılmasının nedeni; Kabe’ deki çok yüksek enerjiden yaşanan bölgedeki çok daha düşük enerji alanı içine girmesiyle beyinde oluşacak olan negatif etkileri ortadan kaldırmak (ya da zararları en aza, minimum seviyeye indirmek) ve böylece dönecekleri bölgeye daha iyi uyum sağlamaları için ara tampon görevi oluşturmasıdır.

Yine “seferi” adı altındaki yolculuk esnasında orucun geçici olarak kaldırılması ile namazın iki rekata indirilmesinin nedeni de bu manyetik alan değişimlerinin biyolojik canlılar üzerine etkilerine dayanmaktadır. Çünkü belli bölgede sınırlı yaşam, beyinsel işlevleri o ortamdaki manyetik alanlarla uyumlu kılar. Yaşanılan yerden belli bir mesafe geçildiği takdirde, beyin değişen enerji alanları dolayısıyla parazitlenmekte, normal faaliyetlerini sürdürememekte bu yüzden kişide bir tedirginlik, huzursuzluk meydana gelmekte, sonucunda da ruha yükleme sekteye uğrayarak enerji transferi çok düşük düzeyde kalmaktadır.

Oysa bildiğimiz üzere ibadet adı altındaki tüm çalışmalardan amaç, ölüm ötesi boyutlarda ihtiyaç duyacağımız yegâne enerjiyi (namazı göz önüne aldığımızda konsantrasyon desteğiyle de) ruha en yüksek düzeyde temin etmektir.

Böylece, bu durumlarda sistemi kaale almadan normal şartlardaki gibi yapmak ya da fazlasıyla eda etmeye çalışmak bize fazlasıyla yarar ya da pozitif kazanç sağlamayacaktır. Çünkü, ibadet adı altında teklif edilen tüm çalışmalar gerçekte tamamıyla her an işlemekte olan sistemin işleyiş prensiplerine göre düzenlenmiş hükümlerdir.

Burada şu denebilir: “Madem böyle olumsuz bir tehlike var, o zaman niçin Hacca gidelim ki?” Bu soru ilk bakışta her ne kadar mantıklı gibi görünse de, olay iyice düşünüldüğü taktirde görüleceği üzere, en azından her ne şart altında olunursa olsun burada o güne kadar günahlardan tamamen silinme olayı ile ölüm ötesi boyutlarda ihtiyaç duyacağımız yegâne sermayemiz olacak enerjinin kıyasa gelmeyecek oranlarda ruhumuza yüklenmesi söz konusudur ki, bu da hayatta hiçbir şeyle ölçümlenemeyecek bir gerçektir.

Bu arada oruç demişken; Karanlıkta salgılanan bu salgı bir çok dervişin, şamanın, bazı evliyaların ve budistlerin mağaralarda vakit geçirdikleri ve karanlıkta bulunmalarını açıklar nitelikte. Bu kişiler kendilerini aynı zamanda açlıkla da sınamışlardır. Bir çok dinde oruç tutmanın kaynağı budur. Basit olarak oruç güneş doğraken açkalmaya başlamak ve güneş battığında açlığa son vermek. Karanlıkta salgılanan melatonin güneş doğmasıyla birlikte salınımını durdurur. Ancak açlığa maruz kalan kişilerde bu salgının üretimi devam ader. Yani tüm gün melatonin salgılamaya devam etmenin etkili bir yolu. Gün batımında açlıklarını sonlandırıyorlardı çünkü karanlıkta melatonin zaten salgılanmaya devam edecektir. Orucun asıl nedenini bu davranış ortaya koymaktadır yani melatonin ile ruhaniyeti zirvede tutmak. 

Bu konuyu DMT ile ilgili yazımın sonunda kurcalamıştım:

http://www.ufukozcizme.com/post/zamanin-cotugu-ilahi-makam-dmt

AYRICA; iSLAMİYETTEN ÖNCE KABE; Nebatalıların bir tanrısı olan Hubal’a adanmış olup içinde yılın günlerini temsil eden veya Arap Tanrılarını heykelleri olan 360 tane idolun (put) yer aldığını belirtmektedir. Yılda bir kez, Arap yarımadasının dört bir yanından gelen Hıristiyan ve de pagan kabileler birleşip burada Hac gerçekleştirirdi. Yani bu yapı Pre İslamik dönem öncesi Hristiyanlar için de kutsaldı. Ancak Kabe Hristiyanlık ortaya çıkmadan önce de mevcuttu. Bunu Diodorus gibi Hristiyanlık öncesi dönemde yaşamış olan Yunan tarihçiler onaylamaktadır.

Daha önce Arabistan Yarımadasında Kabe benzeri diğer kutsal yapılar da vardı. Yani birden çok Kabe’ler.. Ancak Mekke’deki Kabe tamamıyla taştan yapılmış olan tek Kabe’ydi. Bundan başka diğer Kabeler de siyah taş yani Hacerü’l-Esved’in birer diğer renklerdeki kopyalarını barındırıyordu. Örneğin Güney Arabistanda’ki Ghaiman şehrinin Kabesinde “kırmızı taş” vardı. Mekke’nin güneyindeki Tabala kentine yakın al-Abalat Kabesinde ise “beyaz taş” vardı. 

Tarihçi Grunebaum’a göre İslam öncesinde de Kabe’nin Dünyanın merkezi olduğu ve kapısının doğrudan cennete açıldığı görüşü vardı. Ona göre bu dönemde tam bir taş fetişizmi vardır ve ilginç kaya formasyonları ya da ilginç dağlar, garip görünümlü ağaç şekilleri bu zamanda kutsallık taşırdı. 

Tarihçi Sarwar’a göre Hz. Muhammed’in doğumundan 400 yıl önce Hicaz Kralı Qahtan’ın bir torunu olan Amr bin Lahyo bin Harath bin Amr ul-Qais bin Thalaba bin Azd bin Khalan bin Babalyun bin Saba isimli bir kişi (Kureyş kabilesinin o dönemdeki reisi) Kabe’nin çatısına Hubal’ın bir idolunu diktirir ve bu idol (yani Hubel) o dönemde Kureyşlilerin ana Tanrılarından biridir. İdol akik taşından (kantaşı olarak da bilinir) yapılmıştı ve bir insan görünümüne sahipti ancak bir kolu kırılınca o kol altın bir kolla değiştirilmişti. Daha sonra bu idol Kabe’nin çatısından içine taşınınca bu idolun önünde 7 tane ok bulunuyordu ve bu oklar geleceğe dair kehanette bulunma (ok falları) olarak kullanılıyordu. İslam öncesi dönemde de Mekka kutsal bir yer olup Kabe’nin 32 km çevresinde her türlü şiddet kavga veya savaş yapmak yasaklanmıştı. Savaştan arındırılmış bu bölge hacılara sadece hac yapma değil aynı zamanda ticaret yapma olanağı da veriyordu. 

ÇAKRALAR:  

Gece yarısı uyandım ve çakralarımın üzerinde parlak renkli mandalaların (uzak doğuda kullanılan dört yanı simetrik desenler) döndüğünü gördüm. Aylar sonra, beş yıllık bir Kundalini uyarımının içinde yaşayan bir arkadaşım bedeninin üzerinde renkli tekerlekler gördüğünü anlattı. Kalp çakrası uyarılan bir kadın göğsünde bir şeylerin döndüğünü hissettiğini söyledi. Irina Tweedle “Ateşin Kızı” (Daughter of Fire) eserinde ruhsal dönüşümünde aynı şekilde kalp çakrasının döndüğü duyumunu yaşadığını yazmıştı. 

El Collie

(Tekerlek veya çark anlamına gelen) Çakra, bedendeki enerji merkezlere verilen Sanskritçe terimdir. Yoga edebiyatına göre insan bedeninde 7 esas ve 43 tali çakra bulunmaktadır. Bütün çakraların döndüğü söylenmektedir, ama dönüş hızları bedendeki enerji miktarına (çakraların uyarıldığı derecesi) orantılıdır. Birçok kadim kültür bu enerji girdaplarına aşinadır, ancak önemli saydıkları çakraların sayısı konusunda farklı görüşler arz etmektedirler.

Hopi Kızılderililer bedende 5 enerji merkezi tanımaktadır; Meksikalı Huiçol Kızılderililer bedenin çeşitli yerlerinden ışın veren enerji alanlarından söz ederler ve Kuna Kızılderililer çakra bölgelerinde sekiz ruhun mekan ettiğini inanırlar. Yogilerin ünlü “siddhi’leri” (ruhsal güçleri) uyarılmış çakraların sonucudur.

Çakralar ve kundalini aslında yarılmaz bir bütünü tamamlarlar. Kundalini yükseldiğinde çakralar açılır. Eğer kundalini uyarılmamışsa bütün çakraları uyandırmak mümkün değildir. Kundalini’de olduğu gibi çakraların uyarılması veya delinmesi [Kundalini tarafından] uzun gelişimsel bir süreçtir. Dönüşümümüzün değişik evrelerinde belirli çakraların üzerinde çalışıldığını veya aniden açıldığını hissedebiliriz. Bazen aynı sürede birden fazla çakra temizlenebilir (Çoğu kez 6 ve 3, 7 ve 4 birlikte çift olarak açılırlar).

Çakralar herhangi bir sıradan açılabilir. Çakralar , birkaç ay dönüşümlü şuur halleri yaşanılan sürecin erken evrelerinde dramatik değişimlerden geçebilir. Bazen eliniz otomatik olarak (göğüsün ortasındaki [kalp]) 4. çakranıza değebilir, sonrada 3. ve 6. çakrama enerji transfer eder. Bu olduğunda alında (6. çakra) veya güneş sinirağında (3. çakra) enerji yoğunluğu hissedilebilir. Kısmi uyarımda sadece alt çakralar etkilenmiş olabilir, sonra da Kundalini tekrar yatışabilir. Tam bir Kundalini deneyiminde üst dört çakra da içerilir. Her çakra belirli bir şuur seviyesini idare eder. 1., 2. ve 3. çakralar dünyasal yaşamda gerekli normal işlevlerin bilincini yönetir. 3. çakranın üstündeki çakralar bizi giderek incelen şuur halleri ve algılama seviyelere açar. Çakralar konusunda çoğu öğreti aktif ve uyarılmış çakralar arasında belirli farklar kabul ederler. Aktif çakralar enerjinin düzenli bir şekilde toplandığı merkezlerdir. Herkesin çakarlarında faaliyet vardır ve her birey belirli çakralarda diğerlerine kıyasla daha çok enerji yönlendirir. Çok ihtiraslı birinde 2. çakra çok faaldir, rekabetçi birinin 3. çakrası faaldir ve entelektüellerin 6. çakrası faaldir.

Temelde aktif yedi çakranın şuur seviyeleri şöyledir:

İHTİYAÇLAR – 1. çakra: (omurganın dibinde kök çakra) — Fiziksel olarak hayatta kalma – yiyecek bulma, barınma, korunma, vs. Bu bedensel bilincin seviyesidir. Bu çakranın uyarım sırasında omurganın dibinde garip hisler olabilir. Kaşınma, karıncalanma veya daha güçlü titreşimler veya kuyruk sokumunda çarpma ve çatlamalar. İlk çakra açıldığında, şakti muhteşem bir şekilde yukarıya fırlayabilir. Bu omurgalarda sarsılmalar ve şiddetli ağrılara neden olabilir. Çakralar delinmeye başlandığında bölgelerinde yoğun ısı hissedilebilir.

ARZULAR – 2. çakra: (göbek altında bulunur) Zevk arama ve acıdan kaçınma (içgüdüsel anlamda cinsellik bu seviyeden kaynaklanır). Bu duygular seviyesidir. 2. çakra uyarımı güçlü cinsel duygulara neden olabilir. Kıskançlık veya nefret gibi önemli negatif duygu patlamaları bu seviyede tetiklenebilir. Kurt, ayı, kaplan gibi vahşi kedi türleri gibi çeşitli hayvanlarla garip ödeşmeler oluşabilir. 2. çakra delindiğinde ani orgazm geçirdim. Bu da hoş bir sürprizdi. Ayrıca devasal bir kaplanın içgüdüleri ve davranışlarını üstüme aldığım geçici bir süreç yaşadım. Bu baş döndürücü ve ürkütücü bir deneyimdi.

GÜÇ- 3. çakra: (güneş sinirağında) Kişisel güç, erk – ahlak, karar, başkalarına karşı benlik. 3. çakranın açılışı bir bir duygusal sarsıntıya yol açabilir. Çok acı verici bilinçaltı malzeme ortaya çıkabilir. Kusma, ishal, mide krampları, mide bulantısı ve diğer sindirim sorunları bu açılışa eşlik edebilir. 3. çakranın açılışında telepati, durugörü, duru-işitme ve astral varlıkları fark etme ortaya çıkabilir. Yeni uyarılmış bir 3. çakra kişiyi aşırı duyarlı ve psişik hassas yapabilir. ( Bknz. Ayahuasca deneyimi: http://www.ufukozcizme.com/post/zamanin-cotugu-ilahi-makam-dmt)

BİRLİK – 4. çakra (kalp çakrası, göğüsün ortasında bulunur). İlişkiler, paylaşılan deneyimler, benliği aşmak. Bu şefkat seviyesidir. 4. çakra uyarıldığı zaman, göğüste ezici baskı hissedilir. Ben sanki göğsümde bir fil oturuyormuş gibi hissettim ve bu açılışla ilgili tipik solunum sorunları yaşadım. Kalpte ve göğüste titreşimler hissedilebilir. Kalp atışları düzensiz ve aşırı hızlı olduğu süreler yaşanabilir. Kalp krizini andıranlar dahil göğüste her türlü rahatsızlıklar yaşanabilir. Çelişkili olarak sevilenlerden mesafe hisleri 6. çakra açılışının erken evrelerini belirleyebilir. Psişik veya ruhsal şifa yapabilme gücü, psikokenetik güçler (cisimleri uzaktan hareket edebilme gücü) uyarılmış bir kalp çakradan meydana gelir. İstekleri yerine getirme ve yetiler geliştirme de bu çakra açıldığında artar.

İFADE – 5. çakra (boğaz merkezi, yeri boğaz altı) İlham, iletişimle kendini ifade etme. Bu yaratıcılık seviyesidir. Bu çakranın açılışı çoğu zaman uzun sürür. Boğazlanma ve boğazda sıkışma hissedilebilir. Sanki boğazda bir tümör varmış gibi içsel bir basınç hissedilebilir. 5. çakram açıldığında aylardır sıvıdan başka bir şey yutamadım. 15 kilo kaybettim. Açılmış bir 5. çakra ani seslenmelere neden olabilir. Bunlar garip sesler olabilir, şarkı söylenebilir (bazen bilinmeyen dillerde) veya sanki kendinden gelemeyen kelimeler söylenebilir. Duru-işitme de gelişebilir, içsel sesler veya başkaların düşünceleri duyulabilir. Boğazda (veya alında veya kafa tepesinde) bir delik hissi de olabilir, havanın bu delikten geçtiği hissedilebilir.

AYDINLANMA – 6 çakra (alnın ortasında üçüncü göz yeri) Soyut düşünce – entelektüel odaklanma. Bu bilgi seviyesidir. 6. çakra uyandığında özellikle gözlerin etrafında ve alında olmak üzere başta muazzam bir basınç hissedilir. Bunlar şiddetli baş ağrılara neden olabilir. Alın yamaçlarında çekilme ve titreşimler hissedilebilir. Gözler aniden şaşı konuma gelebilir veya başın içinde dönebilir. Gözler açık veya kapalıyken göz kamaştırıcı düş veya vizyonlar görülebilir, bazen devasal tek bir gözün dışa baktığı görülür. 6. çakra açıldığında ruhsal rehberler, ilahlar, koruyucu melek veya guru görülebilir. Bu açılışla astral seyahat ve beden dışı deneyimler ortaya çıkabilir.  ( Bknz: http://www.ufukozcizme.com/post/epifiz-bezi-pineal-gland )

YÜKSELİŞ – 7 çakra (taç çakra, başın tepesinde bulunur) Huşu — ruhsal odaklama. Bu ilahilik bilincidir. Taç çakra açıldığında başın üstünde karıncalanma, titreşim veya dolaşan enerjiler hissi vardır. Bazıları için kafatası ağarabilir, benim ve başkalarının deneyimlerinde kafatasın tepe kemikleri derinin altında ayrışır ve hareket eder. 7. çakra uyandığında çoğu zaman olağandışı deneyüstü deneyim yaşanır. Başın üstüne inen bilinç-üstü bir ışık yaşanabilir. 7. çakra delindiğinde sıkça samadhi (derin vecd hali) yaşanır.

Hayat Tekerlekleri (Wheels of Life)-Anodea Judith

Çakra Teorileri (Theories of the Chakras)-Hiroshi Motoyama

Temel Esaslar- Ahmed Hulusi

Seferi Namazın Teknik Açıklaması- Ahmed Fevzi Yüksel

Enerji Alanları ve Biz – Kenan Keskin (http://sufizmveinsan.com/fizik/enerjialanlarivebiz.html)

Islam / A Short History – Karen Armstrong

The Ka’ba-i Zarduš – Eiichi Imoti

http://qedar.org/kaaba.html

www.sufizmveinsan.com

www.hermetics.org

 

 

 

Ayrıca;

İNSANLIK TARİHİNDE EN BÜYÜK ÜSTÜ ÖRTÜLEN GERÇEK

AYAHUASCA TARİFLERİ İLE İLGİLİ

DMT: ZAMANIN ÇÖKTÜĞÜ İLAHİ MAKAM

BİLİNÇ ALTIMIZI KULLANMANIN EN İYİ YOLU – SES

MÜZİĞİN GALAKTİK HALİ – GANDHARVA VEDA

RUHUN FREKANSI – 432HZ

UÇAN MELODİLER – PSCHYEDELIC TRANCE

YERALTI EVRENİ – AGARTA

Türkçe içerikli bilinmeyen konular üzerine yorumlar içeren bir araştırma yorum dergisi olan Fenomen Dergisi, 1999’da  33. sayısından sonra  kapanmıştır. 

Aşağıda bu derginin 31. ve 32. sayılarından kalan agarta ve yer altı konuları çerçevesinde ki araştırma derlemesi bulunmaktadır..

Yeraltı Evreni 1
Değerli Fenomen okurları. Bu sayımızda, yurdumuzun en ilginç bölgelerinden biri olan Kapadokya’nın, bizce en ilginç yerleri olan yeraltı şehirlerine değişik bir bakış açısıyla bakmaya çalışacağız. Kapadokya bölgesinde açıkçası sayısını bilemediğimiz kadar irili ufaklı bir sürü yeraltı şehri mevcut. Bunların bazıları gezilebiliyor, bazılarıysa ağzına kadar taş toprak dolu. Bölgedeki yeraltı şehirlerinin yapısını en iyi şekilde şu benzetme ile tarif edebiliriz. İstanbul, Ankara, İzmir gibi büyük şehirlerimizi düşünün. Büyük binalar ve aralarında serpiştirilmiş gecekondular var. Örneğin İstanbul’daki bir Akmerkez binasının bir iki kilometre uzağında derme çatma gecekondular görünür. Kapadokya’daki her yeraltı şehri bir bina olar
ak kabul edersek, yeraltı şehirlerinin bazıları İstanbul’daki Akmerkez ya da Galleria gibi, bazıları da bizim gecekondularımız gibi derme çatma sayılabilecek yerlerdir. Bölgedeki son derece büyük, tanınmış ama bugünkü teknolojik imkanların üzerinde olması gereken bir teknoloji ile açılmış yeraltı şehirlerinin yanı sıra daha mütevazi yeraltı şehirleri de var. Burada akla gelen şey bir iki, hatta sadece bir özgün örneğin çevresinde daha sonraki dönemlerde ve daha ilkel kimselerce bazı taklit kazılar yapıldığıdır. Kapadokya’daki yeraltı şehirlerinin en fazla tanınanları Kaymaklı ve Derinkuyu yeraltı şehirleridir. Bu iki şehir birbirinden yaklaşık olarak 9,10 Km kadar uzaktadır. Gerek konuyla ilgili arkeologlar, gerekse yöre halkı tarafından bu iki yeraltı şehrini birbirine bağlayan bir tünelin varlığı bilinmektedir. Yeraltı şehirlerindeki tüneller tabii ki, Kaymaklı ve Derinkuyu arasındaki ile de sınırlı değildir. Mesela Kaymaklı’nın 12-15 Km doğusunda kalan Mazı Köyü yeraltı şehrinin Kaymaklı ve Derinkuyu’ya bağlayan tünellerin oluğu da bilinmektedir.
Bilinmeyenin Boyutu Nedir?
Bölge haklı mevcut bütün yeraltı şehirlerinin birbirine tünellerle bağlı olduğunu iddia ederler. Bu durumda bölgenin altı bir örümcek ağı gibi tünel şebekeleri ile örtülü oluyor. Bu tünellerin hemen hemen hepsi bugün ya duvar örülerek ya da göçükler yüzünden kullanılmaz durumdadır. Yakın gelecekte de bunların açılması için herhangi bir çalışma yapılmasını beklemek mümkün değildir. Yeraltı şehirlerinin yeniden keşfedilmeleri ve ziyarete açılmaları o kadar eski değil. Mesela, yetkili kimseler Derinkuyu diye bir yer olduğunu ancak 1963’te keşfedebilmişler. Bu şehirleri ilk defa gezen bir kimseyseniz hayretler içinde kalmamanız, hayran olmamanız mümkün değil fakat bilmelisiniz ki, gezdiğiniz yerler yeraltı şehirlerinin bugün bilinen kısımlarının ancak onda biridir. Geziye açık olan ve aydınlatılmış kısımların haricinde çok geniş bir alan ve bir sürü çıkış kapısı daha vardır. Tabii bunlar bilinenler. Bilinemeyen kısımların ne nitelikte olduğu konusu ise doğal olarak meçhul. Ancak, örneğin Derinkuyu’nun altında en 3 ile 8 kat kadar bir derinlik olduğu arkeologlar tarafından tahmin ediliyor. Aslında Kapadokya ve yeraltı hakkında bazıları arkeolojik, bazıları turizm amacıyla yazılmış olan Türkçe ve hemen her dilde yayınlanmış olan yüzlerce kitap mevcuttur. Konuyu bu açıdan merak edenler söz konusu kitapları turistlik eşya satışı yapan her dükkandan alabilirler ve gerek kaya kiliselerinin, gerek yeraltı şehirlerinin bilinen her ayrıntısını, derinliklerini, ölçülerini kısaca her şeyi öğrenebilirler.
İnkalar Hazinelerini Yeraltına Sakladılar
Bu yazıda ise, kendi ekolümüz icabı bu bölgenin ve yeraltı şehirlerinin okült incelemelerini yapıyoruz. Kaymaklı ve Derinkuyu konularında daha ileri gitmeden önce dünyanın değişik yerlerindeki benzeri yerleri ve bu yer hakkındaki araştırma ve iddiaları kısaca hatırlamamız yerinde olur. Bizdeki gibi yeraltı şehri ismi verilmemiş de olsa dünyanın değişik yerlerinde bir sürü tünel şebekesi mevcuttur. Bu tünellerini birçoğu günümüzde bilinmektedir fakat hepsi de belli yerden sonra tıpkı bizim yeraltı şehirlerimiz gibi taş, toprakla dolmuş ya da doldurulmuştur. Güney Amerika’da, Ekvador, Peru, Bolivya civarında Eski İnka uygarlığından kalma bir çok tünel olduğu söylenir. İspanyol yağmacılarının en önemlisi olan Pizarro’nun ordusundaki bir asker rahip olan Cieza de Leon, son İnka imparatoru olan Atahualpa’nın, Pizarro tarafından öldürülmesinden 4-5 yıl sonra yazdığı notlarda, İnkalar’ın, İspanyol soygununda korkarak hazinelerini bugün dahi bulunamamış olan gizli yerlere taşıdıklarını yazar. Bu gizli yerler dağların altında oyulmuş olan tünel sistemleriydi. Bu fikri aslında İngiliz Arkeologu Harold Wilkins’in de bulunduğu birçok bilim insanı desteklemektedir. Başka bir görüşe göre ise, söz konusu tünel sistemleri son derece ileri bir uygarlık tarafından binlerce yıl boyunca oyulmuştur. Güney Amerika’daki tünel sistemleri çok fazladır ve sadece İnka ülkesinde değildirler. En fazla bilineni, Lima’yı, Peru’nun eski başkenti olan Cuzco’ya bağlayan ve sonra da Bolivya sınırına kadar uzanan bir tünel şebekesidir. Eski belgelere göre bu tünellerde çok zengin Kralın mezarı vardır. Ama bugün kimse tünellerde hazine aramayı düşünmüyor, çünkü tüneller hemen hemen tamamen toprak doludur, temizlenmeleri, içlerinden çıkması olası olan hazinelerden çok daha pahalıya mal olacaktır. Tünelleri araştırmış olan bilim insanlarının çoğunluğu da, bunları İnka tarafından kazılmayacağı konusunda hemfikirler.
Malta – Fas – İspanya Bağlantısı
İnkalar, bu tünelleri biliyorlar ve kullanıyorlardı fakat ilk inşaatçıların kimler olduğunu onlar da bilmiyorlardı. Güney Amerika’dan sonra Kuzey Amerika, California ve Virginia’da tünel sistemleri vardır. En ilginç sistemlerden birisi de Hawaii’de olduğu söylenendir. Buradaki tünel sistemlerinin bazı adaları birbirine bağladığı da iddia edilir. Bundan 4, 5 yıl kadar önce televizyonda yayınlanan ve gerek müziği, gerekse içeriği ile yurdumuzda da büyük bir beğeni kazanan İpek Yolu belgeselinin bir bölümünde gösterdiği gibi Asya’nın altı sonradan sulama kanalı haline getirilmiş tünel sistemleri ile örümcek ağı gibi oyulmuştur. Tünellere Akdeniz bölgesinde de rastlanır. Mesela Malta’da böyle sistem vardır, Elli metrelik bir bölümüne girilmiş olan bir Malta tünelinin Cebelitarık boğazını altından geçip, İberik Yarımadası ile Fas’ı birleştirdiği söylenir. Avrupa’da sadece bu tünelin girişi olan bölgede maymun yaşar ve bu maymunların Afrika’dan, bu tünel vasıtası ile Avrupa’ya geçtikleri söylenir, Ayrıca İsveç’te ve Çekoslovakya’da da bilinen tünel sistemleri vardır. Bazı iddialara göre dünyanın altındaki tüneller burada anlatıldığından da uzundurlar. Mesela Tibet Lamaları, Tibet’ten, Güney Amerika’ya kadar giden tüneller olduğunu ısrarla iddia ederler.
Daniken’in gördükleri
1994’de Bir Amerikan dergisinin Ekvador muhabiri olan John Sheppard, Kolombiya sınırında elinde dua değirmeni ile meditasyon yapan tipik bir Tibet rahibi gördüğünü yazar. İddiaya göre bu adam 13. Dalay Lama’dır. 1933’te ölmüş olduğu iddia edilen bu kişinin mezarı boştur ve Tibet rahipler onun ölmeyip, Budizm’i benimsemeden önceki vatanı olan Güney Amerika’ya döndüğünü ve bu iş için tünelleri kullandığını söylerler. Gene de bu hikaye pek güvenilir değildir. Güney Amerika’daki tünel sistemlerini bildiğimiz kadarı ile en son inceleyen kimse Erich Von Daniken’dir. Daniken “Ausstat und Kosmos” isimli kitabının hemen hemen tamamında Güney Amerika mağaralarından bahseder. Ekvador Cumhuriyeti’ndeki mağaralar Arjantin uyruklu ve Macaristan doğumlu Juan Moricz tarafından keşfedilmiş ve kendi adına tapusu alınmıştır. Daniken bu mağaraları 1972’de gezer. Mağaralara, dağdaki bir oyuktan girilir. İlk önce 80 metre kadar, ipten yapılmış bir asansörle diklemesine inildikten sonra sonsuz bir tünel sistemine girilir. Bazıları dar, bazıları geniş olan tünellerden, Daniken’in gördüklerinin hepsi köşelidir. Duvarları dümdüz ve her yan cam gibi bir madde ile kaplıdır. İçerde manyetik etki çok güçlüdür ve pusulalar çalışmaz. Daniken girdiği dev bir salondan bahseder. Bu salonun içinde masa, sandalye benzeri olan ve hangi maddeden yapıldığı belli olmayan eşyalar vardır. Salonun taban ölçüsü 110 x 130 metredir ve bu ölçü Teotihuacan’daki piramidin taban ölçüsü ile aynıdır. İçerideki bazı buluntular burasının M.Ö. 9000 ile 4000 yıllarında bile mevcut olduğunu göstermektedir. Bazı duvarlarda da, şüphesiz ki, inşaatçılardan binlerce yıl sonra gelen ilkel insanlarca yapılmış olan dinozor benzeri hayvan çizimleri vardır. Tünellerden bir çok altın eşya da çıkarılmıştır. Bazı altın levhalarda deşifre edilememiş olan bir alfabe ile yazılmış yazılar vardır. Daniken burada gördüğü bir altın küre üzerinde çok fazla durmakta ve kürenin Uzaylılarla ilgili olduğunu iddia etmektedir ve işin en ilginç yanı da, Daniken’in aynı kürenin gerek boyut gerekse üzerindeki garip yazı ve resimlerle tıpatıp benzeri olan bir taş küreyi de İstanbul Arkeoloji müzesinde gördüğünü ve bu kürenin tasnif edilememiş eşyalar arasında olduğunu yazmaktadır.
Binlerce Yıl Önceki Isı Matkabı
Tünellerin açılışları konusunda Daniken öyle binlerce yıl süren şartlar düşünmüyor. Ona göre bu tüneller bir uzay uygarlığı tarafından nükleer enerji ya da benzeri bir şey kullanılarak çok kısa zamanda açılmıştır. Bu iddiası için kanıt olarak da “Der Spiegel” dergisinin 3 Nisan 1972 tarihli sayısındaki bir yazıyı göstermektedir. Bu yazıda ısı matkaplarından bahsedilmektedir. Yazıda anlatıldığına göre Los Alamos’taki Nükleer Araştırma Merkezi’ndeki bilim adamları tarafından 1,5 yıllık bir çalışma sonrasında bir ısı matkabı yapılmıştır. Aracın ucu volfram çelliğidir ve grafitle ısıtılmaktadır. Delme işlemi sırasında, delinen yerden dışarıya hiçbir şey çıkmamaktadır, delici, taşları eritip, delinen yerlerin iç yüzeylerine preslenmekte, preslenen yerler de bir süre sonra öylece donmaktadırlar. Derginin verdiği bilgilere göre ilk denemesinde dört metre kalınlığında bir taş blok hiç bir ses ve atık madde çıkartılmadan delinmiştir. Los Alamos bilim adamalarının bir askeri tanka benzeyen, köstebek gibi çalışacak olan büyük bir delicinin planlarını hazırladığı ve bununla Magma tabakasına inip, örnek almanın düşünüldüğü de belirtiliyor. Bu ısı matkabı konusunu aşağıdaki, Derinkuyu ve Kaymaklı’nın kazılmasıyla ilgili bölümde tekrar hatırlamak yerinde olur.
Agarta-Şamballah ve Hitler Uzantısı
Konunun Kapadokya ile ilgili kısmına tekrar dönmeden önce dünyanın her yanında hemen hemen nehirler kadar çok rastlanan bu tünel sistemlerinin kimler tarafından yapıldığına dair iddiaları da görmemiz yerinde olur. Bazı ciddi araştırmacılar ve Okültistler binlerce yıl önce dünyada yaşamış ona ve günümüzün masal ve efsanelerinde bahsedilen bir devler ırkından bahsederler. Tünellerin kaynağı Daniken gibi araştırmacılar uzay uygarlıkları olarak gösterirken, bazıları devler ırkı, bir kısmı da çok çok eski çağlarda mevcut olan Atlantis ve Mu kıtalarının batışlarından sonra kurtulan kimseler olarak gösterirler. Söz konusu kıtalar batıp, yeryüzü şekil değiştirdiği zaman kurtulan kimselerin uzay çağı teknolojisine ve insanüstü psişik güçlere sahip olduklarına inanılır, o zamanlardaki en yüksek kara parçalarına sığınırlar ve bu bölge, bugünkü Himalaya dağları ve çevresidir. İki kıtadan gelenler iki ayrı yeraltı şehri kurarlar. Bunlardan biri Agartha diğeri Şamballah ismiyle bilinirler. Bazı iddialara göre de söz konusu yeraltı şehirlerinin biri sağ-el yolunu izleyen majisyenler ait, diğeri karanlık yolu izleyicilerine aittir. Agartha ve Şamballah sakinleri daha sonraki dönemlerde insanlarla çok az iletişim kurarak günümüze kadar yaşarlar. Bazı inançlara göre bu şehirler dünyanın aydınlık ve karanlık psişik merkezleridirler. Yeraltı uygarlıklarının sakinleri hem psişik yeteneklerini hem de nükleer enerjiyi kullanarak dünyanın her yanına açılan tüneller yaparlar. Gerçek veya fantezi, dünyanın birçok bölgesinde yeraltında yaşayan üstün varlıklara ait efsaneler vardır. Bunlar üç aşağı, beş yukarı birbirine benzemektedirler. Bazı kimseler Himalayalar’ın atlındaki yeraltı şehirlerini Atlantis ve Mu uygarlıklarına bağlarken bazı kaynaklar onların çok eski dönemlerde dünyamızı ziyaret eden uzaylılardan kalma ikmal merkezleri olduğunu söylerler. Kapadokya, Derinkuyu ve Kaymaklı gibi yeraltı şehirleri ile bu efsanelerin ilişkili olup, olmadıklarını incelemeden önce özellikle Hitler Almanya’sı dönemindeki okült inanışları, gizli majikal örgütleri ve bazı kimseleri tanımamızda, fikirlerini bilmemizde fayda vardır. Bazı iddialara göre de Adolf Hitler, Şamballah rahipleri tarafından yönlendirilmiş olan bir medyumdu. Bu yüzden eski uygarlıklar, Okült ekoller ve yeraltı şehirleri ile ilgili olarak yapılan araştırma ve yorumlara Hitler Almanyası ile başlamak daha çarpıcı olabilir.
Vril ve “Bizi Ezecek Olan Irk”
Roketler konusunda dünyanın büyük uzmanlarından birisi olan Dr. Willy Ley 1933’de Almanya’dan kaçar. Ley, Vril örgütünün ilk açıklayanlardan biridir. Örgüt Berlin’de kurulmuş olan küçük bir Order’dı. Vril, günlük hayatımız sırasında çok az bir parçasını kullanabildiğimiz sonsuz enerjidir. Vril’e hakim olan kimse kendisine de, başka dünyalara da hakim olur. İnsanlar bütün gayretlerini buna yöneltmelidirler. Dünya değişecektir. Efendiler, yeraltından yeryüzüne çıkacaklardır. Onlarla anlaşırsak bizi de efendi, anlaşamazsak köle olacağız. Vril fikri aslında, gene bir Golden Dawn üyesi olan Bulwer Lytton’un “Bizi Ezecek Olan Irk” isimli romanından alınmıştır. Aynı zamanda “Pompei’nin Son Günleri” isimli eserin de yazarı olan Lytton bu kitapta, Ruh alemi bizden çok daha yüksek olan insanları anlatır. Bunlar şimdilik gizlenme durumundadırlar. Dünyanın merkezinde bulunan mağaralarda yaşarlar ve her şeyin üzerinde güç sahibidirler.
İlk bakışta, bir romandan yola çıkan herhangi bir örgütün bu kadar ciddiye alınması saçma gibi görünebilir fakat şunu da düşünmek gerekir; Dünyada meydana gelmiş olan bir çok oluşum tarihlerinden çok önce romanlarda oluşmuşlardır. Mesela, 1896’da Peter Shiel bir roman yayımlar. Kitap Avrupa çapında bir örgütten bahsetmektedir. Örgütün üyeleri zararlı buldukları aileleri öldürüp, cesetleri yakarlar ve kitabın ismi S.S’lerdir. Aynı şekilde Titanik, batışından çok önce bir romana konu olmuş ve romanda geminin büyük ölçüleri, batış şekli ve hatta romandaki “Titan” ismi gerçeği ile tutarlı olmuştur.[1]
Yeraltı Evreni 2
“Ben Onu Gördüm”
Jules Verne, nükleer denizaltıdan, uzaya atılan füzelere kadar bir çok şeyi romanlarında anlatmıştır. Bunlara benzer daha bir çok örnek saymak mümkündür. Ayrıca S.S.’lerin yazarı olan Lytton’un da bir majikal örgütün üyesi olduğu ve aldığı bazı bilgileri roman haline getirdiği de düşünülebilir. Dr. Ley’e göre Vril örgütünün üyeleri ırk değiştirmek ve dünyanın merkezinde saklanan adamlara benzemek için gereken bazı sırları bildiklerine inanmaktadırlar. Bazı özel kültür fizik yöntemleri vardır. Lyton, romanında özellikle cehennem dünyasının gerçeklerine parmak basmaya çalıştığını söyler. İnsan üstü güçlere sahip olan varlıkların varlığından emin olduğunu belirtir. Bu yaratıklar insanları ezecek ve aralarından seçtiklerini pek büyük değişimlere uğratacaklardır. Golden Dawn’ın başkanlarından biri olan Samuel Mathes 1896’da Gizli Şefler konusunda şunları yazar: “Bana kalırsa onlar dünyada yaşayan fakat insanüstü güçlere sahip yaratıklardır. Şahsi tecrübelerim bana, bir ölümlü için onların karşısında dayanabilmenin ne kadar zor olduğunu gösterdi. Öylesi dehşet verici bir gücün karşısında olduğumu hissediyordum ki, soluğum kesiliyor, ağzımdan, burnumdan, kulaklarımdan kan geliyordu.” Hitler de üstün yaratıklarla kontak kurduğunu söylüyordu. Danzig, hükümet başkanı olan Rauschning’e insan ırkının değişimi konusunda şöyle der; “Yeni insan aramızda yaşıyor. Size bir sır vereyim. Ben onu gördüm.” Bunları anlatırken titrediğini söyleyen Rauschning, ayrıca şu olayı anlatır; Yakınlarında birisinin anlattığına göre Hitler, geceleri çığlıklar atarak uyanırmış. Karyolayı dallayacak kadar şiddetli titremeler yaşar ve odanın köşesine bakıp, “İşte o, işte o, buraya gelmiş” diye inlermiş. Bundan sonra da anlaşılmaz bir dilde konuşurmuş.
Horbiger, “Korkunun Kralı”nı anlatıyordu
Nazi Almanyası’nda üzerinde durulan iki temel kuram vardı. Bunlar dünyanın ve insanın açıklaması sayılırlardı; Oyuk Dünya (Hollow Earth) ve Donmuş Dünya Kuramları. Ebedi Buz Öğretisi (Well Welt is lehre)’nin kurucusu olan Hans Horbiger 1860’da Triol bölgesinde doğdu. Hitler ve Himmler ona inanıyorlardı. Hitler; “Bir Kuzey Nasyonal sosyalist bilimi vardır ki, Yahudi liberal bilime karşı çıkar. Batıda benimsenmiş olan bilim bozulması gereken bir tılsımdır.” diyordu. öğretinin taraftarları tarafından üç yıl içinde üç kalın kitap, halka yönelik kırk kadar daha basit kitap ve yüzlerce broşür yayınlanmıştır. “Dünya Olaylarının Anahtarı” isimli bir de yüksek tirajlı, aylık dergileri vardı. Bir broşürlerinde şöyle diyorlardı; “Hitler Yahudi politikacıları kovdu. İkinci bir Avusturyalı olan Horbiger de Yahudi bilim adamlarını kovacaktır.” Horbiger’in fikirleri Nietzsche’nin felsefesi ve W,agner’in mitolojik görüşleri ile uyumluydu. Bu dönemde, Ari ırkın kökeninin başka bir devirde dünyaya ve yıldızlara hakim olan üstün insanların yaşadığı döneme dayandığı inancı iyice yerleşmişti. Horbiger öğretisinin cevaplamaya çalıştığı üç temel sorun vardı; Neyzi, nereden geliyoruz ve nereye gidiyoruz? Horbiger’in teorileri özet olarak şu şekildedir; “Yıldızlar buz yığınlarıdır. Bu güne kadar bir kaç tane Ay, Dünya’ya çarpmıştır. Şimdiki Ay’da Dünya’ya düşecektir. İnsanlığın bütün geçmişi buz ve ateş arasındaki savaşla açıklanabilir. İnsan büyük bir değişimin eşiğindedir ve tanrısal nitelikler kazanmak üzeredir. Bu yeni insanın birkaç örneği dünyada yaşamaktadır. Bunlar zaman ve mekan sınırlarının ötelerinden gelmiş olabilirler. Dünyanın sahibi ya da korkunun kralı doğuda, gizli bir şehirde hüküm sürmektedir. Onunla kontaklar kurmak mümkündür. Onunla anlaşmaya varanlar Dünya’nın görünümünü değiştirecektir ve insanlığa anlam kazandıracaklardır.”
Devlerin Yaşadığı Çağlar
Horbiger’e göre, günümüzdeki Ay, Dünya’nın dördüncü uydusudur. Tarih boyunca üç Ay daha vardır. Bunlar sırasıyla Dünya’ya düşmüşlerdir. Ama bu seferki, öncekilerinden çok daha büyük olduğu için çok daha büyük felaketlere yol açacaktır. Dünya’da dört büyük jeolojik dönem yaşanmıştır. Çünkü geçmişte dört uydu vardı. Bugün dördüncü zamandayız. Bir Ay Dünya’ya düştüğünde ilk parçalanmadan oluşan halka Dünya’ya düşüp, yer kabuğunu örter. Bu da her şeyi fosilleştirir. Normal dönemlerde gömülen organizmalar fosilleşemezler, sadece çürürler. Ancak bir Ay’ın düştüğü zamanlarda fosilleşme olabilir. İşte bu yüzden jeolojik zamanları ayırt edebiliriz. Bir uydu yaklaştığı zaman birkaç bin yıl boyunca Dünya’ya çok yakı bir yörüngede olur ve yerçekimi çok azalır. Yaratıkların büyüklüğünü belirleyen şey çekim gücüdür. Bu yüzden, uydunun yakın olduğu dönemler, devleşme dönemleridir. Birinci jeolojik dönemde büyük bitkiler ve böcekler, ikinci dönemin sonunda Dinozorlar oluşmuştur. Ani değişimler olmamaktadır, çünkü kozmik ışınlar çok güçlüdür. Daha sonra ise dev insanlar oluşur. Tevrat’ın Tekvin bölümü devlerin 900 yıl yaşadıklarını anlatır. Bunun sebebi, ağırlığın olmamasından dolayı organizmanın geç yaşlanmasıdır. İkinci dönemin sonundaki felaketten ancak birkaç tür hayatta kalır ve bunlar giderek küçülürler. Üçüncü zaman Ay’ı yörüngeye girdiği zaman daha akıllı bize göre normal insanlar türerler. Gerçek atalarımız bunlardır. Bununla beraber atalarımızla beraber eski devler de hala yaşamaktaydılar. Atalarımıza uygarlığı öğretenler bunlar. Devler insanlara tarım, madencilik, sanat, bilim, metafizik bilgileri öğrettiler. Bu dönem Altın Çağ olarak bilinen dönemdir. Bu dönem çeşitli mitolojilerdeki devler ve tanrıları, Mezopotamya’nın dev krallıklarını açıklar.
Tiahuanaco Kapısı
Ve sonra üçüncü dönem Ay’ı da yaklaşır, çekime kapılan sular yükselir. İnsanlar ve devler en yüksek tepelere çekilirler ve bazı merkezler oluştururlar. Horbiger ve takipçileri buraları Atlantis olarak nitelendirirler. Horbiger’in İngiliz taraftarı Bellamy, Güney Amerika’da, And Dağları’nda 4000 metre yükseklikle, 700 kilometre uzunlukta bir bölgede deniz tortuları bulunur. Bunlardan da üçüncü zamanın sonunda ortaya kadar yükseldiği sonucu çıkartılır. O dönemin uygarlık merkezlerinden biri Titicaca gölü yakınlarındaki Tiahuanaco’yu. Bu kentin kalıntıları yüz binlerce yıl öncesinden kalmadır. Daha sonraki uygarlıkların hiç birine benzemez. Horbigercilere göre orada devlerin izleri açıkça bellidir. Yine Horbiger’in taraftarlarından olan Alman arkeolog Kiss, 1928 ile 1937 yılları arasında Tiahuanaco’da bit kapı incelemiştir. Kapının en az 100.000 yıl öncesine ait olması gerekiyordu. 10 ton ağırlığındaki kapının süslemelerinin üçüncü zaman astronomları tarafından yapılmış bir takvim olduğu ileri sürülmektedir. Bu süslemelerde Ay’ın görünür ve gerçek hareketleri, Dünya’nın da dönüşü göz önüne alınarak işlenmiştir. Bundan çıkan sonuç ta Tiahuanaco’nun üçüncü zaman sonunda devler tarafından kurulan bir deniz uygarlığı olduğudur. Tiahuanaco, aynı tipteki beş merkezden biridir. Orada aynı zamanda da büyük bir liman ve rıhtım kalıntıları da bulunmuştur. Diğer merkezlerin Yeni Gine, Meksika, Habeşistan ve Tibet’te olduğu anlatılır. Devler, üçüncü Ay’ın da yörüngesinin daraldığını ve zamanı gelince düşeceğini biliyorlardı. Sular alçalacak ve beş büyük merkez ortada kalacaktı. Meksika’da Toltekler, Dünya’nın geçmişini, Horbiger’in görüşüne göre açıklayan yazıtlar bırakmışlardır. Günümüzden 150.000 yıl sonra devler de uygarlıklarını kaybederler. Yönettikleri insanlar eski vahşi hallerine dönerler. Horbiger, Dünya’nın 138.000 yıl boyunca Ay’sız kaldığını hesaplar. Ay’sız dönemlerde cüceler v bazı önemsiz, küçük hayvanlar türer ve son kalan devler bir krallık kurarlar. Bu krallık 10′ K ile 60′ K enlemleri arasındaki bir düzlüğe yerleşir ve İkinci Atlantis kurulur. And Dağları’ndaki Atlantis ve çok sonra kurulan Kuzey Atlantik’teki ikinci Atlantis’tir ve Platon’un bahsettiği Atlantis ikinci Atlantis’tir. 12.000 yıl önce günümüzün Ay’ı, Dünya’nın yörüngesine girer. Yeni felaketler olur, denizler kabarır, Buzul Çağı başlar ve Atlantis batar. Bu da kutsal kitaplarda anlatılan Tufan ve kıyamet olayıdır.
Rampa Kimdi? Crowley, Dee ve Kelly Üçgeni
1957’de İngiltere’de Horbigercilerin destekleyen bir kitap yayınladı: “Üçüncü Göz”. Kitabı yazan bir Avrupalıydı fakat kendisinin Tibetli bir Lama ve isminin Lobsang Rampa olduğunu iddia ediyordu. Rampa “İkinci Beden” isimli kitabında da çok detaylı bir şekilde anlattığı gibi hayattan bezmiş bir Avrupalı ile Astral planda beden değiştirdiğini iddia ediyordu. Bir çok kişi Rampa’nın Hitler tarafından Tibet’e gönderilen Almanlardan biri olduğunu ve savaştan sonra orada kalıp, uzun süre sonra geri döndüğünü düşündü. İngiliz gazeteleri Rampa’nın kimliğini araştırdılar fakat resmi istihbarat servisleri bile hiçbir şey bulamadılar. Rampa ya iddia etiği gibi gerçek bir Lama idi ya da kendisine aktarılmış olan bazı şeyleri anlatıyor ve bu şekilde Horbigerci veya Nasyonal tezleri dile getiriyordu. Şurası kesindir ki, Rampaa’nın açıklamaları Tibet konusunda uzman olan kimseler tarafından hiç bir zaman yalanlanmamıştır. Rampa, “Üçüncü Göz”de yeraltındaki derin mahzenlerde gördüğü bazı şeyleri anlatır. Üç tane tabut ve içlerinde altınla kaplı üç ceset. Cesetlerin boyları üç ve beş metre arasında değişmekte, kafaları tepeye doğru konikleşmektedir. Yani geniş tarafı yukarıda olan bir koni gibidir. Beyinleri geniş, cesetlerin ağızları ince ve küçük, çeneleri sivridir. Tabutlardan birisinin kapağına garip bir yıldız haritası çizilmiştir. Rampa’nın tarifi Aleister Crowley tarafından kontak kurulan ve resmi çizilen ruhsal varlık Lama’ya benzediği kadar Elizabeth devrinin saray majisyeni Dr. John Dee ve asistanı Edward Kelly tarafından kontak kurulan varlıklara da benzemektedir. Bu varlıklar Dee’ye Enochian dilini ve alfabesini öğretirler. Bu dil Golden Dawn tarafından geniş ölçüde kullanılmıştır ve hala da majikal orderler arasında geçerlidir. Son yıllarda bir de Enochian sözlük yayınlanmıştır. Rampa tarafından anlatılan cesetler yapı olarak bizim kat çalışmalarımız sırasında karşılaştığımız Işık Varlıkları’na da benzemektedir. Rampa’nın anlattığı haritanın bir benzeri Himalayalar’ın eteklerindeki bir mağarada bulunmuştur. Bu haritanın 13.000 yıl önce yapıldığı uzmanlar tarafından tespit edilmiştir ve harita 1925’te National Geographic Dergisi’nde yayınlanmıştır. Rampa mahzende gördükleri hakkında şunları söyler: “Binlerce yıl önce günler daha kısa ve sıcaktı. İnsanlar daha fazla bilgiye sahiptiler. Dış uzaydan gelen bir gök cismi Dünya’ya çarptı ve her yeri sular basınca Tibet sıcak bir deniz ülkesi olmaktan çıktı.” 1953’te yapılan bir araştırmaya göre Horbiger’in Almanya ve İngiltere’de çok fazla izleyicisi vardır. Sadece ABD’de bir milyondan fazla Horbigerci vardır. Londra’da ise H. S. Bellamy önemli sayıda taraftara sahiptir.
Yine Kapadokya
Şimdi gene Kapadokya ve yeraltı şehirlerine dönersek, buradaki şehirlerin aslında birbirinden farklı şehirler değil de tek bir şehrin farklı çıkışları olduklarını da düşünebiliriz. Kapadokya bölgesinde Hıristiyanlığın ilk çağlarında, Bizans ve Roma dönemlerinde yapıldıklarına şüphe duyulmayacak birçok kaya mezarı ve kilisesi de vardır fakat yeraltı şehirleri bir başkadır. Bazı Arkeolog ve tarihçiler yeraltı şehirlerinin ilk Hıristiyanlar tarafından korunma amacıyla kazıldığını iddia ederlerken, bazı uzmanlar bu şehirlerin çok daha eski dönemlerden kalma olduklarını, ilk Hıristiyanların bunlara sonradan yerleştiklerini ya da buralarda yaşayan kimselerin Hıristiyanlığı benimsediklerini ileri sürerler. Bizce bu ikinci tez çok daha geçerlidir. Her şeyden önce Büyük İskender dönemi tarihçileri bu bölgende bulunan devasa yeraltı şehirlerinden bahsederler ki, o dönemde İsa henüz doğmamıştır. Bu noktada, Mazıköy yeraltı şehirlerinden de biraz bahsetmek gerekir. Yukarıda da bahsedildiği gibi Kaymaklı ile 12-15 kilometrelik bir tünelle bağlanmış olan Mazıköy yeraltı şehri, diğer yeraltı şehirlerine göre daha değişik bir yapıdadır. Diğer şehirler aşağıya doğru ilerleyip, genişlerken Mazıköy yeraltı şehri hem aşağıya, hem yukarıya giden bir şehirdir. Büyük bir kayanın ya da dağın altında kazılmıştır. Şehir zeminden aşağıya toprak altına ve yukarıya kayanın içine doğru ilerler. Üzerindeki koca kaya parçası adeta dev bir apartman gibidir. Mazıköy yeraltı şehri birçok açıdan Kaymaklı ve Derinkuyu’dan daha modern bir yerdir. Daha çağdaş yaşam şartlarına sahiptir. Roma döneminden kaldığı iddia edilir. Şehir ilk defa köylüler tarafından imece usulü ile çalışılarak açılmıştır. Esas girişinin neresi olduğu göçükler yüzünden belli değildir. Bugün, köylüler tarafından açılmış olan girişlerden girilerek açılmış ve aydınlatılmış olan kısımlar gezilebilir. Köylüler zemini ve iki üst katı açtıktan sonra, aşağıya doğru kazarken bazı tarihi eşyalar bulurlar ve bunun üzerine ilgili bakanlık köylülerin kazılarını durdurur. Bir, iki arkeolog gelir, şöyle bir bakarlar ve uygun bir zamanda devam etmek üzere kazılar durdurulur.
Tarih Öncesi Kalan Fosil
Mazıköy yeraltı şehirlerinin sadece kazıların durdurulduğu güne kadar açılabilen kısımları ziyarete açıktır. Geri kalan aşağı ve yukarı doğru olan katlar toprakla doludur. Mazıköy’den bu kadar bahsetmemizin sebebi ise Bizans dönemline ait olduğu söylenen bu yeraltı şehrinde, zeminin altındaki kısımlarda bulunan bir ilk çağ hayvanı fosilidir. Ne olduğu anlaşılamayan, sadece prehistorik dönemlere ait olduğu anlaşılan, büyük ve yırtıcı bir hayvana ait olan bu fosil de incelenmek üzere Ankara’ya götürülmüştür. Bugün ise, fosilin akıbeti bilinmemektedir. Roma dönemine ait olduğu iddia edilen bir yerde de böyle bir fosilin bulunması oldukça anlamsızdır. Bu durumda Mazıköy yeraltı şehrinin de Kaymaklı ve Derinkuyu gibi, çok çok eski çağlardan kalarak sonraki dönemlerde Bizanslılar tarafından kullanılmış olması akla yakındır. Bizanslılar olsa olsa yukarıya doğru olan kayanın içindeki kısımları kazmış olabilirler. Derinkuyu, Kaymaklı ve Mazıköy gibi yeraltı şehirlerinin Hıristiyanlıktan çok daha eski olduklarını hatta Atlantis ve Mu dönemlerinin kalıntıları ya da Agartha ve Şamballah’ın devamı olup, olmadıklarını düşünürken bu şehirde daha sonraki dönemlerde, iddia edildiği gibi ilkel kazma araçları ile açılan bir sürü odanın da olduğunu unutmamız gerekir fakat esas ileri bir teknoloji ile çok daha eski dönemlerde yapılmış olabilir. Bu şehirlerin hepsinin etrafındaki toprağın son derece verimli bir arazi olması da dikkat çekicidir. Sadece ziyarete açık olan bölümlerin kazılmasında bile binlerce metreküp kaya parçası çıkar. Ziyarete açık olan bölümlerin de bugünkü arkeologlar tarafından bilinen yerlerin yaklaşık olarak onda biri kadar olduğunu düşünürsek, buraların kazılmasından çıkacak olan kaya parçalarının miktarı yapay bir dağ oluşturmaya yeteceğini kolayca görebiliriz. Bölgede ise yığma kaya ve topraktan oluşan değil böyle bir dağ, küçük bir tepe bile yoktur. Arazinin verimli toprak olması, döküntünün çevreye dağıtılmış olması fikrini de çürütmektedir.
Onların Etkileri Hala Aramızda
Şimdi akla şu soru gelmektedir. Buralardan çıkan atık kayalara ne oldu? Bunun en akılcı cevabı tünellerin, günümüzdekinden çok daha ileri bir teknoloji ile açılmış olmasıdır. Burada, yazımızın Daniken’le ilgili bölümünde söz edilen ısı matkaplarını düşünelim. Bize göre Derinkuyu, Kaymaklı, Mazıköy ve çevredeki diğer yeraltı şehirleri bir bütünün parçaları olabilirler. Agartha, Şamballah ve Himalayalar’daki efsanevi yeraltı uygarlıkları ile bağlantılar var mıdır yok mudur bilemeyiz? Fakat göründüklerinden çok daha derine inenler ve çok daha büyük bir bölgeyi kaplarlar. Zannedilenden çok daha eski dönemlere aittirler ve ileri bir teknoloji ile açılmışlardır. Bazı iddialara göre bu yeraltı tesisleri dünya yakınlarından geçen uzay araçları için yapılmış olan ikmal merkezleri, konaklama noktalarıdır ve artık kullanılmadıkları için de bilerek toprak ve kaya ile doldurulmuşlardır. Kapadokya’nın bazı noktalarında ve özellikle Derinkuyu’da günümüze kadar gelen yoğun psişik etkiler de vardır.[2]
Kaynaklar
[1] Fenomen Dergisi, Ekim 1998, Sayı:31
[2] Fenomen Dergisi, Ekim 1998, Sayı:32

RUHUN FREKANSI 432hz

 

Başlıkta 432hz olarak belirttiğim frekans sevginin değil evrenin frekansıdır. sevgi frekansı ise 528 hz dir.  Tüm enerji çalışmalarında titreşimler esas kabul edilerek hücrelerin mükemmel titreşimlere kavuşması ve blokajların kalkması hedeflenir. uzak doğu kültürün de uygulanan şifa için tonlama çalışmalarıda, 432hz frekansında, en saf ve katıksız titreşimleri yarattığı için, kişi tüm stresinden arınmakta, hücreleri şifa ve sevgiyle dolarak hastalıklara veda etmektedir. Her organa ait özel ses tonlamaları, o organa ait hücrelerin titreşimini artırarak iyileşmesini sağlamaktadır.  Yüksek titreşimlere çıkabilen kişilerin bazı olağanüstü yetenekleri de ortaya çıkabilir, yaratıcılığı artar, astral seyahat yapabilir, telepatik güçleri ortaya çıkar, dünya ötesi varlıklarla iletişime dahi geçebilir.

Vücumuzda bulunan hayati organlar, bazı hormon ve bezlere bağlıdır, bunlar böbrek üstü bezler, östorojen, Ensülin, Timus, Tiroit, Epifiz ve Hipofiz bezleridir. Etki alanları merkezine göre de bilinen yedi çakra bölgesini oluştururlar. Yani Eski hint biliminde sözü geçen enerjisel alanları ya da çakraların fiziksel karşığı bu bezler ve onlara bağlı çalışan organlardır.

Yaşantımızda yedi çakra bölgesinin tam olarak çalışmadığını, tümünün her zaman aktif olmadığını, yaşadığımız sağlık sorunlarından dolayı biliriz ve görürüz. Bu çakralar gereken enerjinin eksikliğinden dolayı doğru çalışmaz ve farklı organlara bağlı oldukları için, işleyişlerindeki herhangi bir engel, fiziksel sorunlara yol açar.

 

Kısa süre önce sevgili Okan Yeşilyurt’un sayfasında keşfettiğim bu oldukça bilgilendirici yazıyı  dikkatinize sunarım. Yıllardır müzik piyasası altında ezilen bilinçaltımız, yaklaşan altın çağ için yeniden doğum sancıları vermektedir.


Doğanın frekansında müzik yapmak! 440 Hz mi? 432 Hz mi? Peki Fark Ne?

Geçenlerde facebookta paylaşılan bu makale bana çok ilginç geldi ve fazla bir Türkçe kaynak olmadığı için çevirdim biraz hatalarım oldu çeviremediğim kısımlar oldu fakat yinede anlaşılır bir hale getirmeye çalıştım kusurlarım varsa affola, umarım bu yazı sayesinde konu hakkında küçük bir ön bilgi sahibi olabilirsiniz bende bir işe yaramış olmaktan dolayı mutlu olurum.

“Eğer evrenin sırrını bulmak istiyorsan, enerji, frekans ve titreşim açısından düşünmelisin” –Nikola Tesla

“Titreşimleri duyularımızla algılayabileceğimiz şekilde indirgenen enerjiye madde deriz. Madde diye birşey yoktur.” –Albert Einstein

Tesla söyledi. Einstein onayladı. Bilim kanıtladı. O bilinen bir gerçek —kendi bedenimizin enerji titreşim ve farklı frekanslarla oluşturulduğu söyleniyor. Öyleyse ses frekansları bizi etkiler mi? Kesinlikle etkiler!

Frekanslar frekansları etkiler; aynı yemeğin malzemelerinin birbirine karıştırılmasının lezzetini etkilemesi gibi. Frekansların fiziksel dünyayı etkilemesi sematik bilim, suyun hafızası gibi deneylerle kanıtlanmıştır.

Sematik bilim, ses frekanslarının su, hava kum gibi belirli bir ortamda haraket ederken, direk olarak maddenin titreşimini değiştirmesinden bahseder. Aşağıdaki resimlerde maddelerin farklı frekanslarda gösterdiği tepkiler gösteriliyor.

Here's Why You Should Convert Your Music To 432 hz - Cymatics

Su hafızası bize birde kendi niyetlerimizin maddesel dünyayı nasıl değiştirebildiğini göstermektedir. Bu Dr. Masaru Emoto tarafından kanıtlanmıştır ve bu video da duyguların su kristallerini nasıl etkilediği gösterilmektedir.

Bunları aşağıdaki fotoğrafta da görebilirsiniz:

Here's Why You Should Convert Your Music To 432 hz - Water Memory

Herkes vucudumuzun %70 inin sudan oluştuğu konusunda bir şeyler duymuştur herhalde. O zaman müzikal frekansların bizim vucudumuzun titreşimini eklileyebileceğini düşünebiliriz değil mi? Bazıları bunu sahte bilim olarak adlandırabilirler ancak yukarıda gösterilen desenler yalan söylemez! Her ifade, ses, duygu yada düşünce yoluyla çevresini etkiler. Tek bir damla su bile büyük bir su kütlesinde dalgalanma etkisi yaratabilir.

Ses frekansı

Bu bağlamda, ilginizi bizim dinlediğimiz müziklerin frekansları üzerine çekmek istiyorum. 1953 yılında International Standards Organization (ISO) ‘ın düzenlemesiyle dünya üzerindeki çoğu müzik A=440 Hz ye göre tonlanmıştır. Ancak, yapılan çalışmalara göre evrenim titreşimli yapısı ile uyumsuz bir rezonans içinde olan bu frekans insan davranışlarını ve bilincini olumsuz yönde etkileyebileceğini belirtiyor. Bazılarına göre nazi rejimi sırasında korkuyu ve saldırganlığı etkileyecek frekansların neler olabileceğine dair araştırmalar yapıldığı iddaları ortaya atmaktadır. Bu komplo teorileri gerçek olsun yada olmasın bu ilginç çalışmalar sayesinde insanlar müziğin 432 Hz e göre tonlanmasının yararlarına ilgi duymaya başladı.

432 Hz ‘in evrenin kalıplarıyla tutarlı olduğu söyleniyor. Çalışmalar 432 Hz de tonlanmış titreşimlerin evrenin altın oranıyla birlikte titreşip ışık, zaman, mekan, madde, yer çekimi, manyetizma, DNA kodu ve bilinç özelliklerini birleştirdiğini ortaya koyuyor.  Atomlarımız ve DNAmız bir uyum içinde doğanın spiral kalıplarıyla rezonansa başladığı zaman, doğayla olan iletişimimiz kuvvetleniyor.  Bu 432 sayısı ayrıca güneşin dünyanın ayın hemde ekinoksların deviniminin oranlarınıda yansıtır.

“Benim kendi gözlemlerime göre,  A = 432 Hz 12T5 ın bazı harmonik overtone kısımları doğal kalıplar ve solitonların rezonans çizgisinde gözükür . Solitonlar yoğunluk ve mikro kozmozdan makro kozmoza yayılma alanı için özel bir aralığa oluşturulmaya ihtiyaç duyarlar.  Solitonlar sadece su mekaniğinde bulunmazlar ayrıca elektronlar ve protonlar arasındaki iyon-akustik nefesde de bulunurlar.” – Brian T. Collins

Here's Why You Should Convert Your Music To 432 hz

Dikkate alınacak diğer ilginç bir faktörde, 432 Hz 440 Hz kapali iken ki renk spekturumunda gösterdiği durumdur.

Here's Why You Should Convert Your Music To 432 hzSolar Spektrum & kozmik Klavye:

Spektrum içindeki tüm frekanslar gama ışınlarının alt harmoniklerinden gelen oktavlarla ilgilidir. Bu renkler ve notalar ayrıca bizim çakralarımız ve diğer önemli enerji merkezlerimizle ilgilidir. Eğer bunu anlamak istiyorsak; çakralar güneş spektrumundan gelen 7 ışına bağlandırılmıştır. O zaman kullandığımız frekans ve notalar birbirleri ile aynı olmalıdır. A=432 Hz modern A=440 Hz in aksine kozmik klavyenin ve kozmik pitchforkun tonudur. Bu bizim doğadan geldiğini söylediğimiz klasik hint ve tibetli rahiplerin ana notası olan C# i Om ‘136,10 Hz e yerleştirir.’” – Dameon Keller

İsterseniz gelin A=440 Hz ve A=432 Hz arasındaki deneyimsel farklılıkları inceleyelim. Müzik severler ve müzisyenler A=432 Hz olarak tonlanmış müzikle ilgili deneyimlerinde sadece kulağa daha güzel ve armonik gelmesinden bahsetmiyorlar, insanın kalbinde ve omurgalarında hissedilen bir duygudan da bahsediyorlar.  A=440 Hz olarak ayarlanmış müzikte oluşan hislerin sadece beyinde gerçekleştiğini söylüyorlar ve  A=432 Hz olarak ayarlanmış müziğin odada daha güzel bir akustik yarattığından odayı daha güzel doldurduğundan bahsediyorlar. Bu durum  A=440 Hz için daha doğrusal bir yayılım gösterdiği yönünde belirtilmiş

“Eskiler enstürmanlarını 440 Hz yerine 432 Hz e göre ayarladılar – ve bu iyi bir sebeptendi. İnternet üzerinde kendinize bir farklılık oluşturmak için dinleyebileceğiniz bol miktarda örnek mevcut. 432 Hz sonuçları daha dinlendirici müziklerden oluşuyor, 440 Hz ler ise vucudunuzu daha sıkılaştırır cinsten. Bunun sebebi 440 Hz ın makrokozmoz ve mikrokozmoz olarak her iki şekilde de ton dışında olmasındandır. 432 Hz ise bunun tam aksine tondadır. Bunun mikrokozmik olarak nasıl tezahür ettiğine dair bir örnek vermek gerekirse bizim nefesimiz 0.3 Hz dir nabzımız ise 1.2 Hz. bu 1:360 ve 1:90 olarak 432 Hz La notasının düşük oktavıdır (108 Hz)” – innergarden.org

“Genel sound farkı belirgindi, 432 Hz versiyon daha sıcak daha temiz ve daha çok dinlenebilirdi ama 440 hz versiyon daha sıkı ve daha agresif bir enerji hissettirdi” – Anonim Gitarist

Bu videoda frekansların kumlar üzerindeki etkisini görebilirsiniz:

https://www.youtube.com/watch?feature=player_embedded&v=1zw0uWCNsyw

Aşağıdaki videoda da birisi herhangi bir görüş bildirmeden aynı melodiyi A=432 Hz ve A=440 Hz  tonlarında ayrı ayrı çalmış ve yorumu bize bırakmış sizde fikirlerinizi yandaki yorum bölümüne yazarak paylaşabilirsiniz.

 

Ayrıca birde bi arkadaşta gördüğüm şu 2 video var bunlarda oldukça ilginç kendinizi test edebilirsiniz:

 

Burada bir kaç örnek daha var:

David Helpling – Sticks and Stones in 440 Hz:

 

Benim kişisel fikrime gelirsek, günlerdir bu makaleyi çeviriyor ve 432 Hz frekansında tonlanmış müzikler dinliyorum aralarındaki farkı çözmeye çalışıyorum. Kişisel olarak yıllardır dinlediğimiz 440 Hz müzik beni daha agrasif ve sinirli yapmıyor ama daha çok kulağa ve düşüncelerime karşı bir etkisi var. Ama 432 Hz frekansı duyumdan çok insana  müziği içinde hissettiriyor ve sanki bir parça huzur veriyor gibi belkide makalenin etkisinden ben bu şekilde düşünüyorum. Hafif ve duygusal müzikler için 432 Hz i benimserken daha hareketli ve enerjili müzikler de 440 Hz daha iyi bir duyum sağladı benim için. Lütfen fikirlerinizi benimle paylaşın.

“Müzik  C=128Hz temeli üzerine kuruludur (C notası A=432Hz’a karşılık gelir) ve ben insanları bu ruhsal özgürlük yolunda destekleyeceğim. İnsanların iç kulağı da C=128 Hz üzerine inşa edilmiştir.” – Rudolph Steiner

Bu makalede yazılı olanların %100 doğruluk payı olmayabilir. Bu konu makalenin orjinal halinin yazarının ve benim uzmanlık alanımız olmadığı ortada. Ama bize bilimi geliştirebilme yeteneğinin yanında çok da iyi gözlem ve yorum yapabilme yeteneği verilmiş. Bu sebeple bu makale size azıcık fikir verdiyse bunu kullanın ve 440 mı 432 mi siz kendi tecrübelerinize göre karar verin.

  • Bu olayı denemek isteyip de tunerı yetersiz gelen arkadaşlar bunu indirebilirler

Şimdi size bir youtube listesi de paylaşmak istiyorum bir süre dinleyip daha güzel fikir edinebilirsiniz. Sizde kendi tercihiniz hakkında bir şeyler yazıp bizimle paylaşın lütfen.

 

Çeviri ve Eklemeler:  O.Okan YEŞİLYURT   www.okanyesilyurt.com

Yazının Orjinal Kaynağı:

http://www.whydontyoutrythis.com/2013/12/heres-why-you-should-convert-your-music-to-432hz.html

Not: Karşılaştığınız çeviri hatalarını lütfen iletişim sayfasından bana bildiriniz.



 

Ayrıca;

İNSANLIK TARİHİNDE EN BÜYÜK ÜSTÜ ÖRTÜLEN GERÇEK

AYAHUASCA TARİFLERİ İLE İLGİLİ

DMT: ZAMANIN ÇÖKTÜĞÜ İLAHİ MAKAM

BİLİNÇ ALTIMIZI KULLANMANIN EN İYİ YOLU – SES

MÜZİĞİN GALAKTİK HALİ – GANDHARVA VEDA

YILDIZ KAPILARI, KABE VE ÇAKRALAR

UÇAN MELODİLER – PSCHYEDELIC TRANCE

 

 

SUYUN BİLİNMEYEN YÖNÜ – CANLI SU!

Bu yazı aslında bir su arıtma cihazının tanıtım sayfasından alındı, SUYUN BİLİNMEYEN YÖNÜ ile ilgili bilgiler gerçekten olağanüstü..

Himalaya Multan Su Arıtma Ve Su Canlandırma Sistemi Hakkında Detaylı Bilgiler

Su; yağmur olarak yeryüzüne indikten sonra yerin binlerce metre altına iner. En derin katmanlarda bin yıl, beşbin yıl, sekizbin yıl,onbin yıl bekleyip demlenerek toprağın kanı haline gelir ve daha sonra yerin farklı katmanlarına sürtünerek temizlenir. Topraktaki minarelleri alıp kavisler çizerek yeryüzüne çıkar. Bu kavisleri çizip yeryüzüne çıkma esnasında farklı katmanlardaki mineral kayaçlarına çarparak çift kutuplu-hafızalanmış canlı su haline gelir. İşte bu su mükemmel düzeyde temiz,arınmış ve canlı sudur. Bu su muhteşem ahenkli bir yapıya kavuşur.
Eğer suyu bulunduğu yerden evlerimize getirmek için borular döşenerek basınç uygular isek hem sudaki ahengi, hem çift kutuplu canlılığı öldürmüş, tek kutuplu ölü su haline getirmiş oluruz. Bunun dışında suyun yüksek derecede düzenli olan yapısı ağır metalleri, endüstriyel kimyasallar ve asit yağmurları gibi fiziksel kirleticiler tarafından da bozulur .Ayrıca insanoğlunun ürettiği x-ışınları, mikrodalgalar, elektromanyatik alanlar da suyu bozan faktörlerdir ve yine nükleer radyasyonlar, türbülanslar, yüksek basınç dağılımı ve yüksek ısı gibi fiziksel etkilerde suyun bozulmasını önemli ölçülerde sağlar. Su; günümüzün endüstriyel düzenlemeleri içinde bu engellere karşı düzenli-ahenkli halini, formunu koruması imkansızdır.
İçme suyumuzun temizliği ve canlılığı hem hücre içi sıvı için ve hemde hücre dışı sıvı için hayati önem taşımaktadır. İçtiğimiz suyun; temiz su olması gerekir, alkali su olması gerekir, hidrojeni azaltılmış, oksijeni artırılmış olması gerekir, alkali mineralleri ( Calsiyum, Potasyum, Sodyun, Magnezyum ) barındırıyor olması gerekir ve en önemliside hafızalandırılmış-canlı su olması gerekir.
Suyu temiz içme suyu haline getiren, molekül yapısını küçülten, alkali içme suyu yapan, hafızalandırıp-canlandıran Cosmic Life su arıtma ve canlandırma cihazı; Türkiye’de ve dünyada  ilk defa çift alkali filtre ve suyu canlandıran Quarzt filtre kullanan tek cihazdır.

•    Cosmic Life Su Teknolojisi; sudaki moleküller arası bağları ( hidrojen bağlarını ) azaltır, makro moleküller yapıları daha küçük moleküler  yapılara dönüştürür. ( Hücre içine koyca girebilsin diye ) Bundan dolayı suyun yüzey gerilimi düşer, su daha yumuşak bir hale gelir.
•    Suyun yüksek derecede düzenli moleküler yapısı ve çözünmüş oksijen miktarımın artması hastalık yapan bakterilerin tümünü sıfırlamak  suretiyle sudaki doğal mikrobiyolojik dengeyi restore eder. Bununla suyun doğal bağışıklık sistemi tümüyle fonksiyonel hale gelir.
•    Su molekülleri ile metal iyonları arasındaki manyetik bağ etkisi azaldığından korozyon etkisi ortadan kalkar. Biosit, kimyasal dengeleyici yada inhibütör olmaksızın, suyun aşındırıcı etkisinin düşük olduğu alkalik denge durumuna ulaşmasını sağlar.
•    Kalsiyum karbonat kristallerinin yerine yüzeye tutunamayan araganit yapıya dönüşür. Bundan dolayı boru çeperlerinde ve ısı dönüştürücü yüzeylerde kireç veya kısır oluşmaz.
•    Sudaki  kimyasal toksinler ve ağır metaller ortadan kaldırılır ve bunlardan gelen frekanslar suyun “hafızasında”elektromanyetik dalga olarak yer alamaz. Cosmic Life Su Teknolojisi; bu negatif dalgaları ortadan kaldırdığı gibi, kimyasal toksinlerin ve ağır metallerin vücuttan atılmasına kesinlikle yardımcı olur.
•    Yüzey gerilimi düşen suyun, mineraller arasındaki yoğunluk farkından dolayı iletkenlik ve TDS ( toplam çözünmüş kaba matevyeller ) değerleri düşer, su berraklaşır.

Bütün işlemler sonucunda, hücre suyuna denk temiz, berrak, alkali ve canlı içme suyu elde edilir.

COSMIC LIFE HİMALYA MULTAN
SU ARITMA VE CANLANDIRMA CİHAZI

EĞER HERGÜN DÜZENLİ OLARAK İYİLEŞTİRİLMİŞ CANLI – ALKALİ SU İÇİLİRSE KANSER DAHİL TÜM HASTALIKLARIN % 80 ORANINDA AZALACAĞINI DÜŞÜNÜYORUZ.

(Dünya Sağlık Örgütü WHO)

Dünyamızın %80’i, vücudumuzun %70’i, kanımızın %90’ü, beynimizin %76’sı sudan oluşmaktadır. Suyun yaşamımız ve var olmamız üzerindeki etkisi tartışılmazdır. Bütün canlı organizmalar için su; Oksijenden sonra var olmanın temel olmazsa olmazıdır. Su; iki adet pozitif (+) yüklü atom taşıyan hidrojen ile bir adet negatif (-) yüklü atom taşıyan oksijenden oluşan hayatın yapı taşı diye adlandırabileceğimiz bir maddedir. Su, kendisini oluşturan su molekülünün belirgin İKİ KUTUPLU olması ve onun diğer moleküllerle hidrojen bağları oluşturma eğilimi sebebi ile evrensel ve mükemmel bir solventtir (Çözücüdür). H2O Kimyasal formülü bu denli basit olmasına rağmen, yapısı oldukça karmaşık(kompleks)tir. Oksijen ve hidrojenin değişik kombinasyonları ile birlikte 36 farklı su olduğu ifade edilmektedir. Yeryüzündeki hayatın tamamının sudan geldiği bilinmektedir. Canlı organizmaların vücutlarının büyük bir kısmı sudan meydana gelmektedir. Bütün organik oluşumların %70’i -%90’ı sudur.
İnsan bedeni yaklaşık olarak 100 trilyon hücreden oluşmuştur. Bedenimizin sağlıklı olması; her bir hücrenin; hücre içi ve hücre dışı su ve tuz (mineral) dengesine bağlıdır. Susamak tiroit bezinin bize ilettiği bir mesajdır. Hücrelerimizin suya duyduğu ihtiyacı bize iletir. İhtiyaç duyulan suyun miktarı; kişinin anatomik yapısı, psikolojik durumu ve yaşadığı ortama göre değişkenlik gösterebilir. Sağlıklı bir kişinin, ortalama vücut ağırlığının her bir kg’ı için 30-40 ml su gerekmektedir. Yaklaşık 70 kg’lık biri ortalama 2-2,5lt. su tüketmelidir. İçilen suyun miktarı kadar önemli olan şey içilen suyun kalitesi ve organizmayla uyumudur. Oysaki bugün içilen-tüketilen suların büyük bir bölümü ne temiz, ne organizmayla uyumlu nede canlı su moleküllerine sahiptirler. Hem şehir şebekesinden gelen suların, hemde satın aldığımız içme sularının TDS cinsinden değerlerine baktığımızda nasıl sular tükettiğimizin farkına varmış olacağız. Oysaki su, hayatımızın, canlılığımızın ilk yapı harcıdır.

– Su hayatın kaynağıdır.
– Tüm canlılar varlıklarını sürdürebilmek için suya ihtiyaç duyarlar.
– Su en iyi çözücüdür.
– Su en iyi eritgendir.
– İnsan vücudundaki 100 trilyon hücrenin protoplazmasının %90’ı sudur.
– Hücrelere enerjiyi götüren taşıyan sudur.
– Kan dolaşım sistemi bu enerji sayesinde çalışır.
– Vücudumuzdaki atıkları dışarı taşıyan atık kanallarının taşıyıcı sistemi sudur.
– Vücudumuzun bağışıklık sistemini ve ısı sistemini koruyan sudur.

Sağlıklı bir ömür için günde en az 8-10 bardak temiz –alkali canlı su içmek gerekir. Su içmek için ağzımızın kuruduğunu beklersek bu artık kronik susuzluk işaretidir. Yorgunluk, aşırı hassasiyet, sinirlilik, endişe ve depresyon halleri vücudun kronik su kıtlığı çektiğinin göstergesidir. Astmatik alerjiler, gastrit, yüksek kan basıncı, yüksek kolesterol, kronik diyabet, yüksek tansiyon, anjin, kanser, böbrek yetmezliği ve böbrekte taşı,… ve daha pek çok hastalığın sebebi yeterli su tüketilmemesidir. Kanımızın %90’ı sudur. Bu oran sadece %2 azalırsa, vücut performansını %20 kaybeder. Kanımızın akıcılığı yavaşlarsa kalbimiz daha hızlı çalışır. Bu durum hipertansiyona yol açar. Beynimize yeterli oranda kan gelmezse dikkatimiz dağılır. Kalp krizi ve beyin felçlerini önlemenin en önemli yolu bol su içmektir. Böbreklerimizde taş oluşumunun en önemli sebebi yeterince su içilmemesidir.
Böbrek fonksiyonlarının bozulması karaciğerin yükünü artırır. Bu durum yağların enerjiye dönüşümünü yavaşlatır ve vücutta selülitler oluşur. İnsan ölümlerinde
4 önemli hastalıktan söz edilir.  1- Obezite (Şişmanlık),  2-Diyabet (Şeker Hatalığı), 3- Hiper Tansiyon ( Yüksek Tansiyon), 4- Kolesterol ( Kan yağı Bozukluğu). Bu hastalıkları önlemenin yolu bol su içmektir.

Hayatımızın kaynağı olan su çok çeşitli kirliliklerle hayatımızı tehdit ediyor:
•    Kaba kirlilik; Toz, Kum, Toprak, Yosun, Böcek, vs.
•    Sertlik yapıcı materyaller; kalsiyum, kireç…
•    Mikrobiyolojik kirlilik; virüsler, koliform bakteriler, kistler…
•    Kimyasal kirlilik; organik kimyasallar, uçucu kimyasallar, toksik mineral ve ağır metaller…
•    Kömür ve petrolden elde edilen yaklaşık 100.000’den fazla organik kimyasallar; boyalar, plastikler, benzin, mazot, fuel- oil, suni gübreler, böcek zehirleri, bitki zehirleri, asbest,  kurşun, nitrat… vs.
•    Radyo aktif maddeler; uranyum, toryum, plütonyum…
•    Katkı maddeleri; klor, ozon…
İçme sularını tehdit eden kirlilik, sağlığımızı da oldukça olumsuz bir biçimde etkiliyor. Onların yol açtığı bazı sorunlar:
•    Sertlik yapıcı materyaller; hazımsızlık, böbrek ve mesane taşları
•    Mikrobiyolojik kirlilik; kolera, tifo, dizanteri, hepatit kistler
•    Kimyasal kirlilik; kalp damar hastalıkları, beyin hastalıkları, sinir sistemi hastalıkları, kanser
•    Radyoaktif maddeler; kanser
•    Katkı maddeleri; kanser
Mevcut tedbirlerle suda erimiş halde bulunan kimyasallar, ağır metaller asla yok edilemiyor. Suların sertliğini gidermek için hiçbir şey yapılamıyor. Radyoaktif kirlenme yok edilemiyor. Su şebekelerinin eskiliği ve evlerde kullanılan depolar suda tekrar mikrobiyolojik kirliliğe sebep olabiliyor. Pas, kireçlenme, tıkanan su boruları; mikrop ve bakteri yuvası haline gelebiliyor.
Çatlama, kırılma, patlama gibi sebepler ile temiz suya kanalizasyon suları karışabiliyor. Su kesilmeleri esnasında kanalizasyondan kirli su karışabiliyor.
Sularımız kaynağından evimize kadar olan yolculuğunda pek çok tehdit altında bulunmaktadır.
•    Sanayi tesisleri; kimyasal atıklar, asit yağmurları, radyoaktif mineraller
•    Tarım alanları; zehirli ilaçlama, kimyasal gübreleme
•    Akaryakıt tesisleri; benzin, mazot, fuel-oil, oto yağları, asitler, boyalar
•    Kanalizasyon şebekesi olmayan yerlerde; insan ve hayvan dışkıları
•    Çevreye akıtılan kanalizasyon şebekeleri; insan ve hayvansal atıklar, evsel atıklar, fabrika atıkları, kirliliğe karışmış yağmur suları
•    Açık çöp toplama alanları; mikrop ve bakteri üreten ev atıkları, zehirli sanayi atıkları, hastane atıkları, piller, aküler, zehirli metaller.
Özetle suyu, ister tatlı su göllerinden, ister barajlardan, istersek yer altı su kaynaklarından elde edelim, içme sularımız maalesef kirleniyor. Bu kirliliği önlemek için alınan çevre koruma tedbirleri çok yetersiz kalmaktadır. Devletlerin ve yerel yönetimlerin bu kirliliği yok edebilmek için ve suyu sağlığına kavuşturabilmek için çabaları çok sınırlı kalabilmektedir. Tüm bu olumsuzluklara rağmen su içmek zorundayız. Temiz su içmek için çözüm bulmak zorundayız. ÇÜNKÜ SU HAYATTIR. Su hayatsa o zaman içme sularımız nasıl olmalıdır? Sularımız arındırılmış, temiz, alkali ve canlı su moleküllerine sahip olan su olmalıdır.

Bilim insanları; sağlıklı ve uzun yaşam konusunda yapmış oldukları araştırma sonucunda dünyanın 5 değişik bölgesini keşfetmişlerdir. Bunlar Pakistan’ın himalaya dağlarındaki Hunza ve Multan bölgeleri, Güney Amerika’daki Ant dağları ve çevresi (Ekvador,peru), mokamba, Gürcistan ve Kazakistan’dır. Buralarda insanların 120 yaşına kadar sağlıklı olarak yaşadıkları, hatta o yaşlarda çocuk sahibi oldukları hatta hiç kimsenin yetişkin hastalıkları tanımadan yaşadıklarını tespit etmişlerdir. Buralarda yaşayan bu genç ihtiyarların sağlıklı ve uzun yaşam sırlarının, buzullardan gelen bol miktarda oksijen ve iyonize mineraller içeren alkali yapıdaki canlı su olduğu sonucuna varmışlardır.
Bu gün bu suyu kendi evlerimizde yaparak daha sağlıklı ve daha uzun ömürlü yaşamamız mümkündür. CosmicLife Himalaya Multan; bu canlı- alkali suyu yapabilmek için tasarlanmıştır. Dünyanın pek çok ülkesinde artık doğadan gelen suların bile temiz olmadığı- kirlendiği bilinmektedir. Bundan dolayı pek çok ülke, sularını temizlemek için su arıtma cihazları kullanmaktadırlar. Fakat adı üstünde bu cihazlar suyu sadece arıtırlar. Yani arıtır, temizler ve hatta alkali hale getirebilirler ama suyu canlandırmak apayrı bir olaydır. Bunun için doğaya dönmek gerekir, teknolojiye başvurmak değil. Yalnız su arıtma – temizleme- alkali su haline getirmede 3 önemli tehlike vardır.

•    Işınlama yöntemi ile ( Su moleküllerinin canlılığının öldürülmesi)
•    Mıknatıslama yöntemi ile (Suyun heqsagonal yapısını bozulması)
•    Asidik suyun ayrı bir kanalla dışarı atılmaması.

COSMİC LİFE HİMALAYA MULTAN 

Temiz içme suyu şu özelliklerde olmalıdır.
•    Kaba materyallerden arındırılmış olması gerekir. ( Çamur, pas, asbest…)
•    Asidik minerallerden arındırılmış olması gerekir.(Klor, sülfür, fosfor…)
•    Ağır metallerden arındırılmış olması gerekir.(Gümüş, çinko,bakır civa…)
•    Alkali mineraller barındırıyor olması gerekir. (Kalsiyum, potasyum, magnezyum, sodyum, demir, manganez…)
•    Alkali su olması gerekir.(Hidroksil iyonlarının  (OH-), hidrojen iyonlarından (H+)fazla olması gerekir.(Sudaki oksijen miktarının Hidrojen miktarından fazla olması) ( PH=7,4 ve üzeri)
•    Hafızalandırılmış- canlandırılmış su moleküllerine sahip olması gerekir.( Quartz kristalleriyle heqsagonal (altıgen) ve çift kutuplu su molekülleri)
Cosmic Life’in tasarlamış olduğu HİMALAYA MULTAN su arıtma ve canlandırma cihazı bütün bu işlemleri yapmak üzere dizayn edilmiştir. HİMALAYA MULTAN’ın suyu arıtma ve canlandırma basamaklarını sırayla inceleyelim. HİMALAYA MULTAN, suyu 5 farklı aşamadan geçirerek arıtıyor- temizliyor ve canlı su haline getiriyor.
•    Mikro Filtre: Cihaza giren su ilk olarak mikro filtrede filtre edilerek ,çamur, pas, asbest… gibi tortulardan temizlenir.
•    Poli Filtre: Başta klor olmak üzere, suya kötü koku ve tat veren tüm kimyasal karışımlar arıtılır.
•    Hiper Filtre: Hiper filtreye gelen su, gözenekleri milimetrenin milyonda birinden çok daha küçük olan membrandan geçerek, molekül düzeyinde filtre edilir. Bu işlem sırasında suda bulunabilecek zararlı karışımların ve mikropların tamamı dışarı atılır. Sudaki çözülmüş madde miktarı (TDS) ortalama %90 düşürülerek suyun özü elde edilir.
•    Alkali Filtre: Alkali filtre, suyun PH’ını yükselterek suyu doğal alkali iyonize su haline getirir. PH’ı 7,5’in üzerine çıkarır.
•    Quartz Filtre: Quartz filtreye gelen su molekülleri, burada Quartz kristallerine çarparak aynen doğada olduğu gibi çift kutuplu canlı su molekülleri haline gelir. Elde edilen bu su, en muhteşem düzeyde iyonize edilmiş canlı – alkali içme suyudur. Suyu moleküler düzeyde canlandırmak hücrelerimiz için çok önemlidir. Sıradan arıtılmış bir su molekülü ÖLÜ SUDUR. Ölü su hücrelerimizin içerisinde enerjiye dönüşemez. Ancak canlı su molekülleri hücrelerimizin içersinde enerji yaratarak, bütün metabolizmayı canlı ve sağlıklı tutar.
İçme suyumuzun arıtılmış ve temiz iyonize edilmiş, mineralleri barındıran su
olmasının yanında alkali ve canlı olması da çok önemlidir. Çünkü hücrelerimizdeki serbest radikalleri, toksinleri, asiditeyi çözüp atacak olan su; Alkali – Canlı içme suyudur.
Şimdi alkali su nedir, asidik su nedir, suyun PH değerinin önemi, serbest radikaller nedir, vücutta asidite ve oksidasyon nedir, çift kutuplu, heqsagonal canlı su nedir’e topluca bir göz atalım:

 

ALKALİ SU

Alkali su; hidrojen iyonları( H+), hidroksil iyonlarından (OH-) daha az olan sudur. Yani hidrojeni az, oksijeni fazla olan su alkali sudur. Alkali suyun PH seviyesi 7’nin üzerindedir.

 

ASİDİK SU

Asidik su; Hidrojen iyonları ( H+), Hidroksil iyonlarından (OH-) fazla olan sudur.
Yani hidrojeni fazla, oksijeni az olan su asidik sudur. Asidik suyun PH seviyesi 7’nin altındadır.

 

SUYUN PH DENGESİ VE ÖNEMİ

Suyun alkali ve asidik değerleri hidrojen iyonlarının konsantrasyonunun negatif  logaritması olan PH değeri ile ölçülür. Asidik kısımda sıfırdan(0), alkali kısımda ondörde(14) kadar değişen PH ölçüsünde değerlere sahiptir. PH ölçüsü 7 olan su nötr’dür. 7 PH ‘da su eşit derecede H+ ve OH- iyonlarına sahiptir. PH’ı 7’den düşük olan sular asidik, PH’ı 7’den yüksek olan sular alkali (baziktir).

H+               H+ = OH-              OH-
0—–1—–2—–3—–4—–5—–6——–7——–8—–9—–10—–11—–12—–13—-14
Asidik Su              Nötr                     Bazik(Alkali) Su

Canlıların hepsi PH dengesine yani asit /alkali dengesine çok duyarlıdırlar. Ve varlıklarını oluşturan sular nötre yakın olduklarında fonksiyonel olurlar. Örn. Kan plazması ve hücre dışı sıvılar 7,20-7,30 PH değerine sahiptirler. Hafif alkalidirler. Vücudumuzun PH’ını doğru bir şekilde kontrol altında tutabilirsek eğer; fiziksel sağlığımızla birlikte duygusal ve zihinsel sağlığımıza da önemli ölçüde katkıda bulunabiliriz. Çünkü hücrelerimizin sağlıklı gelişimi ve görevlerini yerine getirebilmeleri ancak alkali ortamda mümkündür. Aynen anne karnında alkali su kesesi içerisinde gelişen bebek gibi.

 

SERBEST RADİKALLER

California üniversitesinden Prof. Lester Pacher’in dediği gibi “ Günümüzde tüm hastalıkların nedeni serbest radikallerdir.’’
Serbest radikaller; hücrelere ve bağışıklık sistemine saldıran moleküllerdir. Serbest radikallerin oluşumuna; Petro kimya ürünleri, ilaçlar, ultraviyole ışınları, çözücüler, yiyeceklerde bulunan bazı bileşikler… neden olmaktadır ve hatta egzersiz yaparken solunan fazla oksijen bile serbest radikal oluşumuna neden olur. Yaşam tarzımız; serbest radikallerin vücudumuz üzerindeki yıkıcı tahribatını güçlendirmektedir. Bu tahribattan vücudumuzu koruyabilirliyiz? Evet! Dr. Fereydon Batmanghelidj’in dediği gibi “ Vücudun sıvı kaybını ilaçlarla tedavi etmeyin… Çünkü hasta değil susuzsunuz!”

 

ASİDİTE VE OKSİDASYON

Dr. Robert O.Young şöyle diyor “ Artritten diyabete ve kansere kadar düşünebildiğim bütün hastalıkların ortak noktası, vücudun asiditesidir.” Vücudumuzun büyük bir kısmı sudan oluşur. İçinde su ve mineraller vardır ve hafif alkalidir. Başta kötü beslenme olmak üzere stres çevre kirliliği, yeterli ve düzenli su içmeme gibi faktörler hücre sıvılarımızın PH ‘ının asiditeye kaymasına sebep olmaktadır. Yani vücut asitleşmektedir. Ve bütün hastalıklar asidik ortamlarda başlar. Ancak vücudun asitleşmesi ortadan kalktığında iyileşme başlar.
Serbest radikaller hücrelere hasar vererek oksidasyon sürecini başlatırlar. Bu durum kesilmiş elmanın rengini kahverengiye, demiri paslı hale dönüştürür. Çeşitli araştırmalar, kalp rahatsızlığı, kanser, erken yaşlanma, romatoid.artrit, Alzheimer ve benzeri birçok hastalığın sebebinin serbest radikal hasarı olduğunu ortaya koymuştur.

 

ÇİFT KUTUPLU HEQSAGONAL CANLI SU

Su; doğada yeryüzüne çıkarken kayalara, çeşitli mineral kayaçlara çarparak çift kutuplu canlı su haline gelir ve oksijen kazanır. Oksijen suyun içerisindeki zararlı bakterileri ve mikroorganizmaları yok ederek suyu arıtıp temizler. Mikroorganizmaların, bakterilerin, mantarların yoğun oksijenli ortamlarda yaşamadıkları bilinen bilimsel bir gerçektir. Tam tersine oksijenin az olduğu ortamlar hastalıkların oluşmasına zemin hazırlamaktadır. Hücre ve dokularımızda oksijeni arttırmanın bir yolu da oksijence zengin canlı içme suyu tüketmektir. Himalaya mutlan içindeki Quartz kristalleri sayesinde suyun kristallere çarparak çift kutuplu canlı su haline gelmesini ve formu bozuk olan suyun yeniden yapılandırılmasını sağlar. Suyu canlandırma yöntemi, suyun oksijen miktarını yaklaşık olarak yüzde 40 oranında arttırır.

 

SUYA ALKALİ MİNERALLERİ KAZANDIRIR

Su; yer yüzüne  çıkarken yer kürenin farklı katmanlarına sürtünerek, o katmanlardaki mineralleri bünyesine katar. Mineraller hücrelerimizin temel yapı taşıdırlar ve bütün metabolik olayların hızlandırılmasında görev üstlenirler. Her bir mineralin, doku ve organlarımız üzerindeki farklı görevleri bilimsel olarak bilinmektedir. HİMALAYA MULTAN; alkali mineraller olan , potasyum,sodyum,magnezyum,manganez ve demir gibi mineralleri suda tutarak, mineral içeriği zengin olan alkali su elde eder. Suyun yeterli düzeyde alkali mineral içermesi, suya canlılık zenginlik ve çok hoş bir tat katar.

 

CANLI SU, ALKALİ SUDUR

Kanımızın PH değeri ile (7,30 -7,45) vücudumuzdaki diğer akışkanların PH değeri hafif alkalidir. Fakat birçoğumuzun kanı; yanlış beslenme, stres ve kronik susuzluktan dolayı asidik PH değerinde olabilmektedir. İçtiğimiz sularında birçoğunun PH değeri hafif asidiktir. (6,3-6,5) bu durum vücudumuzun gittikçe daha çok kronik asitleşmesine sebep olmaktadır. Ancak kronik asitleşmenin vücudumuzdan çözülüp atılabilmesi için canlı alkali su içmek gerekmektedir.

 

CANLANDIRILMIŞ SU SAĞLIKLI, ÇİFT KUTUPLU VE HEQSAGONAL (ALTIGEN) SUDUR

Canlı su hücrelerimizde enerjiye dönüşür. Hücrelerimize besin taşıma işlevini görür. Hücre, doku ve organlardaki; zehirli atıkların, metabolik artıkların dışarı atılmasını sadece ve sadece su sağlayabilir. Su, merkezi sinir sistemimizde bir molekül kristal tuzla buluştuğunda elektroliz dengesini sağlar. Beyinin sinyallerini iletir ve sinir ağlarıyla bütün bedenin iletişimini sağlar. Çift kutuplu heqsagonal yapıdaki su, doku ve organlar tarafından daha hızlı emilir. Küçük molekül yapısından dolayı vücutta ve diğer canlı organizmalarda daha hızlı hareket eder.

 

ÖLÜ SU NEDİR?

Ölü su tek kutuplu sudur. Strüktür’ü(formu) altıgenden daha küçük yapılardadır. Oksijen bakımından zayıf hidrojence zengin sudur. Molekül yapısı daha büyük ve amorf’tur. İçerisinde oldukça ağır metal ve asidik mineraller barındırmaktadır. Bu özelliklerinden dolayı ölü su, asidik sudur. Asiditesi fazla olan ölü suyu bedenlerimize aldığımız zaman, vücuttaki kronik asitleşme hızla artar. Bu uzun yıllar boyunca çözümünü aramak zorunda kalacağımız rahatsızlıkların-hastalıkların bedenlerimize yerleşmesi demektir.

 

CANLI ALKALİ SU YAŞLANMAYI GECİKTİRİR

Kuşkusuz yaşlanmanın en önemli faktörlerinden biri vücudun kronik su kıtlığı çekmesidir. Doğduğumuzda vücut ağırlığımızın %80’ini su oluşturur. Yirmili yaşlara geldiğimizde bu oran %70’lere düşer. Yaşımız biraz daha ilerlediğinde vücudumuzdaki su oranı %50’lere kadar inmiş olur. Vücudumuzda kaybettiğimiz suyun %66’sı hücre içi sıvı, %26’sı hücrenin içinde yüzdüğü su, %8’i ise kanın kaybettiği sudur. Esas itibariyle kayıp edilen suyun büyük bir bölümü hücre içi sudur. Bütün yaşamsal faaliyetler mikro düzeyde hücrede gerçekleştiğinden, hastalık ve yaşlanmada buradan başlamaktadır. Oranı korumak ve yaşlanmayı geciktirmek ancak hücrelerin canlı alkali suyla beslenmesinden geçmektedir. Altmışlı yaşlara geldiğimizde vücut suyumuz %20 oranında düşmektedir ve artık vücut dehidrasyon (kronik susuzluk) ile karşı karşıyadır. Bundan kurtulmanın tek yolu canlı alkali su ile dahidrasyonu hidrasyon ortamına çevirmektir.

 

NİÇİN CANLI HEQSAGONAL (ALTIGEN) SU?

Altı bağımsız su atomunun oluşturduğu moleküle altıgen su denir. Bu kusursuz yapısıyla su hücrelere daha hızlı bir şekilde nüfuz eder. Musluk suyu ve birçok şişe suyunun molekül yapıları büyük olduğu için (15-17)atom hücre içerisine kolayca nüfuz edemez ve hücre dışı sıvıyı oluştururlar. Vücudumuz bu suyu özümseyebilmek için yeniden yapılandırmak zorunda kalmaktadır. Bunun için daha fazla zaman daha fazla enerji harcamak zorundadır ve bu esnada hücreler de susuzlukla baş başa kalmak zorunda bırakılmaktadır. Susuzluk vücudumuzda oluşan stresin en önemli sebebidir. Yüksek tansiyon, kolesterol, baş ağrısı, ülser, diyabet, kalp rahatsızlıkları, bağırsak iltihabı, astım, koah, eklem ağrıları, romatizma, saç dökülmesi, deri kuruması… gibi birçok hastalığın susuzluk ve stresle doğrudan bağlantısı vardır. Kronik su kıtlığını gidermek, vücudu hastalıklardan korumak ve yaşlanmayı geciktirmek için son derece önemli olan şey, canlı  alkali altıgen su içmektir. Vücudu dehidrasyondan korumanın tek yolu canlı su içmektir.

 

CANLI ALKALİ SU NE ZAMAN VE NE KADAR İÇİLMELİDİR

Canlı alkali altıgen suyu en iyi içme zamanı, aç karınla yemeklerden yarım saat önce almaktır. Her öğünden yarım saat önce 1 bardak suya 1 çay kaşığı kadar Himalaya Kristali Solesini karıştırarak içip, üstüne bir bardak daha canlı alkali su içersek; hem vücudun kronik susuzluğunu önler, hem de vücut ve beynin elektroliz dengesini sağlamış oluruz.
Yemekle birlikte ve hemen yemekten sonra su içilmemelidir. Yemeklerden 1 veya 1,5 saat sonra su içilmelidir. Sadece yemeklerden önce değil gün boyu yavaş yavaş su içilmelidir. 70 kg’lık bir kişi her gün kilo başına 30 ml su tüketmelidir. Canlı alkali içme suyu her gün düzenli olarak içildiğinde metabolizmadaki olumlu etkileri 10 gün ile 6 ay arasında görülebilmektedir. Amerika Birleşik Devletleri – Baltimor’daki JOHN HOPKİNS HASTANESİNİN; kemoterapi, radyoterapi ve cerrahi müdahalenin kanseri yenemediğinin itirafı gibi açıklamasını aynen aşağıya alıyoruz. Lütfen dikkatlice inceleyin, inceledikten sonra; canlı alkali içme suyu, himalaya kristali ve eksi iyonu artırılmış oksijen üzerinde yıllardır ısrarla niçin durduğumuz biraz daha anlaşılır olacaktır.


 

İTİRAF GİBİ AÇIKLAMA:
JOHN HOPKİNS HASTAHANESİNDEN;

1.Herkesin vücudunda kanser hücreleri vardır, bu kanser hücreleri birkaç milyara kadar çoğalmadıkça standart testler de görülmezler. Doktorlar kanser hastalığına tedaviden sonra vücutlarında artık kanser hücresi kalmadığını söyledikleri zaman bu yalnızca kanser hücrelerinin testlerle saptanamayacak düzeyde olduğu anlamına gelir.
2.Bir kişinin hayatı boyunca vücudunda 6 ile 10 kez kanser hücreleri oluşabilir.
3.Kişinin bağışıklık sistemi güçlü olduğu zaman kanser hücreleri yok edilir ve çoğalarak tümör oluşturmalarına engel olunur.
4.Bir kişi de kanser olması o kişi de çoklu beslenme eksikliği olduğuna işarettir. Bunlar genetik, çevresel, beslenme ve yaşam tarzı faktörlerine bağlı olabilir.
5.Çoklu beslenme eksikliğini yenebilmek için diyeti değiştirmek ve ek takviye almak bağışıklık sistemini güçlendirir.
6.Kanser hücreleri ile savaşmakta etkili bir yöntem ise, onları çoğalmaları için ihtiyaçları olan gıdalardan yoksun ve aç bırakmaktır.
7.Kemoterapi ve radyasyon, kanser hücrelerinde mutasyona neden olabilir ve dirençlerinin artarak yok edilmelerini zorlaştırabilir. Cerrahi işlemde kanser hücrelerinin başka taraflara atlamasına neden olabilir.
8.Kemoterapi ve radyasyondan dolayı vücut çok fazla toksin yüklenmesine maruz kalınca bağışıklık sistemi ya tehlikeye düşer ya da yıkılır; dolayısıyla kişi çeşitli enfeksiyonlara ve komplikasyonlara yenik düşer.
9.Kemoterapi hem hızlı çoğalan kanser hücrelerini hem de kemik iliğinde sindirim sisteminde vs. hızlı büyüyen sağlıklı hücreleri yok eder ve karaciğer, böbrek, kalp, akciğerler vs. organ tahribatına yol açar.
10.Radyasyon kanser hücrelerini yok ederken sağlıklı hücre doku ve organları da yakar, yaralar ve zarar verir.
11. Kemoterapi ve radyasyon başlangıçta tümörün küçülmesine yol açar. Kemoterapi ve radyasyon tedavisinin uzaması tümörün daha fazla yok olmasına yol açmaz.


 

KANSER HÜCRELERİ AŞAĞIDAKİLERLE BESLENİRLER;

A. Şeker kanser besleyicisidir, şeker kesilerek kanser hücrelerinin önemli bir gıdası kesilmiş olur. Tatlandırıcılar zararlı olan aspartam ile yapılır uzak durulmalıdır. Sofra tuzunda beyazlatıcı kimyasallar bulunmaktadır. Rafine edilmemiş Kristal tuz tercih edilebilir.
B. Süt vücudun özellikle sindirim sisteminde mukus üretilmesine neden olur. Kanser mukusla beslenir.
C. Kanser hücreleri asit ortamda gelişirler, kırmızı et yerine bol bol balık ve az tavuk eti yemek en iyisidir.
D.Yüzde seksen taze sebze ve meyve suyu, kepekli tahıllar, tohumlar, nohutgiller ve biraz meyveden oluşan bir diyet vücudu alkali (bazik) ortamda tutar. Yüzde yirmi de fasulye içeren pişmiş gıdalar olabilir.
E.Yüksek kafein içeren kahve, çay ve çikolatadan uzak durun. Yeşil çay daha iyi bir seçenektir ve kanserle savaşma özelliği vardır.
F. Bilinen toksinler ağır metaller içeren MUSLUK SUYU YERİNE ARITILMIŞ VEYA FİLTRELENMİŞ SU İÇİNİZ. DAMITILMIŞ SU ASİTTİR, KAÇINILMALIDIR!
12.Et proteininin sindirimi zordur ve çok sindirim enzimi ister. Bağırsaklarda duran sindirilmemiş et çürür ve daha çok toksin birikimlerine neden olur.
13. Kanser hücrelerinin duvarları sert protein ile kaplıdır. Et yemekten kaçınarak veya azaltarak kanser hücrelerinin protein duvarlarına saldıran enzimler daha çok açığa çıkar ve vücudun öldürücü hücrelerinin kanser hücrelerini yok etmelerini sağlar.
14.Bazı destek maddeleri anti-oksidanlar, mineraller, vitaminler bağışıklık sistemini güçlendirerek vücudun kendi öldürücü hücrelerinin kanser hücrelerini yok etmesine yardımcı olur.
15.Kanser zihinsel, bedensel ve ruhsal bir hastalıktır. Öngörülü ve olumlu bir ruh hali kanser savaşçısını muzaffer kılar. Öfke, affetmezlik ve acı, bedeni stresli ve asitli bir ortama sokar. Seven ve affeden bir ruha sahip olmayı bilin. Sakin olmayı ve hayatın tadını çıkarmayı öğrenin.
16.Kanser hücreleri oksijenli ortamda gelişmezler. Günlük egzersizler ve derin nefes alma, hücre düzeyine kadar daha fazla oksijen alınmasına yardımcı olur. OKSİJEN TERAPİSİ KANSER HÜCRELERİNİ YOK ETMEK İÇİN DİĞER BİR YÖNTEMDİR.

John Hopkins Hastane’sinin güncellemesini aktardık, şimdi artık bundan sonra kendinize ve sevdiklerinize değer veriyorsanız aşağıdaki önerileri sevdiklerinizle birlikte uygulayın;


 

ALKALİ YİYECEKLER  (%80 TÜKETİNİZ)     🙂

 

  • Yeşil sebzeler
  • Baklagiller, tahıl filizleri
  • Tüm sebzeler
  • Deniz yosunları
  • Limon, greyfurt
  • Karpuz, avokado
  • Kavrulmuş badem
  • Tüm yemeklik otlar
  • Pişmiş sebzeler
  • Olgun meyveler
  • Sızma doğal yağlar
  • Baharat ve kurutulmuş bitkiler
  • Kafeinsiz bitki çayları

 

ASiDİK  YİYECEKLER    (%20 TÜKETİNİZ)   🙁

  • Etler, özellikle kırmızı et
  • Süt ve süt ürünleri
  • Tereyağı, Yumurta
  • Yeşil sebzelerin suyu
  • Makarnalar, işlenmiş tahıllar
  • Şeker, tatlandırıcılar, çikolata
  • Ketçap, mayonez
  • Kahve, siyah çay, alkol
  • Hazır meyve suları
  • Pişmiş baklagiller tahıllar
  • Patates, mısır
  • Konserveler, şişelenmiş sebze ve meyveler
  • Tüm pişmiş yağlar, bal
  • Tüm sirkeler, kuru meyveler
  • Sert kabuklu kuruyemişler

 

ALKALİ MİNERALLER    🙂

  • Kalsiyum     (CA)
  • Magnezyum (MG)
  • Potasyum     (K)
  • Sodyum       (NA)
  • Demir          (F)

 

ASİDİK   MİNERALLER  🙁

  • Klor      (CL)
  • Fosfor   (P)
  • Sülfür   (S2)
  • Kükürt  (S)
  • İyot       (I)

 

ALKALİ DUYGULAR HAREKETLER   🙂

  • İyi yüreklilik, sevgi, minnet, mutluluk
  • Kahkaha, dinlenme, egzersiz
  • Pozitif düşünce, eksi iyonu bol temiz oksijen
  • Yeterli düzeyde canlı alkali su içmek

 

ASİDİK DUYGULAR HAREKETLER   🙁

  • Kıskançlık, nefret, korku,
  • Stres, yorgunluk, uykusuzluk
  • Hareketsizlik, alkol, sigara
  • Televizyon, bilgisayar (radyasyon)
  • Susuzluk, ölü su (asidik su) içmek,
  • Ölü hava solumak

Himalaya Multan Teknik Özellikler
Modelin Adı    : Tezgah Altı / Tezgah Üstü
Filtre Sayısı    : 6
Üretim Hızı    : 7-8,5 litre / saat
Stok Kapasitesi    : 7-8,5 Litre
Boyutları        : 28,5×39,5×39,5
Ağırlığı        : 9,5 kg.

GÖRSEL SANATLAR NEDİR?

 

 Gü-zel sanatlar teriminin ortaya çıkışındaki motivasyon, resim, heykel gibi görsel sanat dallarını; tekstil, seramik gibi zanaat ve uygulamalı sanatlardan ayırmaktı. buradaki “güzel”, sanat eserinin niteliğini değil, disiplinin estetikle bağlantısını vurgulamak için kullanılmıştır. günümüzde icra edilen ve sadece resim, heykel ve baskıyla kısıtlı olmayan modern ve çağdaş sanat eserleri için açıklayıcı ve kapsayıcı olmadığından, buna alternatif olarak görsel sanatlar tabiri kullanılmaktadır.

 

 Gör-sel sanatlar ise, güzellik ve zevkle ilgilenen sanatlar için kullanılır. bu terim ilk defa fransızcada beaux arts olarak, resim, heykel, baskı gibi görsel sanatları tanımlamak için kullanılmıştır. günümüzde daha çok, klasik veya akademik sanatla bağlantılı olan geleneksel görsel sanatlar anlamına gelir.

 

Görsel sanatın dalları şunlardır;


  •  Resim;
  1.  soyut
  2.  natürmort
  3.  figüratif
  4.  nü (çıplak)
  5.  portre
  6.  slayt
  7.  duvar boyama

 


 

  •  Özgün baskı;
  1.  gravür
  2.  serigrafi
  3.  taş baskı
  4.  ağaç baskı

 


  • Heykel;
  1.  rölyef
  2.  büst
  3.  anıt heykeller

 

 


 

  •  Seramik :
  1.  serbest seramik
  2.  endüstriyel seramik
  3.  çini
  4.  porselen

 


 

  •  Fotoğrafçılık;
  •  teknik bilgiler

 


 

  •  Grafik;
  1.  karikatür
  2.  illustrasyon
  3.  manga
  4.  animasyon
  5.  çizgi film
  6.  çizgi roman
  7.  anime
  8.  amblem/logotype
  9.  grafik, resim, 3d yazılımları

 


 

 

 Geleneksel sanatlar;

 

  •  Süsleme sanatları;
  1.  ebru
  2.  tezhip
  3.  hat sanatı
  4.  minyatür
  5.  kalem işi
  6.  bezeme
  7.  mozaik
  8.  el yazmaları

 


 

 

  •  Hammaddesi metal olan geleneksel sanatlar;

 

  1.  demircilik
  2.  bakırcılık
  3.  bıçakçılık
  4.  altın – gümüş işleri
  5.  telkari
  6.  savat

 

 


 

  •  Hammaddesi toprak olan geleneksel sanatlar;
  1.  seramik
  2.  çömlek
  3.  çini

 

 


 

  • Hammaddesi tahta-ağaç olan geleneksel sanatlar;
  1.  ağaç – ahşap işçiliği
  2.  baston asa
  3.  müzik aletleri yapımı
  4.  semercilik
  5.  kaşıkçılık

 

 


 

  •  Hammaddesi taş olan geleneksel sanatlar;

 

  1.  taş işçiliği (mimaride kullanılan taş işçiliği, çeşmeler, mezar taşları)
  2.  mermer işçiliği
  3.  süs taşları işçiliği
  4.  lüle taşı işçiliği
  5.  oltu taşı işçiliği

 


 

 

  •  Hammaddesi cam olan geleneksel sanatlar;
  1.  üfleme tekniği
  2.  eritme tekniği
  3.  vitray

 


 

  • Hammaddesi hayvansal lif olan geleneksel sanatlar;
  1.  kimyasal yapılarına göre:
  2.  hayvandan elde ediliş şekillerine göre:
  3.  lif uzunluğuna göre:
  4. yün ve kıllar

 


  •  Hammaddesi hayvansal deri olan geleneksel sanatlar;

 

  1.  yemenicilik
  2.  çarık
  3.  cilt işleri
  4.  kat’ı
  5. gölge oyunu tipleri
  6.  tarım, mutfak araçları yapımı
  7.  kemik , boynuzdan yapılan el sanatları
  8.  aksesuar işleri

 


 

  •  Hammaddesi bitkisel lif olan geleneksel sanatlar;  

 

  1.  hasır dokuma
  2.  sepet örücülüğü
  3.  nazarlık

 


 

  •  İşlemecilik;

 

  1.  örgüler
  2.  yöresel örgüler
  3.  oyalar
  4.  çoraplar

 


 

  •  Dokumacılık;

 

  1.  mekik dokuma
  2.  kirkitli dokuma
  3.  dokusuz dokular (keçe)

 


 

 

 ayrıca;

 

 temel tasarım;

  •  sanatın elemanları :
  1. çizgi
  2. renk
  3. biçim
  4. form
  5. doku
  6. valör
  7. espas.
  •  sanatın ilkeleri :
  1. denge
  2. ritm
  3. hareket
  4. zıtlık
  5. bütünlük
  6. vurgu
  7. motif.

 

 

  •  Görsel tasarım ilkeleri;

 

  1.  şekil – zemin anlatımları
  2.  görsel ritm
  3.  zıtlık
  4.  egemenlik-odak noktası
  5.  düzlem
  6.  görsel denge

 

 


 

  •  Görsel tasarım öğeleri;

 

  1.  leke
  2.  nokta
  3.  hacim
  4.  çizgi
  5.  renk
  6.  doku
  7.  biçim
  8.  ölçü

 


 

 

  •  Biçimlendirme teknikleri (2 boyutlu);
  1.  karakalem
  2.  füzen
  3.  marker
  4.  sulu boya
  5.  pastel boya
  6.  guvaj boya
  7.  kuru boya
  8.  yağlı boya
  9.  akrilik
  10.  lavi
  11.  baskıresim
  12.  parmak boya
  13.  kolaj
  14.  vitray
  15.  karışık teknik
  16.  grafiti sanatı
  17.  batik
  18.  fresk

 


 

 

 Biçimlendirme teknikleri (3 boyutlu);

 

  1.  origami
  2.  mask
  3.  mozaik
  4.  büst
  5.  artık malzemeler
  6.  maket

 

 

DOĞU VE BATI FELSEFESiNDE ALTIN ÇAĞ MiTLERi

 

Özet: 

Bu makale, Doğu ve Batı düşünce geleneğindeki ‘altın çağ mitlerine’  felsefi açıdan yaklaşmaktadır. Makalenin iki temel amacı vardır; ilki, altın çağ mitlerine eleştirel açıdan yaklaşmak, ikincisi ise, Doğu felsefesinin tarihsel evriminde neden seküler bir hareket yaratamadığını ortaya koymaktır. Bu  nedenle, makalenin bütünü içerisinde,yer yer  Doğu ve Batı felsefe geleneği  karşılaştırılmış, özellikle Doğu felsefe geleneği, dayandığı ilkeler ve modern Doğu düşüncesindeki yansımaları açısından çözümlenmeye çalışılmıştır.

Giriş: 

İnsanın tarihsel ve anısal bir varlık olduğu, kendi kimliğini ve niteliklerini ortaya koymaya çalışırken sık sık tarihsel deneyimlere ve anılarına başvurduğu bilinen bir gerçektir. Bu oldukça doğaldır; çünkü insan tarihsel kalıtların ve anılarının toplamı olan deneyimleriyle varolur; kendini ve evrendeki varlık, nesne ve olayları onlar ışığında anlamlandırır ve değerlendirir. Anısallığın ve tarihselliğin insan yaşamındaki bu derin etkisi, belki de, M. Eliade’nın dillendirdiği gibi tarihsel kökenli insanın ‘anlam arayışında köken oluşturabilecek mit ya da mitler yarattığı’savının bireysel yaşamdaki ilginç görünümlerinden birisidir.

İnsanlığın Erken Dönemleri: 

Altın Çağ Mitleri 

Bireylerin tarihselliği ve anısallığı, kültürün yapıcı özneleri aracılığıyla toplumsal bilinçle birleştiğinde, kominal bir nitelik  kazanmakta ve bir bütün olarak toplumların, kendi varoluşlarını, niteliklerini, toplumda ortaya çıkan eylemsel durumları ve hatta oluşturdukları kültür ve uygarlıkları kendisine bağladıkları geçmişe ait gizemli kalıtlara dönüşmektedir. Bu nedenle olsa gerek, bilgikuramsal (epistemolojik) ve varlıkbilimsel  (ontolojik) açıdan ele alındığında, anısallığın bir tür toplumsal versiyonu olarak nitelendirebileceğimiz mitsel kökenli gelenek yada muhafazakarlık, hemen her toplumda güçlü bir işlev yüklenmiştir. Hatta, tarihin erken dönemlerinde, ilk çağ ve ortaçağlarda, tarihselliğin, anısallığın ve geleneğin bir uzanımı olarak yenilik hareketleri, tarihin döngüselci bir paradigmayla algılanışına neden olmuş, bilgi ve değerler alanında her yenilik hareketi yanlıları projelerini bir tür öze, bir diğer deyişle toplumların kendilerini özdeşleştirdiği asla, bir diğer deyişle, idealize edilen ve tanrısallaştırılan mitsel bir döneme dönüş hareketi olarak sunup, bu şekilde meşrulaştırmak zorunda kalmıştır. Çoğu kez, altın çağ nitelemesiyle karşımıza çıkan bu anlayışın kökeni, görebildiğimiz kadarıyla çok eskilere uzanmaktadır. Söz gelimi bir Sümer şiirinde şöyle denilmektedir:

“Eskiden yılanın olmadığı, akrebin bulunmadığı bir devir vardı, sırtlan yoktu, aslan yoktu, ne vahşi köpek vardı, ne de kurt, ne korku vardı ne de dehşet, insanın rakibi yoktu. Eskiden, Şabur ve Hauzi  ülkelerini, Bunca dilin konuşulduğu Sümer’in, tanrısal yasalı büyük prens ülkesinin, Uri’nin, gerekli her şeyi sağlamış ülkenin, güvenlik içinde dinlenen Martu ülkesinin, bütün evrenin, birlik içindeki halkların Enlil’e tek bir dilde saygı duydukları bir devir vardı.”

Anılan Sümer şiirinde dile gelen anlayış, Uzak Doğu’da Leo Tzu tarafından kurulan Taoculuğun kuramsal boyutunun geliştirilmesinde etkin bir işlev yüklendiği anlaşılan Chang Tzu’nun dilinde şöyle ifadelendirilir:

“İnsanlar kumaş dokuyup giysi dikerlerdi, tarla sürüp ekmek yaparlardı kendilerine.  Yaşamlarıyla uyum içindeydiler. Birlikteydiler; ne sınıflar, rütbeler vardı ne de düşman gruplar. Doğal bir huzur vardı her yerde. Bu yüce Te’nin her yerde egemen olduğu bir dönemdi… Tüm canlılar barışık yaşardı yan yana ülkelerinde… İyi ile kötüyü bilmezdi kimse o zamanlar”

İnsanın yaşadığı dönemden duyduğu rahatsızlığı ve geleceğinden duyduğu endişeyi, bir altın çağ mitiyle, yada geçmişte kaldığına inanılan ve tanrısal bir niteliğe büründürülen bir mite yeniden varlık kazandırmakla aşmaya kalkışmayı denediği izlenimini doğuran ve insanın anısallığının tipik bir ürünü olan söz konusu anlayışın izlerine Eski Mısır şiirlerinde ve ussalcı geleneğin filizlenmeye başladığı Eski Yunanlı düşünürlerde de rastlamak olasıdır. Nitekim ünlü filozof Empedokles’in  şöyle dediği aktarılmaktadır:

“Vardı onlar arasında üstün bilgili bir kişi, en büyük düşünce hazinesine sahip olan, her türlü bilgece işlerden en çok anlayan. Uzanınca yukarıya zekasının bütün gücüyle kolayca görüyordu bütün varolanların her birini, insanların onuncu ve yirminci göbeğine kadar.”

Tektanrılı dinler de, erken dönem kültürlerde ‘altın çağ’ mitiyle karşımıza çıkan aynıg eleneğe yer yer göndermeler yapmışlardır. Sözgelimi, tüm tek tanrılı dinlerde gündeme gelen cennetten kovuluş ya da cennetten düşüş miti ve genel olarak insanın önüne kendisinden düştüğü cennete kavuşma ereğinin konulması, idealize edilmiş geçmişin geleceğe yansıtılmasının ilginç örnekleri arasındadır. Önce Yahudi sonra Hıristiyan geleneğinde karşımıza çıkan ve İslam geleneğinde de yankı uyandıran, ‘mesihlik ve mehdilik’ anlayışının dayandığı bilgikuramsal ve varlıkbilimsel temel de aslında geleceği geçmişte arayan ve altın çağa gönderme yapan mitin ilginç görünümlerinden birisidir. Zira ne mesihin ne de mehdinin temel ereği, bir yenilik ortaya koymaktır. Aksine onlar, geçmişte kalan ideal toplumsal düzeni yeniden yaşama geçirme arzusunu simgelemektedirler. Yine İslam peygamberi Hz. Muhammed’in, çok tanrıcı Arap toplumu için devrimci bir niteliği olan tektanrıcı anlayışı yerleştirmeye çalışırken, bu öğretinin ve dile getirdiği tüm toplumsal yeniliklerin ilk insan ve ilk peygamber olduğu söylenen Hz. Adem’den itibaren savunulduğunu söylemesi ve tarihsel sürecin bu inançtan sapmalar  meydana getirdiğini ve kendi işlevinin sapmaları giderip ilk düşünüşe, yani öze dönmekle sınırlı olduğunu ifade etmesi, Fazlur Rahman’ın deyişiyle ‘peygamberliğin bölünmezliği öğretisini’ dillendirmesi, en azından dayanakları açısından, bir şekilde ‘altın çağ’ mitine gönderme yapmaktadır.

Batı Felsefesinde Altın Çağ Mitinin Aşılması: 

Rönesans ve Aydınlanma

Aynı motifin,özü yada altın çağı, farklı bir toplumsal bağlama ve ideale yerleştirmekle birlikte, kurtuluşu geride kalan Eski Yunan felsefe geleneğine dönmekte gören Rönesans hareketinde de görmek olasıdır. Zira Rönesans hareketi, Eski Yunan felsefesini yeniden canlandırmayı ifade  etmekte ve ortaçağın, Agistunus’un elinde Hıristiyanlaştırdığı Aristoteles’i ve St. Thomas’ın dizgelerinde kendine yabancılaştırdığı ve Hıristiyan bir kimliğe büründürdüğü Platon’u arındırmak, daha da önemlisi insan düşüncesini Tanrı odaklı katı Hıristiyan geleneğinden kurtarıp, Eski Yunanı düşüncesini seküler bir öz olarak mitleştirmeyi, onun çoğulcu düşüncesini yeniden canlandırmayı amaçladığı görülmektedir. Yine demokratik açılımın öncü bir filozofu olarak görebileceğimiz J. J. Rousseau’nun,  döneminde gözlemlediği toplumsal eşitsizliğe duyduğu tepkiyi dile getirmek için seçtiği ve Voltair’a ‘insan yapıtınızı okuyunca, dört ayak üzerinde durası geliyor’ dedirten ‘yapıntısal doğal haldeki ilk insan miti’de aynı anlayışın tipik bir uzantısıdır. Ancak Rönesans ve J.J. Rousseau’da dile gelen mit, önceki altın çağ mitlerinde olduğu gibi tanrısal bir mit değil, ilintili ve koşullu olan seküler bir mittir ve bu anlamda Batı düşünce geleneğinde cidd ibir dönüşümü simgelemektedir.

Batı düşünce geleneği, Rönesans’la birlikte pekişen kuşkucu dünya görüşünün bir ürünü olarak, seküler bir mit olarak nitelendirebileceğimiz Eski Yunan’a dayanarak, tanrı odaklı mitlerin egemenliğini kırmaya başlamış, Aydınlanmayla birlikte insan düşüncesini dayandırdığı koşullu ama nesnel zeminle, insanlık tarihinin geriden güç almakla birlikte ileriye doğru koşan, Monteigne ve Descartes gibi düşünürlerde dile gelen kuşkucu zihniyeti elinden bırakmayan bir hareket olduğu düşüncesini yaygınlaştırmayı başarmıştır. Kuşkusuz bu başarıda, seküler bir temele oturtulan insan düşüncesinin, tanrı odaklı saltıkçı altın çağ mitlerini yavaş yavaş saf dışı etmesi, Aydınlanmanın öncü bilim  insanları Kopernik, Buruno, Kepler, Galileo ve Newton’un oluşturdukları düşünsel devrimler ve bu devrimlere dayanarak bilimin önemini kavrayan ve tarihin cizgisel yada diyalektik çelişkilerle ilerlediğini savlayan, Condorcet, Kant, Marks, Comte vb. filozof ve düşün insanlarının önemli bir rolü olmuştur. Böylelikle Batı felsefesi, bilgi ve değeri öze yada altın çağa dönüşte, bir diğer deyişle geçmişte arayan ve onları saltıklaştıran paradigmayı tarihin tozlu sayfalarına gömmeyi başarmış ve geleceğin geçmişte değil, yine geleceği hazırlayan bugünkü ve gelecekteki öznelerde olduğunu ve buna ulaşmanın aracının ise kuşku olduğunu savlayan bilim insanı ve filozofları öncüleştirmeyi başarmıştır. Bu ideal olanın geçmişte  kaldığını savunan, her şeyi tanrısallaştıran ve dolayısıyla Tanrı’nın özne olarak görüldüğü paradigmanın iflası ve insanı özneleştiren yeni dönemin muştucusu olmuştur. Bu başarı, Batı felsefesinde, Tanrı odaklı mitlere gönderme yapan saltık tanrı merkezli paradigma yerine, kuşkucu ve sınırlarının farkında olan seküler nitelikli paradigmayı yerleştirmeyi olanaklı kılmıştır. Oysa Doğu’nun (İslam dünyası) aynı şeyi başardığını söylemek pek olası gözükmemektedir. Doğu bunu neden başaramamıştır?

Kanımızca anılan sorular araştırmaya değerdir; zira Doğulu kalıtların önemli bir yer tutuğu saltıkçı düşünsel geleneğimizi anlamak için  kimi ip uçları verici niteliktedir. Bu yüzden üzerinde durulmayı, çözümlenmeyi ve eleştirel bir bakış açısıyla ele alınmayı hak etmektedirler.

Doğu (İslam) Felsefesinin Altın Çağ Miti: 

Öze Dönüş

Gelin çözümlememize, Doğu toplumlarının benimsediği öze dönüşü savunan saltıkçı temel toplumsal mitleri saptamak ve Doğunun koşullu seküler bir mit bulmada neden başarısız olduğunu göstermekle işe başlayalım.

“Doğu (İslam) toplumlarının kendilerine hareket noktası olarak seçtikleri mit, Tanrı odaklı bir mittir ve en güçlü ifadesini İslam dinsel bildirilerinde bulur. Bu mit, dinsel bir zeminde, geçmiş düşünce geleneğinden esin alınarak Hz. Muhammed aracılığıile oluşturulmuş ve ilk insandan bu yana her şeyi Tanrı odaklı bir pencereden görmeye çalışmış ve her şeyi saltıklaştırmıştır. Bu yüzden, insanlık tarihi bütünüyle tanrısallaştırılmış bir tarihtir ve bu tarih ilintililik ve koşulluluğu imleyen seküler hiçbir şeye yer vermez. Daha da ileriye giderek, uygarlığın tüm kazanımlarını tanrısal öğretime ve peygamberlere dayandırılır. Söz gelimi, insana konuşmayı, okumayı, yazmayı, zanaatları, vb.Tanrı öğretmiştir. Bu Tanrı odaklı mit, bilgi ve değerin insansal değil, tanrısal bir zemine dayandığını savunur ve tarihin ve uygarlığın yapıcı öznesinin insan değil Tanrı olduğunu söyler. Anılan mite göre, her şeyin en yetkin biçimi, Tanrı’nın son iletisini ortaya koyan Hz. Muhammed’le birlikte sonul evrimine ulaşmıştır ve en güçlü bireysel ve toplumsal yansımasını Hz. Muhammed dönemi ve seçkin halifeler (hulefa-i raşidin) döneminde vermiştir. Bu yüzden o dönemler altın çağlardır. Hz. Muhammed ve seçkin halifeler dönemi, türedi bir dönem değildir; bu bir yönüyle Tanrı’nın yönlendirdiği bir tarihsel evrimin, diğer yönüyle de, ilk insan ve ilk peygamberden beri dile gelen özün açımlanarak yetkinleşmesinin bir ürünüdür; bu yüzden de asrı saadet yani mutluluk çağıdır. Şu halde, yenilik kavramı, ne bir reform ne de özü aşan değişim hareketidir; asıl yenilik, tecdid (yenileştirme) yada ihya (yeniden canlandırma) kavramları ile nitelenebilir. Tecdid, Tanrı kökenli saltıklaştırılmış altın çağa gönderme yapan ata geleneklerinin yeniden canlandırılması, ihya ise, aynı saltık geleneğin ya da altın çağın yeniden diriltilmesidir. Orijinal anlamda koşulluluğu ve ilintililiği içeren yenilik bidat demektir ve bir anlamda saltık özden ve altın çağın örnekliğinden sapmak demektir.”

Hz. Muhammed’den sonra İslam toplumlarının, fetih ve çeviri hareketleri ile birlikte Eski Yunan felsefe geleneğiyle karşılaşmaları, anılan Tanrı odaklı altın çağa gönderme yapan savları değiştirmemiş; aksine, Eski Yunan düşün mirası anılan savların oluşturduğu saltıkçı bir paradigmayla algılanmıştır. Bu yüzden, Batıda Rönesans’ta olduğu gibi Doğu’da hiçbir zaman Eski Yunan koşullu ve ilintili seküler temelleri ışığında kavranılamamıştır. Bunun görebildiğimiz kadarıyla iki temel nedeni vardır:  İlki, Hz. Muhammed’den esin alan ve İslam dinsel bildirilerini Tanrı odaklı bir düşünsel çerçevede yorumlayan paradigma; ikincisi ise, Müslümanların, Eski Yunan felsefesiyle doğrudan değil, Süryaniler aracılığıile karşılaşmalarıdır.

Bilindiği gibi, Helenistik felsefe ile birlikte Eski Yunanın felsefesinin seküler temelinin Tanrı odaklı bir anlayışla örtülmeye çalışıldığı, Philon ile daha çok Yahudiliğe, Origenes ve Cleament gibi düşünürler aracılıyla da Hıristiyanlığa yaklaştırıldığı ve tanrısallaştırıldığı bilinmektedir. Doğrudan Eski Yunan düşünürlerinin yapıtlarıyla temas kurmada zorlanan İslam düşünürleri, altın çağa gönderme yapan ve geleceği geçmişte arayan, her şeyi tanrısallaştıran düşün gelenekleri sonucu, Eski Yunanlı filozofları peygamberleştirmekte yada onların düşüncelerinin kaynağının peygamber olduklarını söylemekte bir sakınca görmemişlerdir. Bu  yüzden İslam düşünürleri, düşün geleneklerinde Eski Yunan düşünce mirasına yer vermekle birlikte, onların düşüncelerinin koşulluluk ve ilintililiği gündeme getiren seküler niteliğini hiçbir zaman görememişlerdir. Bu yargı, kimilerince Doğu (İslam) düşüncesinde seküler düşüncenin öncüleri olarak gösterilmek istenen Kindî, Fârâbî, Bîrûnî, İbn Sînâ, İbn Rüşt ve hatta İbn Haldûn için bile geçerlidir.

Altın Çağa Ya Da Öze Dönüş Miti: 

Doğu (İslam) Felsefesindeki İz Düşümler 

İslam peygamberince öz olarak ifade edilen ve İslam düşünürlerince geliştirilen Tanrı odaklı altın çağ miti, Yeni Platoncu  anlayış ile  İslam dinsel bildirilerinde savunulan anlayışları kaynaştırmayı deneyen İslam felsefesinde, birbiriyle ilintili dört önemli sonuç doğurmuştur. Bu sonuçlar şunlardır:

1- Bütün geçmiş düşünürler İslam felsefesi üzerinde araştırmalarıyla ünlü Henry Corbin’ın da işaret ettiği gibi peygamber olarak görülmüş yada onlardan beslendikleri varsayılmıştır. Nitekim döneminin düşünce tarihçileri ve filozofları olarak görebileceğimiz Ihvân es-Safâ, Şehristânî, Endülüslü İbn es-Sa’id, İbn en-Nedîm, Ebû Hâtimer-Râzî vb.düşünürler Thales, Aneksimendros, Pisagor, Sokrates, Platon gibi Eski Yunan düşünürlerinin İslam dinsel bildirilerinde adları geçmemekle birlikte peygamber olabileceklerini yada en azından peygamberlerden esinlendiklerini belirtmişlerdir. Nitekim ünlü filozofu Amirî bilgi ve hikmetin peygamberlerle nasıl ilişkilendirildiğini şöyle ifadelendirmektedir:

“Ant olsun ki biz Lokman’a hikmet verdik (Lokman,12) ayeti gereğince hikmetle nitelendirilen ilk kişi Lokman hekimdir. O peygamber Davud zamanında yaşamış ve sürekli olarak Şam bölgesinde oturmuştur. Aktarıldığına göre, Yunanlı filozof Empedokles, onun yanına gider gelirmiş; bu nedenle hikmeti ondan öğrenmiştir… Lokman hekimle olan arkadaşlığı yüzünden Yunanlılar onu bilge olarak kabul etmişler ve ilk bilge olarak onu görmüşlerdir… Bilgelikle nitelendirilenlerin bir diğeri Pisagor’dur; onun bilgelikle nitelendirilme nedeni ise, Davud’un oğlu Süleyman’ın öğrencileri Şam bölgesinden Mısır’a gidince onlarla görüşme olanağı bulmuştur. Bu görüşmeden önce Mısırlılardan geometri öğrenmiş, ardından Süleyman’ın öğrencilerinden fizik ve metafizik öğrenmiştir. Bu üç bilimi, Yunanistana  götürmüş,..  bu bilimleri peygamberlik kandilinden yararlanarak geliştirdiğini ileri sürmüştür…Pisagor’dan sonra bilgelikle nitelendirilen Sokrates, felsefeyi Pisagor’dan almış ve felsefe disiplinlerinden yalnız metafizikle yetinmiştir. … Socrates’ten sonra Platon bilgelikle nitelendirilmiştir;… Sokrates’in yolundan giderek o da felsefeyi Pisagor’dan almıştır… Platon’dan sonra bilgelikle nitelendirilen kişi Aristoteles’tir… Felsefe öğrenmek üzre yirmi yıla yakın Platon’un yanında yer aldı… Bu beş kişi bilgelikle anılmış, bunlardan sonra hiç kimseye bilge adı verilmemiştir.”

Anılan anlayışa dayanan Gazzâlî bile filozofların hakka yaklaşan düşüncelerinin peygamberlerden yada sufilerden esinlendiklerini söylemekte ve kimi bilimlerin varlığını peygamberliğin  kanıtı olarak göstermeye girişmektedir. Nitekim o, şöyle demektedir:

“Onun (peygamberlik) olurlu olduğunun kanıtı, var oluşudur; var oluşunun kanıtı ise, tıp ve astronomi bilimi gibi, evrende akılla elde edinilmesi düşünülemeyen, bilgilerin varlığıdır.Anılan bu iki bilimde araştırma yapan kimse, bunların ancak, vahiy ve tanrısal yardımla idrak edilebileceğini zorunlu olarak bilir. Bu bilimlerin deneyimle elde edilmesi imkansızdır. Yıldızlarla ilgili öyle olaylar vardır ki, bin senede bir meydana gelir. Şu halde, bu deneyimle nasıl elde edilsin? İlaçların özellikleri de öyledir. İşte bu uslamlama ile anlaşılmıştır ki, aklın idrak edemeyeceği, (deneyimle elde edilemeyen) bu şeylerin anlaşılmasında, bir yolun olması imkan dahilindedir. Buda peygamberlikle kastedilen vahiy yoludur.”

Hemen tüm İslam düşünürlerinde karşımıza çıkan Amirî ve Gazzâlî örnekliğinde ortaya koyduğumuz anılan savı, bilgikuramsal açıdan insanın orijinal bir düşünce ortaya koyamayacağı, tüm bilimlerin orijininin Tanrı tarafından kurulduğunu savlamaktadır; bu düşünceye göre, insanın yapabileceği tek şey, tanrısal temelli ilk bilgileri esas alarak tümdengelim yöntemiyle yeni sonuçlamalara gitmektir. Ancak, İbn Sînâ’nın deyişiyle, ilk öncüllerden tümdengelim yöntemiyle sonuç çıkarmakda, tanrısal esini zorunlu kılmaktadır; çünkü onca insanın öncüllerden sonuç çıkarması, orta terimi bulmakla olasıdır; bu ise, tanrısal esinle (hads) mümkündür.

2- Filozofun bilgisi dindeki meleğin işleviyle donatılan etkin akıl kanalıyla tanrısal bir temele oturtulmuş ve filozofla peygamberin beslendiği kaynak aynıs ayılmıştır. Bu konuda, Ihvân es-Sâfâ, Kindî, Fârâbî, İbn Sînâ, Gazzâlî ve İbn Haldûn aynı kanıdadır; zira onlarca, tıpkı Platon’da olduğu gibi duyuların verdiği bilgi tikel bir bilgidir ve gerçeği yansıtmamaktadır, asıl bilgi tümellerin bilgisidir ve bu da akılda, aklı, etkin akıl aydınlattığında ortaya çıkar. Söz gelimi, Aristoteles’ten esinlenerek etkin aklı güneşe benzeten Fârâbî şöyle demektedir:

“İnsanda etkin aklın yeri, göz karşısında güneşin konumuna benzer. Nasıl güneş, göze ışık verir ve bu ışık sayesinde, gizil halde görücü iken eylemsel olarak görücü hale gelirken… tıpkı bunun gibi, etkin akıl da insana düşünme gücünde tasarladığı bir şeyi kazandırır. İşte etkin aklın düşünen neftse gördüğü iş, ışığın görme olgusunun gerçekleşmesi sırasında gördüğü ışığa benzer.“

3- Peygamberle aynı kaynaktan beslendiğine inanılan geçmiş filozoflar ve görüşleri tartışmasız saltık gerçeklik sayılmıştır. Bu  anlayış,  İslam düşünürlerinin Eski Yunanlı düşünürlerin tanrısallaştırmasına zemin hazırlamıştır. Bu nedenle, söz gelimi Fârâbî, Aristo ve Platon’un görüşlerini uzlaştırmayı denediği yapıtına ‘Kitâb el-Cem Beyn er-Re’yeyy el-Hakîmeynel-Eflâtûn el-İlâhî ve Aristûtâlîs’ adını vermiştir. Kitabın adındaki ‘el-İlâhi’ nitelemesi, onun Eski Yunanlı filozofları, özellikle Platon’u nasıl tanrısallaştırdığının ve saltıklaştırdığının tipik bir örneğidir.

4- Filozofun peygamberle aynı kaynaktan gelen bilgisi, özde peygamberlerin ortaya koydukları ürünün bir yorumu sayılmıştır. Bu nedenle her türden bilgi ve değerin orijininin geçmişte yer aldığı düşüncesi benimsenmiştir. Hemen her düşünürde karşılaştığımız ve ‘şu an sahip olduğumuz bilgiler geçmiştekilerin sahip oldukları bilgilerin kıt kalıntılarından başka bir şey değildir’ diye dillendirilen bu olgunun en nesnel anlatımını görmek için, çevirmenlik görevi de yapan İran asıllı ünlü filozof İbn el Mukaffa’ya kulak vermek yeterlidir:

“Bilginin hiçbir harfi ve hiçbir adı yoktur ki rivayet edilmemiş, öğrenilmemiş, geçmişteki bir öncünün söz veya yazısından alınmamış olsun. Bu da şunu gösterir: İnsanlar bilginin temellerini ortaya koymamışlar, bilgisi onlara ancak (tanrısal kaynağa uzanan) bilgive hikmet sahibinden gelmiştir.“

İslam dünyasında anılan saltıkçı Tanrı odaklı paradigma o denli etkili olmuştur ki, Mevlana Mesnevî adlı yapıtının ilk bölümünde tüm bilgisini vahye (tanrısal esine) dayandırarak ‘Mesnevi Alemlerin Rabbinden inmedir; bâtıl ne önünden gelebilir ne ardından; Tanrı onu korur ve gözetir’ demiş; Ihvân es-Sâfâ’nın takipçisi olduğu izlenimini doğuran Gazzâlî’nin yolundan giden İbn Haldûn, kimi filozofların tanrısal temele dayanan bilgilere batıl (geçersiz) iddialarını kattıklarını; bu iddiaları ayıklamak için felsefe ile ilgilenenlerin, mutlaka şeriat (dinsel) bilimlerini ezberlemiş olmasını şart koşmuştur. Nitekim bu bağlamda o, şöyle demektedir:

“Bununla birlikte, hikmet ve felsefe bilgileri okuyacak olan kimse, ilk önce tefsir (Kur’an yorum bilimi), fıkıh (İslam hukuku) ve diğer dini bilimleri hakkıyla öğrenmeli ve ancak bundan sonra bu bilgileri öğrenmeye başlamalıdır.  İslami bilgileri bilmeyen kimse, bu bilgileri öğrenmeye yanaşmamalıdır. Çünkü dini bilgileri bilmeyenlerden, bu bilimlerin ölüme götüren hallerinden sağlamca kurtulanlar azdır. Doğru ve hak yolu gösteren Tanrı’dır. Tanrı bizi doğru yola sevk etmemiş olsaydı, biz de hidayet yolunu bulamazdık.”

Anılan anlayış, geçmişi aşmanın mümkün olmadığını, her şeyin en yetkin örneğinin geçmişte ortaya koyulmuş olduğunu savunduğu için İslam dünyasında 11. yüzyıllardan sonra bilimsel gelişimi sekteye uğratmış olmasına rağmen, geri kalmışlığı kırmak için ortaya çıkmış olan ve kurtuluşu öze dönüşü niteleyen tecdid ve ihya hareketinde gören, İbn TeymiyeAbd el-Vehhab, Dehlevî gibi modern öncesi Islahat hareketi öncülerinde hatta, Batılı düşünceye ilgi duymuş İslam modernizminin öncüleri sayılan, Cemaleddin Afganî, Muhammed Abduh, S. Reşit Rıza, Muhammed İkbal gibi düşünürlerde ve bunların Osmanlının son dönemlerinde Türk düşüncesindeki yansımalarını dillendiren, Namık Kemal, M. A. Ersoy, M. Ş. Günaltay gibi düşünürlerde bile bulmak olasıdır. Oysa bu, geçmişte iflas etmiş bir paradigmaya canlılık kazandırma gayretinden başka bir şey değildir. Zira onlar da bilgi ve değerler alanında tüm hakikati, tıpkı geçmiş İslam düşünürleri gibi tanrısal bir zeminde değerlendirmişler, İslam toplumlarının kurtuluşunu saltıklaştırılan dinsel bildirilere yada idealize edilen ve geçmişte kalan peygamber ve seçkin halifeler döneminin düşünsel anlayışına dönmekte görmüşlerdir.

Doğu Düşüncesinde Tanrı Odaklı Mitten Seküler Anlayışa: 

M. K. Atatürk 

Görebildiğimiz kadarıyla, Doğu’da (İslam dünyasında), Batı’da Rönesans ve Aydınlanmadan beri gündeme gelen insan düşüncesinin seküler temelini kavrayan en etkili insan M. K. Atatürk olmuştur. Atatürk, toplumların kendilerini dayandıracakları, anısal bir temel aramalarının önemini kavrayan ciddi bir önderdir ve bu nedenle, Doğu toplumları için seküler nitelikli bir temel oluşturmanın yada inşa etmenin gereğini ilk gören siyasi önderdir. Bu yüzden onun, Osmanlılar döneminde yaygın olan ve pagan unsurlar taşıdığı ileri sürülerek İslam öncesi Türk tarihini yok sayan, bu yüzden Türk tarihini salt İslam tarihine indirgeyen bakış açısına karşı duruşu, yeni bir tarih teziyle, orta Asyalı kökenimizi, Sümerlileri, Hititlileri ve hatta Ege kökenli Eski Yunanlı filozoflarını gündeme getirmesi ve bir Anadolu kültür ve uygarlık tarihi inşasında rol alması ve Türk kültüründe Anadoluluğu ön plana çıkarması, hatta tarihin temeline Türkleri oturtmaya çalışması oldukça anlamlıdır. Bu hareket özünde, Türk toplumunun kendine güven aşılamak gibi pragmatist bir nitelik taşımakla birlikte, tıpkı Batı toplumlarının kendileriyle özdeşleştirdikleri seküler bir temel bulma uğraşısının Atatürk’te canlanmasının bir ifadesi olarak da görülebilir. Bu türden bir bakışaçısıyla bakıldığında, öyle anlaşılıyor ki, M. K. Atatürk’ün bu anlayışıyla iki şeyi başarmayı arzuladığı ileri sürülebilir:

1- Batılı Aydınlanma felsefesinin, her şeyi Tanrı’ya bağlayan ortaçağın Tanrı odaklı düşüncesini saf dışı eden seküler niteliliğinin Türk insanınca kavranmasını sağlamak ve Türklerin kendilerini, Tanrı odaklı paradigmaya mahkum etmekten kurtaracak yeni seküler bir temel inşa etmek.

2- Bir yenilik hareketi olarak, öze dönüşün yada altın çağ olarak nitelendirilen mite dönüş arzusunun daima var olabileceğini kavradığı için, Tanrı odaklı İslamî altın çağ mitinin yerine Anadoluluk temelini ve tarihin yapıcı özneleri olarak Türkleri ön plana geçirmek. Böylelikle kendi hareketinin, tarihin temel yapıcı özneleri arasında yer alan Türklerin vedolayısıyla Anadolu’nun mirasından esin alan bir hareket olduğunu göstermeye çalışmak.

Ancak Atatürk’ün seküler bir temel  inşa etme anlayışı, karşı devrim  sürecinde görmezden gelinmiş, siyasal kaygılarla anılan temel saf dışı edilerek yerine yeniden Tanrıodaklı altın çağ miti canlandırılmıştır. Cumhuriyet döneminde bu hareketin yankı uyandırmasını, daha önce  adından söz ettiğimiz ve 1948’li yıllarda başbakanlık yapmış M. Ş. Günaltay’la başlatmak olasıdır. Bu olgu soğuk savaş döneminde, Yeşil Kuşak Projesiyle kurumsallaştırılmış ve Soğuk Savaş’ın bitimini imleyen yıllarda, o denli ileri götürülmüştür ki, 1990 sonrasında siyasal desteği arkasına alan Yaşar Nuri Öztürk, tıpkı ortaçağ filozofları gibi şu düşünceleri savunabilmiştir:

“…hukuk devletinin temel değerleri veya üzerine oturduğu omurga, esası bakımından ilahi prensiplere bağlıdır.  Şimdi demokrasi, hukuk devleti anlayışı, insan hakları gerilere doğru götürülürken bir yerde Eski Roma’ya, bir yerde Eski Yunan’a uğruyoruz. Özellikle demokrasi, Platon’a kadar gidiyor. Yalnız orada bir şeyi unutmayalım. Acaba oralarda bu prensipleri yakalayanlar ve insanlığın önüne çıkaranlar, bunları nereden aldılar? Kur’an-ı Kerim’in tezi, bunların hepsinin peygamberlerin getirdiği ilahi mesajın bizzat kendileri veya kırıntıları olduğu merkezindedir. İslam imanının çocukları olarak bunu unutmayalım. Tarihin filan devrinde bu görülmüştür, işte oradan geliyor bu günlere dendiği zaman, hemen ret veya kabul hükmü vermeyin. Çünkü tarihin filan devrinde eski Mısır’da, Eski Yunan’da, Eski Roma’da diye lanse edilen şeyleri karıştırdığımız zaman hakiki fikir adamı, ilim adamı, soylu düşünce adamı sıfatı ile karşılaştığınız zaman, son tahlilde peygamberlere çıkarsınız. Kur’an’ı Kerim işte bunun içindir ki, insanlığın bütün mirasını peygamberlerin mirası olarak görüyor ve kucaklıyor. Kendi getirdiği dinin adını, ilk insandan bugüne kadar gelmiş bütün peygamberlerin mesajlarının ortak adı olarak kullanıyor…  Platon, hukuk devleti ve demokraside esas prensipler idealardır, diyor. Platon, idealizmin bağlı olduğu zaman üstü realiteler veya idealar Allah’tan gelir, diyor. Nereden buldu bunu Platon? Platon’un peygamber olarak ismi Kur’an’da geçmiyor. Nerden aldı bunları? İlahi tebliğ bütün zamanlarda ve mekanlarda insanlığa ışık tuttu. Bundan Platon da yararlandı, Socrates de yararlandı, Montesqieu da yararlandı. Kimi itiraf etti, kimi itiraf etmedi. Kimi çarpıtarak bunu intikal ettirdi kendi düşünce sistemine, kimi çarpıtmadan intikal ettirdi. O bakımdan Muhammed Hamidullah’ın… çok haklıolarak söylediği gibi, biz Hz. Peygamberden önceki zaman dilimleri içinde insanlığa düşüncemirası bırakmış insanları bir kalemde ne başüstü kabul, ne de ret gibi bir yöne gidemeyiz. Bunların hepsinin az ya da çok ilahî vahyin getirdiği ışıktan beslendikleri muhakkaktır. Bunların peygamber olması muhtemeldir… Muhammedî devir öncesi vahyin serpintileridir onlar… Çünkü Kur’an’ın ifadesiyle hak ve ışık yalnız Allah’tan gelir. Her devirde öyledir… O halde hukuk hayatının ve hukuk devletinin izafiyet üstü, rölativite üstü bir prensipler alanı vardır. Bunların kaynağı ilahîdir. Bunu Roma’ya götürün, Yunan’a götürün, Eski Mısır’a götürün, Hamburabi kanunlarına götürün, nereye götürürseniz götürün, arkasında peygamberler eliyle insanlığa ışık tutulan ilahi bir ışık vardır.”

Modern Felsefenin Çözümü: 

İlintili ve Koşullu Olan İnsan Düşüncesine Güvenmek

Atatürk’le birlikte gelen sekülerleşmeyi askıya alan, öze dönüş ya da yeniden yapılanma düşüncesine sığınarak, ortaçağın Tanrı odaklı altın çağ anlayışını yeniden canlandırmayı erekleyen anılan deyişler, görünüşte insanımızı bilgi ve değerler alanında bir adım öteye götürmeye çalışırken, paradoksal bir biçimde, bilgi ve değerleri altın çağ mitine gönderme yaparak Tanrı’ya bağlayarak saltıklaştırmakta, daha da önemlisi insanımızın bilgi ve değerler alanında, gözünü Tanrı’ya ve geçmişe odaklamaktadır. Oysa, Aydınlanmanın getirdiği, Kant’ın deyişiyle ‘insanın kendi suçu ile düşmüş olduğu ergin olmayıştan kurtarılması, aklını kiraya vermekten uzaklaşması ve kendi aklını bir başkasının kılavuzluğuna başvurmadan kullanma becerisine sahip olmasıdır.’ Bir diğer deyişle, Aydınlanma’nın sloganı olan ‘aklını kendin kullanma cesareti göster’ sözü gereği bilgi ve değerler alanında özgür oluşudur. Bu özgür oluş, seküler temeli gereği ilintililiği ve koşulluluğu temel almakta ve insansal düzeyde sürekli gelişimi ve değişimi hedeflemektedir. Bu anlamda, belli bir çağın değerlerini ve bilgilerini altın çağ nitelemesiyle Tanrı odaklı bir çerçeveye oturtup, saltıklaştırmak, gelişimin önünü açmakdeğil, Aydınlanmayla birlikte gelen varoluşun devinimini belli birç ağın bilgi ve değerine mahkum etmektir.

Aslında Doğu bu tecrübeyi ortaçağlarda yaşamış ve bilgi ve değerler alanında geri kalmıştır. Öyle görünüyor ki, insanlığın, tarihsel gelişimden esinlenerek çıkarsadığı biricik değer, her şeyi seküler temelleri ışığında kavramaya çalışmak ve her kavrama ediminin gelecek karşısında, sınırlılığını, ilintililiğini ve koşulluluğunu vurgulamaktır. Bu bir anlamda ünlü filozof Ludwing Wittgenstein’ın deyişiyle ‘her şeyin belli bir bağlamda var olduğunu ve ilintililiğini kavramak’ demektir.

Paradoksal bir deyişle, ‘altın çağ olarak görülecek yada saltık olarak nitelendirilecek hiçbir şey yoktur, illa da bir şey saltıklaştırılacaksa, o şey, insanın kendi yetilerine güvenmesi ve kendi olanaklarıyla elde ettiği her şeyin ilintili ve koşullu olduğuna inanması ve hakikatin insana göründüğü biçimiyle sınırlı ve tarihsel olduğudur’. 

Modern Türkiye’nin gelişimi, Tanrı odaklı paradigmayı savunanların sandığı gibi çağcıl değerleri ve bilgileri tanrısal bir zeminde altın çağ mitine gönderme yaparak saltıklaştırmada değil, seküler bir temelde, insan düşüncesinin eksikliğinin farkında olarak, her bilgi ve değerin değişime açık olduğunun bilincine varmaktan geçmektedir. Bu, modern bilgi  ve bilim felsefesiyle, değerlerle ilgilenen ahlak, siyaset ve sanat felsefesinin bizlere öğrettiği en temel gerçektir. ‘Maddiyat için maneviyat için, hayatta başarı için en gerçek yol gösterici bilim ve tekniktir; bilim ve tekniğin dışında yol gösterici aramak, bilgisizliktir, aymazlıktır,sapkınlıktır’ derken, her koşulda ‘nesnellik öğesini ve devrimcilik ilkesini ’önder edinmeyi salık verirken ve ‘geriye hiçbir doğma (nass-ıkat’î) bırakmadığını’ dillendirirken M. K. Atatürk’ün işaretettiği hakikat de bu olsa gerektir.

GÜNEY AMERİKA’DA DÜNYA DIŞI VARLIKLAR

 

Eski Güney Amerika’nın Sırları

Tiahuanaco Harabelerinde Dünya Dışı Varlıkların Bıraktığı İzler

Tiahuanaco harabelerinin esrarı, tanınmış Alman arkeolog Schliemann tarafından da incelenmiştir. Bilindiği gibi Schliemann, Truva harabelerini yeryüzüne çıkarması ile ün yapmıştır. Schliemann, Tiahuanaco’da bazı petroglifleri okumaya muvaffak olmuştur. Onun tarafından tercüme edilen bir dikilitaş yazıtında aynen şunlar kazılıydı:

“Zira kudretli ide BlaCuin Rgyal, Kral Dri Cum’u tah­tından alarak göğe, yanına çekti. Onun yerine Ti Şe geçti”

Tercümeden başka bir bölüm daha:

“Sene 6 Kaan II Muluk günü, Zak ayında indik. 9 Şuene kadar kalacağız. Buraya ŞUKARA dendi. (Şukara Tiahuanaco’nun eski adıdır. Şimdiki yerliler hâlâ bu eski is­mi bilirler.) Yerli halka bilim öğrettik, kültür yaydık. Yeral­tında bir kent kurduk. Buna ÜST KUEŞA kenti adını ver­dik. 1. ŞUKARA Kralı Hu Yus’dur.”

Burada sözü edilen yeraltı kentinin giriş kapısını, tanın­mış Fransız tabiatçısı Alcide d’Orbigny bulmuştu. Schliemann’m Şukara olarak tercüme ettiği kadim Tiahuanaco’dan tarihçi Gonzales de la Rosa’da bahseder. Rosa uzun yıllar Peru’da araştırmalarda bulunmuştur. Dikilitaşlardaki petroglifleri tercüme etmiş, fakat maalesef anahtarı me­zara götürmüştür.

1625de yazdığı eserini 1627′de Cizvit Papazı Oliva’ya vermişti. Rosa’nın eseri 1909 yılına kadar  Vatikan’da saklı kal­mıştı. Buradan bazı bölümleri aktarıyorum:  

“Eski kentte iki ırk vardı. Hükmedenler ve yerliler. (İş­çiler) Şehir tamamı ile yeraltında kurulmuştu. Yeryüzünde yalnız işçilerin çalıştığı atölyeler ve evler vardı. İşçiler ye­raltı şehrinin havasına alışamıyorlardı. Çoğu bu yüzden öl­müşlerdi. İşçiler ölülerini yatar durumda gömerlerdi. Hük­medenler ise yakarlardı. Yakındaki adalarda (Titicaca Gölün­de) beyaz tenli sakallı bir ırk yaşardı. Göl kenarında muh­teşem bir saray vardı. Tiahuanaco’da ilk medeniyeti Uros’lar kurmuşlardı.”

Şukara hakkında ilgi çeken bir diğer konu da, bu böl­gede bulunan piramitlerin yapı bakımından Mısır Piramitle­rine benzemesidir!.. Kahire’nin 30 km. uzağındaki SAKKARAH piramiti, tıpkı Şukara piramidinin eşidir. (Sakkarah ve Şukara arasındaki isim benzerliğine dikkat.!!!)

 

Harabelerde dağınık bir halde bulunan taş bloklardan bi­ri üzerindeki petroglifler “Orejona” efsanesini hikâye eder. Bu taş bloka, stilize edilmiş özel elbiseler taşıyan astronot resimleri, uzay gemisi şekilleri işlenmiştir. Blokun üzerinde­ki petrogliflerin tercümesini yine Rosa’ya borçluyuz. Blok’un üzerinde şunlar yazılmıştı:

“İnsanlığın ilkel çağlarında, Titicaca Gölü’ndeki Güneş adasına güneş gibi parlayan altın bir kuş indi. Bu kuşun karnından bir kadın çıktı. Bu kadın öbür kadınlara çok ben­ziyordu. Yalnız başı konik biçimde, kulakları uzun (Buda heykelinde görüldüğü gibi), elleri dört parmaklı ve parmak­ları ince bir zarla bağlıydı. Adı OREJONA idi. OİGH’den geliyordu. (Oigh bir gezegen mi?) Oigh’de hayat şartları, hemen hemen burayla aynı idi. (Orejona efsanesinin kazılı bulunduğu monolit blok üzerinde bir uzay gemisi resmi ve bir de gezegen şekli belirtilmiştir. Uzay ge­misi ile gezegen paralel çizgilerle birbirine bağlanmış haldedir. Ha­len Peru’da yaşayan kabilelerden biri “OREJONA” adını taşır. Bu kabilenin insanları, tarif edilen Orejona gibi uzun kulaklıdır!..)

Orejona çok bilgiliydi. Görevi, indiği yeni dünyada yeni bir millet yaratmaktı. Yerli erkeklerden birçokları ile birleşti. Doğurduğu çocuklar analarına çektiler. Çok akıllı bir ırk meydana geldi. Bir zaman sonra Orejona’nın görevi sona er­di. Yine altın kuşuna bindi, göklere uçtu, geldiği yere gitti.”

Tanınmış Rus bilgini Alexander Kazantsev, bu bölgede yaptığı araştırmalarda şöyle diyordu:

“Orejona, (Venüslü Havva) ve daha sonra Venüs gezege­ninden gelenler, yüksek And Dağları plâtosunda ileri bir medeniyet kurmuşlardı. Prehistorik çağlarda çevrede geniş sömürge alanları tesis etmiş, ileri uygarlıkları sayesinde ha­kimiyet alanlarını kısa zamanda uzaklara yaymışlardı. Bü­yük şehirler, atölyeler, fabrikalar kurdular. Gemileri ile yer­yüzünde kıtalararası ticari ilişkileri yürütüyor, uzay taşıtları sayesinde gezegenlerarası gidiş gelişleri sağlıyorlardı.”

Popol Vuh’un Yazdıkları

Popol Vuh, Mayaların incil’i sayılır. Latinceye tercüme­si 1544′de Adrian Recinos ve Villacosta tarafından yapıldı. Kitap; Yaratılış, Tanrıların savaşı, göçler ve yerleşmeler bölümlerinden ibarettir. Tekvin kısmı, İncil’deki Tekvin’e çok benzer.

İşte Popol Vuh’dan İlginç Bir Pasaj:

“Zaman çeşitli bölümlere ayrılmıştır. Birinci zaman, Kaplan Güneşi zamanıdır. Bundan sonra büyük Rüzgârın Güne­şi, daha sonra Ateşli Gök Güneşi zamanları geçmiştir. Bir de şimdiki zaman vardır. Şimdiki zaman dünyanın sonuna  kadar devam edecektir. Ve işte, üçüncü zaman insanları, tanrılar tarafından ölüme mahkûm edildiler. Ve büyük bir ateş, zehir, taş yağmuru göklerden yağdı. Ateşten daha sıcak rüz­gârlar insanlığı mahvetti. (Burada nükleer bir savaş mı anlatılıyor?)  insanların önce tırnakları döküldü derileri soyuldu, gözleri kör oldu, etleri çürüyüp dağıldı. Bu felaketten  korunmak için insanlar mısır yığınları gi­bi evlerde üstüste yığılıp saklandılar. Fakat öldüren rüzgâr her yere erişti. Hepsini eritti. Mağaralara saklanmak isteyenler mağaraları erimiş buldular. Ağaçlara tırmananlar ağaçlarla birlikte yandılar. O sırada uzaklarda bulunan avcılardan bile pek çoğu zehirlendi, çoğunun vücutlarında büyük yaralar açıldı.”

Bilginler tarafından yapılan incelemeler, Maya Quichi’lerinin kutsal kitabı Popol Vuh’un Tevrat’tan, Hintlilerin Veda’larından ve İranlıların Zend Avesta’sından çok daha es­ki olduğunu ortaya çıkarmıştır, işin asıl şaşırtıcı tarafı, Po­pol Vuh’un yazdıklarının Hint asıllı kutsal yazılarla (Ramayana ve Drona Parva) desteklenmesidir!..

Bu Hint yazılarında şüpheye yer bırakmayacak şekilde bir nükleer savaşın hikâyesi anlatılmaktadır. Onlardan alın­mış şu pasajı inceleyelim:

“Güneşten 10.000 defa daha kuvvetli olan korkunç ateş, şehirleri mahvetti. Bu ateş insanların saçlarını ve tırnakları­nı döktü. Duvarlarda yalnız gölgeleri kaldı. (Hiroşima ve Nagazaki’ye atılan atom bombalarından sonra çekilen fotoğraflarda, yüksek ısı dolaysıyla buharlaşan insanlardan geriye duvarlarda insan gölgeleri kaldığı görülüyordu!..) Kuşların tüy­leri beyazlaştı. Bu ateşten kurtulmak için, askerler kendile­rini nehirlere attılar. Sağ kalanlar yaşayabilmek için eşyala­rını nehirde yıkadılar. Bunlar birdenbire değiştiler maymunlaşıp ormanlara çekildiler. Üçüncü zaman insanlarından, maymunlardan başka yara­tık kalmadı. Derler ki, maymunlar insanlardan türediler, o yüzden insanlara çok benzerler.”

Hint kutsal kitaplarından bir diğeri olan Mosola Purva’da da bu konu ile ilgili yazılar buluyoruz: “Bu bilinmeyen bir silâhtır; Demirden bir şimşek…. ölümün büyük habercisi… VRİŞNİ ve ANDAKA ırklarını bir anda mahvetti. Yanan cesetler tanınmaz hale gelmişlerdi. Birkaç saat içinde yiyecek maddeleri çürüdü, zehirlendi. Ve işte KUKRA, uçan bir VİMANA’dan üçlü şehir üzerine uzayın kuvvetini içinde taşıyan ölüm taşını attı. On bin güneşe bedel, dumanla karışık bir ateş gökyüzüne yükseldi. (Atom bombası parçalanması aynen tarif ediliyor.) Vimana gökteydi. Fakat aşağıda, üçlü şehirden iz kalmamıştı.”

Bir Vimana çizimi

Bu çok eski yazıları inceledikten sonra oturup düşüne­lim. Asya ve Amerika… Birbirinden 20.000 km. uzakta iki ayrı kıta…. İkisinin de kutsal yazılarında aynı şeyler yazılı!.. İster istemez, çok eski çağlarda dünyanın iki ucunda patlak ve­ren bir nükleer savaşı düşünmeye zorlanıyoruz!.. Bugün artık, çok eski devirlerde Asya ve Amerika kıta­larında nükleer silâhların kullanılmış olduğu birçok bilim adamı tarafından kabul edilmektedir.

Kuzeyden Gelen Tanrılar

Teotihuakan Güneş Piramidi’nde şöyle bir duvar yazısı­na rastlıyoruz:

“Quetzalcoatl (Tolteklerin beyaz tanrısı) insanların en ya­kın dostuydu. Uygarlığı, ateşin sırrını, madenin işlenmesini hep ona borçluyuz.”

Toltek ve Aztekler, Quetzalcoatl adındaki tanrıyı parlak gezegenden (yani Venüs’den) gelmiş olarak bilirlerdi. Başka bir yazıtta, aynı ilah için şunlar yazılıdır:

“Sonraları o, Tulla şehrinin boğucu zehirinden kaçarak eski şehir Tlapallan’a yerleşti. Arkadaşları ile birlikte, gel­diği yere dönmek üzere kuş kılığında batı denizine doğru uzaklaştı. Çok sevdiği halkından ayrılıp, gitti.”

Burada “Tulla şehrindeki boğucu zehir” deyimi dikkati çekmektedir. Belki de “Tanrı” diye vasıflandırılan kimseler aslında birer uzay adamıdır ve aralarında nükleer silâhlarla savaşmış oldukları için şehirlerin havası zehirlenmiş (tehlikeli derecede radyoaktivite ihtiva etmiş) olabilir. Eldeki di­ğer deliller, bu teoriyi destekler mahiyettedir. İnkalar’ın tanrısı Virakoşa da halkından ayrılıp gitmiştir. Efsanelere göre, Yukatanlar’ın tanrısı Kukulkan 19 arkada­şı ile birlikte gelmiş tam on yıl Yukatan’da yaşamış, Hal­kına uygarlık ve iyiliğe götüren yasalar bıraktıktan sonra güneşe doğru uçup gitmişti.

Genel bir kaide olarak bütün Güney Amerika’da eski medeniyetleri kuran tanrılar göklerden geliyorlar, belirli bir süre kaldıktan sonra yine uçarak geldiklere yerlere gidiyorlar. Tanrıların ortak bir özelliği “beyaz” olmaları ve çok şey bilmeleridir!..

Atlantlılar’ın İzinde

Tolteklerden kalma bir belge, doğudaki “Aztlan” diyarın­dan batı topraklarına göç eden sekiz kabileden söz eder. Eski Meksika yazıtlarında Aztlan, dağlık, büyük bir ada olarak geçer.  Ada yüksek bir duvarla çevrilidir. Çevresinde geniş bir kanal vardır. Toltekler ve Olmekler, Aztlan adasını atalarının yurdu olarak kabul ederler. Venezuela ve Darien yarımadası yerlileri hemen hemen kesinlikle beyaz ırka mensupturlar. Saçları kumral, gözleri mavidir. Bunlar, eski Atlantik ırkının tipik temsilcileri ola­rak gösterilebilir. Beyaz ırka ait bir diğer kabile, Venezuela ormanlarında yaşamaktadır  ve günümüze kadar özelliklerini kaybetmemiş­tir. Bunlar, oturdukları yere “ATLAN” adı veren, bakir or­manların halkı Pariya’lardır.

Bu efsanenin ana teması yine, doğuda vaktiyle Pariyalar’ın atalarının yaşamakta olduğu gök kadar büyük bir ada­dır. Tabii bir felâket yüzünden ada halkı şimdiki Venezuela kıyılarına yerleşmişlerdir. Toltek, Zapotek, Olmek, Maya ve Aztekler’den kalma taş anıtlarda, Venezuela’da görülenlere benzer hiyerogliflere rast­lanmaktadır. Bu ideogramlardan bazıları Aztek ve Maya uy­garlıklarından kalma petroglif yazılara benzemezler. Ama… Mısır uygarlığı kalıntılarında görülen hiyeroglifleri andırırlar!.. Bilginler, Venezuela’da bulunanlarla Mısır hiyeroglifleri arasında belirli ortak yönler bulmuşlardır.

Tarih Öncesi Devirlerdeki “Kara Elbiseli Misyonerler”

Çin’den Kolombiya’ya ve eski Peru’ya, Orta Amerika cangıllarından Burma’ya, doğudan batıya birçok gelenekte, çok uzak bir ülkeden gelen kara elbiseli garip adamlardan söz edilir. Bunlar aniden ortaya çıkarak büyük bir felâke­tin geleceğini önceden haber vermeye çalışmışlardı. Bu insanlar hakkında söylenebilecek tek şey, “Kara Elbiseli Adamların M.Ö. 11.000 yılından önce Amerika ve Güney Asya’da aniden ortaya çıktıkları gibi, aniden kaybol­maları idi.

Yukarda belirtilen tarihte Atlantis ve emperyal kolonisi Hy-Brasil’in bütün şehirleri ile birlikte sulara gö­müldüğü sanılıyor. Eski Brezilya’daki Atlantis İmparatorluğuna, eski İrlandalı göçmenler “Hy-Brasil” diyorlardı. Efsanevi öncü Quetzalcoatl, muhtemelen Atlantis Brezil­ya’sından gelerek vahşi Orta Amerika’ya medeniyet getirmişti. Eski Mexico konusunda yerli geleneklerini toplayanFransisken misyoneri Juan Torquemada,”Quetzalcoatl, be­yaz tenli, sarışın ve sakallıydı,” demektedir.

Torquemada, “Monarquia Indiana” adlı kitabında; “Quetzalcoatl, uzun boylu sarışın bir adamdı ve üzerin­de küçük kırmızı haçlar ihtiva eden siyah bir cüppe giyer­di” diye yazmaktaydı. Mexico’nun İspanyol tarihçisi Clavigero, Quetzalcoatl’i Toltekler’in başkenti Tula’nın baş rahibi olarak nitelendirir. Torquemada kitabının, “De la Poblaçon de Tulla y su Senorio” başlıklı bölümünde, “Toltekler, Quetzalcoatl lider­liğinde karaya ayak basarak, iç taraflara doğru ilerlediler ve Tullan şehrini kurdular” diye yazmaktadır. Toltekler, ülkenin yerlileri ile evlenerek Quetzalcoatl ko­mutanlığında Orta Amerika’nın diğer bölgelerini de kolonize etmişlerdi. Quetzalcoatl ve diğer Atlantisliler ya Hy-Brasil’den ya da Atlantik Okyanusu’ndaki Atlantis anavatanından gelmişlerdi. “Kara Elbiseli Adamlar,” Atlantis’li veya “Hy-Brasil”li idiler.

Eski Meksika tradisyonunda, Mexico ve Orta Amerika’ya ilk yerleşenlerin beyaz tenli insanlar olduğu anlatılır. Guatemala yerlileri, İspanyol fatihleri zamanında onlara şu gelenekleri aktarmışlardı:

“Çok açık beyaz tenli Kral Quetzalcoatl, istilacı esmer renkli bir ırka teslim olmayı reddetmişti. Esir olarak yaşa­yamayacağını söyleyerek, beyaz halkı ile birlikte gemilere binerek, doğan güneşin yönündeki uzak bir ülkeye doğru hareket etti. Oraya vardıktan sonra o ve halkı oraya yerle­şerek büyük bir ırk haline geldiler. Beyaz halkın bir kısmı, eski Orta Amerika’daki büyük savaş sırasında ormanlara kaçtı ve bir daha kendilerinden hiçbir haber  alınamadı. Geri kalanlar esmer tenli insanlara esir düşerek köleleştirildiler.”

Aztekler, “Codex Vaticanus,” Quetzalcoatl’i Hz. İsa gibi bir bakirenin oğlu olarak tanımlar. Orta Amerika Quiche yerlilerinin İncil’i sayılan Popol Vuh’da “Votan” ve Votanlar’dan bahseder. Eski Brezilya kabileleri İskandinav tanrısı Odin’e taparlardı. (Odin –ya da “vahşi” veya “öfkeyle kabaran” anlamında Woden- Kuzey mitolojisinde Bor ve Bestla’nın oğlu, tanrıların en yaşlısı, en büyüğü ve yöneticisi. Ölümlülerin babası, savaş tanrısı) Bu kült uzak güneyden eski Panama’ya kadar bir hayli yaygındı.

Güney Amerika’daki, Kolomb öncesi mevcut beyaz ırkın yokedilmesi, ilk “İnka Güneş İmparatorluğu” kurulmadan önce gerçekleşmişti. Bu beyaz imparatorluğun torunlarının bugün hâlâ yaşıyor olması mümkündür. Bunların Brezilya’nın keşfedilmemiş bölgelerinde,  And Dağları bölgesinde ve Amazon Nehri civarında yaşadıkları sanılmaktadır. Bugün Titikaka gölü civarında yaşayan modern yerli kabileleri olan “Colloan” veya “Aymara” yerlilerinin ataları Cieza de Leon’un 1535′de tuttuğu kayıtlara bakılırsa göl üzerindeki adada yaşayan çok eski, sakallı ve beyaz tenli bir ırkı, İspanyollar gelmeden çok önce yok etmişti. 1926 veya 1927 yıllarında Hamburg’dan yola çıkan bir Alman doktor, Brezilya’nın bilinmeyen bir bölgesinde beyaz yerlilerle karşılaşmıştı.

Alman doktorun anlattıklarına göre, yerliler eski Grek tipindeydiler. Bunlar kollarında ve boyunlarında altın takılar taşıyorlardı. Unutulmamalıdır ki, ünlü beyaz “Amazon” kadın savaş­çılar da bu bölgeden çıkmıştı. Brezilya’nın vahşi ormanlarında ve Amazon Nehri civa­rında, kuruluş tarihleri M.Ö. 50.000-60.000 yıl öncesine kadar uzanan prehistorik şehirler bulunmaktadır. Buralarda sakallı, beyaz tenli ve mavi gözlü yerlilere rastlanmaktadır. Bu yerliler Sanskritçe’ye benzer bir lisan kullanmakta ve kuzeyli tanrı Odin’e tapmaktaydılar.

Atlantis’in Güney Amerikan kolonilerinden birisi muhte­melen bugünkü Brezilya idi. İlginçtir ki, “Brazil” adı eski İrlandalı Kelt’ler  tarafından da biliniyordu. (Kuzey batı Arjantin’de bir yerli kabilesi tamamen Cal’ce veya İr­landa lisanına benzer bir lisan konuşmaktaydı. Bu kabilenin modern İrlanda veya İskoçya ile hiçbir ilgileri yok­tu, çünkü ataları İspanyol fatihlerden yüzlerce yıl önce oralara yer­leşmişlerdi. 1910 yılında İrlandalı bir gezgin Arjantin Pampada bu yerlilerle karşılaşmış ve “Indios Patanios” denilen bu yerlilerle İr­landa lisanı ile konuşmuştu!.. Daha da ilginci, bu kabile üyelerin­den bazıları İrlandalı Kelt’ler gibi mavi gözlü ve kızıl saçlıdır.)

Efsanelere bakılırsa, Quetzalcoatr’ın, eski Mexico ve Orta Amerika’nın Hz. İsa’ya benzer bir şahsiyeti olduğu anlaşıl­maktadır. Aztekler, İspanyol fatihlere Quetzalcoat’ın Aziz Thomas olabileceğini söylemişlerdi, ilginçtir ki Aziz Thomas, Quetzalcoatl’dan tam 9000 yıl sonra dünyaya gelmişti. Quetzalcoatl, Mexico körfezindeki Panuco’ya ayak bastı­ğı sıralar, bir diğer beyaz tenli, sakallı bilge adam, bugün­kü Kolombiya’nın olduğu yere gelmişti. Yerliler ona “Boc­hicha” veya “Zuhe” diyorlardı. O, Chingasa’nın doğusun­daki bir ülkeden gelerek aniden ortaya çıkmıştı. Efsanelere göre, Bochicha’mn ortaya çıktığı zamanlarda “Ay”, dünyamızın uydusu değildi!.. (Bu bize Hörbiger’in teorisini hatırlatıyor. Bu konuda bakınız; “Hitler Almanyasının Gizli Tarihi” (Kozmik Buz Teorisi).)

İddialara göre, Bochicha tam 2000 yıl yaşamıştı. Şurası da unutulmamalıdır ki, 2000 yıl hesaplanırken 1 yıl = 365 gün değildi. Başka bir Peru geleneğinde, İnkalar’ın “Virakoşa” veya “Ayar Manko Kapak” dedikleri beyaz tenli sakallı bir ada­mın, Titikaka Gölü’ndeki adanın üzerinde birdenbire ortaya çıktığı anlatılır. Hy-Brasil denilen Atlantis kolonisini, göklerden gelen ateş (Venüs gezegeninin yörüngesini değiştirmesi sonucun­da) ve depremler yoketmişti. Matto Grosso çevresindeki keşfedilmemiş ölü şehirler, bu prehistorik medeniyetten arta kalan harabelerdir. Richard Oglesby Marsh adlı bir Amerikan bilim adamı­na göre, eski Atlantis kökenli Brezilya medeniyeti, Maya­ların ve İnkalar’ın kültürlerinin temelini teşkil etmiştir.

Güney Amerika Devleri

Dominiken misyoner Pedro de los Rios, “Nueva Espana” adlı kitabında (1566) belirttiği bir Aztek geleneğinde, bü­yük felaketten ve tufandan önce, Anahuac ülkesinde (Eski Mexico) devlerin yaşadığından bahseder. Bu devler, Kara Elbiseli Misyonerlerin doğudaki vatan­larına, yani Atlantis’e veya Hy-Brasil’e dönmelerinden son­ra ortaya çıkmışlardı. Eski Meksikalılar doğudaki göklerde görünen parlak ışık­lı gezegenin Ay değil, Venüs olduğunu söylerler. Acaba bu­gün dünyanın uydusu olan Ay, 12.000 yıl önce mi dünya­nın çekim alanına girmişti? Hiç şüphesiz Ay’ın dünyanın uydusu olma aşamasında, dünya üzerinde büyük bir felâket yaşanmıştı.

Eski Peru geleneğinde devlerin denizden gelerek Inca Ayatarco Cuso bölgesine girdikleri anlatılır. Quicha Peru’lu yerlilerin İspanyol askeri rahibi Don Cieaza de Leon’a 1545 yılında anlattıklarına göre, denizden gelen devler o kadar uzun boylu idiler ki, diz çöktükleri zaman bile en uzun boylu insandan daha uzundular. Ülkenin içlerine doğru ilerleyen devlerin bazıları çırılçıp­lak, bazılarının ise üzerinde vahşi hayvan postundan giysiler vardı. Ülkeyi yağmalayan devler su bulamayınca, dev kayaları kullanarak derin kuyular inşa etmişlerdi. Bugün (1545′de) devlerin inşa ettikleri kuyular hâlâ kullanılır durumdadır. Devler zayıf yerli direnişini ezerek bütün Peru’yu elle­rine geçirmişler ve yerli kadınları da kendilerine eş olarak almışlardı. Fakat bu kadınların birçoğu devlere dayanama­yıp ölmüşlerdi.

Cieaza de Leon, 1560 yılında Cuzco’da çok büyük in­san kemikleri ihtiva eden bir mezar bulunduğundan söz eder. Buna benzer kemikler Mexico City’de de çok sayıda bulunmuştur. İspanyol misyoneri ve tarihçi Padre Acosta, 1560 yılın­da Manta, Peru’da dev iskeletler bulunduğundan bahseder. 1928 yılında Ekvator’da bir mağarada dev insan kemikleri bulunmuştu. Mağarada bulunan eski insanların uzunluğu 2,44 metreyi aşıyordu. Buna benzer dev insan iskeletleri modern Mexico’nun Pasifik kıyılarında da bulunmuştur. Peru’nun efsanevi devleri ülkedeki megalitik yapıların ustalarıydı. Tiahuanaco’nun esrarengiz insanlarının bu dev­ler olduğu sanılmaktadır.

Eski Avrupa’nın da devleri vardı. Homer’in Lestrygonlar’ı devlerdi. Bu devlerin eski Norveç’te yerleştikleri sanıl­maktadır. Norveç’teki bazı mağaralarda devasa boyutlarda kol ve bacak kemikleri bulunmuştur. Eupolemus’un da doğruladığı gibi, eski Babilli rahipler, eski Babil’i büyük tufandan kaçan devlerin kurduğunu söy­lüyorlardı. “Tanrının çocukları” denilen bu devler, ünlü Babil Ku­lesi’ni inşa eden büyük astrologlardı ve Babilli rahipler bü­tün gizli bilgileri onlardan almışlardı. Bazı iddialara göre, tufandan önce ve sonra ortaya çı­kan bu devler, Atlantis’teki aşağı bir kastın liderleri idiler. Bunlar, Titanlar’ın tanrılara, İblis’in Tanrı’ya isyan etmesi gibi, Atlantis’teki hakim olan kasta karşı isyan etmişlerdi. Eski İrlanda’nın Fomorian’larına, eski Britanya’nın dev tanrılarına ait efsaneler, bu halkın hatıralarını taşırlar.

_______ooOoo_______

Kaynak:

Yeraltındaki Gizli Dünyalar – Turgut GÜRSAN

 
 

HARRAN UYGARLIK MİRASI

Yazan Kemal Menemencioğlu

Copyright © 2006 hermetics.org

Bu yazı özel dağıtılan Consensus dergisi için 

hazırlanıp Ekim sayısında bulunmaktadır.

Hacı Bektaş Veli’nin Türkistanlı Hace Ahmet Yesevi’den (ö.1167-9) el aldığı doğru olmadığı gibi mümkün de değildir. Geleneksel

   Günümüzde Anadolu medeniyetleri dediğimiz zaman aklımıza Harran ender olarak gelir. Coğrafyamızda Harran adeta unutulmuş bir noktadır. Oysa uygarlık tarihinde çok büyük rolü olan son derece önemli bir yerdir. Göbeklitepe’de 11,500 yıllık bir mabedin bulunduğunu ve Balıklıgöl’de 13,500 yıllık dünyanın en eski heykelinin bulunduğunu söylesek belki de şaşarsınız. Harran Üniversitesi Doçenti A. Cihat Kürkçüoğlu’ya göre uygarlık tarihi (Harran’dan 45 kilometre mesafede olan) Urfa’da başladı. Mısır ve Sümer uygarlıklarının yaklaşık olarak 5,000 yıl önce başladığını düşünürsek bu yeni arkeolojik keşiflerin tarih anlayışımızı nasıl sarstığını anlayabiliriz.

   Harran şehrinin M.Ö. 2000 yılında Ur şehrinin bir ticari kolu olarak kurulduğuna inanılır. Harran’ın Sümerce veya Akatça kervan veya geçit yeri anlamına gelen “Harran-U” kelimesinden türediği düşünülmektedir. Tevrat’a göre Hz. İbrahim ana yurdu olan Ur (bunun Urfa olduğunu iddia edenler de var) şehrini terk ettikten sonra bir süre Harran’da kalmıştı. Ayrıca Harran ismini Hz. İbrahim’in kardeşi Haran’dan aldığına dair iddialar varsa da bunun isim benzerliğinden başka bir kanıtı yoktur. Tevrat’ta ayrıca Hz. İbrahim’in babası Terah’ın Harran’da ölüp gömüldüğü, Hz. İbrahim’in aile fertlerinden bazılarının bu şehri bırakıp ayrıldıktan sonra oğlu İsak’a bir gelin temin etmek için bir hizmetkârını bu şehre gönderdiği kaydedilmiştir.

   Bir zamanlar güzelliği ve özgün mimarisiyle dillere destan olan Harran şehri, her ne kadar günümüzde harabeyse de, dünyanın ilk şehirlerinin, ilk mâbetlerinin olduğu ve tarımın ilk başladığı önemli bir bölgede inşa edilmiştir. Dünyanın en eski üniversitesi de bu şehirde bulunuyordu. Dünya ve ay arasındaki mesafeyi ölçen Al-Battanai, astronomi ve matematik üzerinde eserler bırakan ve birçok eski Yunan klasiği ve bilimsel eseri tercüme eden Thabit ibn Qurrah, fizikçi ve kimyager Jabir ibn Hayyan gibi daha birçok bilim ve düşünce adamı Harran okulunda yetişti.

    Hıristiyanlığın dünyada hızla yayıldığı bir zamanda, Harran eski dinlerinin son sığınağı olarak biliniyordu. İskenderiye’deki bilim yuvaları bu yeni dine teslim olup sönmeye başlayınca ve artık Doğu Roma İmparatorluğunun resmi dini olan Hıristiyanlık, akademileri ve felsefe okullarını kapattığında, bu merkezlerden ayrılan filozoflar Harran’a sığınmaya başladılar. Bu kişiler burada kitaplarını ve öğretilerini rahatça muhafaza edebilmişlerdi. Daha sonra bu kitapların bir çoğu sözüm ona “Harran Sabiileri” tarafından Arapça’ya tercüme edilerek erken dönem İslam’da bir bilim çağının doğmasına katkıda bulunmuştu ve sonradan bazıları manastırlarda muhafaza edilen bu eserler Batıya sızdı ve direkt olarak Rönesansa sebep olmuştu. Daha sonra Batıda Gülhaçlılar gibi yeraltı örgütler, devlet, din ve bilimde reform için mücadele etmişti. İlginçtir ki Gülhaçlıların 1615’te beyan ettikleri manifestoda kökenleri bir Sabii bilim merkezi olduğu sanılan ve Arap yarımadısında adı “Damkar” diye geçen bir yerdi. Ömer tecimer’in Gül Haç eseri Batı uygarlığını ve demokratik kurumları oluşturmakta Gül Haçın rolünü açıklamıştı.

    Anadolunun ilk kilisesi ve ilk camisi burada inşa edildi. Ancak Harran’ın en ünlü dini Sabiilikti.Yıldızlara taptıkları söylenir. Hem Yahudi, hem de İslami kaynaklara göre Hz. İbrahim de onlardandı ve Güneşin ve Ayın batmasını tefekkür ettikten sonra tek bir Tanrı olduğuna kanaat getirmişti. Harran’da Ay tanrısı Sin’e ait bir mabet vardı. Söylentiye göre yedi gezegene adanmış yedi şehir vardı ve Harran Sin’e adanmıştı. Yıldızlara dayalı böyle bir inancın, insanoğlunun en eski dini olma olasılığı vardır. Dünyanın birçok yerinde Stonehenge ve piramitler gibi nerdeyse tarih öncesi taş yapıtlar gezegen, güneş tutulması, mevsim ve yıldız hareketleri gibi çok ince astronomik hesaplara göre tanzim edilmişti. Bütün bunlar makrokozmos ve mikrokozmos (küçük evren, insan) davranışları arasında bir birlik öngören astrolojinin kaynağını oluşturmaktaydı Ayrıca evren sırlarını keşfetmek ve evrenle bütünleşme derin duygusuna dayanıyorlardı.

    639 yılında Harran İslami hakimiyet altına girdi.Halife Marvan (744-750), Harran’a yerleşti ve Umayyad İmparatorluğunu Şam’dan Harran’a getirdi. 830 yılında Halife al Ma’mum Bizans seferine giderken Harran’dan geçmişti. Harranilere dinlerini sorduğu kaydedilmektedir. Onlar “Biz Harranileriz” dediklerinde ve Müslüman, Yahudi veya Hıristiyan olmadıklarını belirttiklerinde, kendisi seferden dönünceye kadar Müslümanlık, Hıristiyanlık, Yahudilik veya Sabiilik arasından birini seçmeleri gerektiğini söyledi, çünkü “Kitaplı” dinlerden biri değilseler putperesttirler ve putperestlerin kanlarını dökmek caizdir. Bu durumdan telaşlanan Harranilerden bazıları Müslüman veya Hıristiyan olurken, kurnaz biri kalanlara “Biz Sabiiyiz” demelerini önerdi ve bu şekilde Pagan Harraniler varlığını yüzlerce yıldır sürdürebilmişlerdi, ta ki 1251 yılında Moğol istilâsında Harran yerle bir edilene dek.

   Harran okulu birçok kaynaktan beslendi. Kökleri Keldani ve Mecusiydi. Muhtemelen yok olmaktan kurtardıkları bazı eski Yunan elyazmaları bağırlarına basmışlardı. Ancak aynı zamanda Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslam’dan etkilenmişlerdi. Hermes Trismegistus’ü (“üç kez yüce”) peygamberleri ve Corpus Hermeticum’u (Hermesçi yazılar külliyatı) kutsal kitapları olarak kabul etmişlerdi. Hermes Trismegistus’un kadim çağlarda yaşayan büyük bir bilge olduğuna inanılırdı. Belki de ilk hiyeroglifleri çıkartan, hekim ve mimar Imhotep’tir. Onun bilim, tıp, teoloji, etik, astroloji, simya ve maji üzerinde bir sürü kitap yazdığı söylenirdi. Hermeticum’da öğretiler mistik vizyonlar ve sembolik anlatımlar şeklinde kendini göstermekteydi. Hermes Trismegistus, Yunan tanrısı Hermes ve Mısır tanrısı Thoth veya Tehuti ile eşleştirilmiştir. Ancak Corpus Hermeticum’da bir tanrıdan ziyade ilahi sezgilerle esinlenmiş bir bilge olarak gözükmekte. Ayrıca Tevrat’ta Enok veya Hanok, Kuran’da Hz. İdris ile eşleştirilmiştir. Hermeticum’un tektanrıcı öğretileri sayesinde Harraniler gerçekten kendilerinin “Kitaplı dine” mensup olduklarını rahatlıkla söyleyebilmişlerdi. Ancak kendilerini kuratarmak için isimlerini kullandıkları gerçek “Sabiiler” aslında Vaftizci Yuhanna’nın takipçileri Irak’taki Mandenler olduğu düşünülmektedir.

   İstanbul’un fethinden yedi yıl sonra, 1460 yılında Florensa’nın hükümdarı Cosimo de’ Medici’nin eline ender bir elyazması geçmişti. Bu Bizans İmparatorluğunun çöküşünden sonra İstanbul’dan kaçırılan ve Rönesansı besleyen birçok yazmalardan biriydi.Yaşlı Medici o sıralarda Platon’un eserlerini tercüme etmekte olan Marsilio Ficino’ya hemen elindeki eseri bırakıp, bu yeni eseri tercüme etmesini söyledi. Bu eser olası olarak Harran’dan Bizans’a el değiştiren Corpus Hermeticum’du. Eser Batıda büyük yankılar uyandırdı. Hatta Corpus Hermeticum’un Kitabı Mukkades külliyatına ilave edilemesi bile teklif edilmişti. Ancak bir süre sonra Yunanca dilince yazılı bu eserin kadim olmadığı ve Hıristiyan unsurları taklit eden bir Yeni Platoncu eser olduğu iddia edilince gözden düşmesine neden oldu. Ancak bu Batıda birçok Hermeşçi akımların türemesini durduramadı. Günümüzde Nag Hamada’da bulunan Mısır yazıtlarında aynı Hermesçi temaları işlemesi ve yeni bazı araştırmalar, Corpus Hermeticum’un Mısır kökenli olduğu tezleri güçlendirmektedir.

   Bir bilgi kültü olarak Hermesçiliğin, binlerce yıllık kültür ve bilim zenginlikleri kendi bünyesinde toplayan ve topluma kazandıran Harran’da sürdürülmesi ilginçtir. Harranlılar bir zamanlar tüm dünyayı saran kayıp bir bilgeliğin son varisleri olabilir mi? Atatürk’ün ortaya koyduğu Güneş Kültü kuramında ve İslam’da oruç ve namaz gibi birçok özelliklerinde Sabiilerin önemli bir rolü olduğu da biliniyor. Örneğin İslam’da 19 ve 99 sayılarının kökeni ay ve güneş takvimlerinin birbirine denk geldiği yıl sayısıdır.

PLATON (Eflatun, Πλάτων, Plátōn; MÖ 427 – MÖ 347)

 

Düşünce tarihinde, tüm zamanların, kendinden sonraki dönemleri en çok etkileyen iki ismi Platon ve Aristo’dur. Sokrat’ın öğrencisi ve Aristo’nun hocası olan Platon’un etkisi, XIII. yüzyıla kadar olan dönemde Hıristiyan tanrıbilimi üzerinde Aristo’ya kıyasla daha da fazla hissedilmiştir. Nietzsche, Hıristiyanlığı Platonismin geniş kitleler için geliştirilmiş bir şekli olarak tarif ederken, bu etkinin büyüklüğünü vurgulamaktadır.

Arap dünyasında Eflatun olarak bilinen Platon’un, insan düşüncesi üzerinden kalkmayan bir büyü benzeri etkisini, şu iki örnek ortaya koymaktadır : Sokrat’dan miras aldığı “bilgelerin yönetimi” düşüncesini sistemleştirmiş olan Platon’un asıl adı Aristokles, sıkça kullanılan “Aristokrat” ve “Aristokrasi” kelimelerinin kökenini oluşturmuştur. Ayrıca “Platonik” kelimesi de çağlar boyu, “maddesel olmayan, sadece düşünsel boyutta var olan” anlamında kullanıla gelmiştir.

Platon, ününü, hemen hepsi günümüze ulaşmış olan diyalog şeklinde ki eserlerine borçludur. Eserleri karakteristik özellikleri ve yazılış tarihleri itibariyle üç evrede incelenir. Gençlik dönemine ait birinci evre eserleri, soru cevap şeklinde diyaloglar halindedir. Sokrat’ın çok yoğun etkisi altında ve onun ağzından kaleme alınmışlardır. Dolayısıyla bunlara Sokratik diyaloglar da denir. Çağdaşı olan filozofların fikirlerindeki yanlış ve eksikler konu edilir sürekli. İkinci evre eserler, diyaloglar halinde olmayıp Platon’un kendi düşünce sistemini ortaya koyarlar. Yaşlılık dönemine ait üçüncü ve son evre eserlerde Platon, tekrar diyalog yöntemine ve kafasındaki ideal devlet yapısını tekrar tanımlamaya döner, ama bu sefer biraz daha gerçeklere yakın, fakat toplumu eğitme görevini felsefeden alıp daha fazla din kurumuna emanet ederek.

Ardından gelen yüzyıllarda, Platon’un liberal olmayan, hatta zaman zaman totaliter denebilecek düşünceleri, nedenleri ve sonuçları itibariyle tam olarak anlaşılmasa bile, daima övülmüştür. Şu anda amacımız, onu yüceltmek yerine, onun düşüncelerini – neden ve sonuçları ile birlikte – irdelemek olmalıdır.

Platon’un siyaset felsefesi, onun düşünüşünün odak noktasını oluşturur. Genel felsefesi ise sadece kendi siyasal görüşlerini desteklemek için geliştirdiği bir düşünce sistemidir. Onun ünlü, “Toplumlar, filozofların kral, ya da kralların filozof olduğu güne kadar, rahat huzur yüzü görmeyeceklerdir.” sözü, toplumu bilgelerin, filozofların yönetmesi gerektiği yolundaki aristokratik, eşitsizlikçi oligarşik görüşlerine evrensel temel oluşturabilmek için, aklın üstünlüğünü ve yönetimin akla ait olduğunu, felsefî düzeyde kanıtlama girişiminden başka bir şey değildir.

Hocası Sokrat’ın, halk meclisindeki demagogların etkisi ile Atina demokrasisi tarafından Tanrılara hakaretle suçlanıp öldürülüşü, onun bir süre Mısır’a daha sonra da Pisagorculuğun yoğun biçimde yaşandığı güney İtalya’ya gitmesine neden olmuştur. Buralarda Sokrat öğretisindeki ruhun ölmezliği ile ilgili fikirlerin Orfeuscu kökenlerini, inceleme ve kendine adapte etme fırsatı bulmuştur. Dönüş yolunda Atina ile savaşta olan Aigina kentinde tutuklanmış ve kısa bir kölelik dönemi de yaşamıştır. Onu tanıyan Kyreneli bir Filozof tarafından satın alınmış ve hürriyetine kavuşturulmuştur. Daha sonra Platon bu parayı geri ödemeye çalışmış fakat geri istenmediğinden bu para ile Atina’da, dünyanın ilk yerleşik üniversitesi olan ünlü okul Akademia’yı kurmuştur.

Bilgi Kuramı

Platon’un ünlü İdealar kuramını incelemeye almadan önce, onun evreni algılayış biçimini kısaca irdelemekte yarar vardır. Yapıtları bu amaçla incelendiğinde, Cumhuriyet isimli eserinde yer alan ünlü “Mağara benzetmesi” hemen göze çarpar. Platon, felsefe tarihinde oldukça meşhur olan bu mağara benzetmesini, özet olarak şöyle bir dekor içinde aktarır : “Bazı insanlar karanlık bir mağarada, doğdukları günden beri mağaranın kapısına arkaları dönük olarak oturmaya mahkumdurlar. Başlarını da arkaya çeviremeyen bu insanlar, mağaranın kapısından içeri giren ışığın aydınlattığı karşı duvarda, kapının önünden geçen başka insanların ve taşıdıkları şeylerin gölgelerini izlemektedirler. İçlerinden biri kurtulur ve dışarı çıkıp gölgelerin asıl kaynağını görür ve tekrar içeri girip gördüklerini anlatmaya başlar ama içerdekileri, duvarda gördüklerinin zâhiri olduğuna ve gerçeğin mağaranın dışında cereyan etmekte olduğuna inandırması imkansızdır.” Platon’a göre, insanın yaşam içinde bulunduğu ortamı, bu mağara benzetmesi çok güzel anlatmaktadır.

Platon’un iki evren ayırımı yaptığından kuşku yok. Bir yanda başlangıçsız, sonsuz ve mükemmel olan bir idealar evreni, öte yanda, ölümlü, mükemmel olmayan, nesneler evreni. İnsan bedeni ile gölgeler evreninde bulunmasına rağmen, ruhu bir zamanlar idealar evreninde bulunmuş olduğu için, idealar evrenindeki gerçekler hakkında, kesin olmayan fikirlere sahip olmaktadır. Platon’a ona göre bilgi, ruh için sadece bir “hatırlama”dır. Bu “doğuştan bilgi” veya “ruhun hatırlayışı” konusu Platon’a göre yaşam öncesi bir hayatın varlığı, dolayısıyla ruhun ölmezliği konusunda önemli bir kanıttır. Bu anlayış onun düşüncesinin, Orfeuscu ve Pisagorcu köklerinin kesin işaretidir.

İdealar evreninde salt akıl yoluyla edinilen gerçeğin doğru bilgisi “episteme” ve nesneler evreninde duyularımızla edindiğimiz kanılar; Platon’un evreni algılayış biçimine uygun bir bilgi kuramı… Hemen işaret edelim, çağdaş kavrayışımıza tümüyle ters düşüyor olması, doğuştan gelen bilgiyi, bilgi problemine temel yapan ilk düşünürün Platon olduğu gerçeğini değiştirmiyor…

İdealar Kuramı

Platon’un İdealar Kuramı üzerine neler inşa edebildiğini görmeden önce, idea kelimesinin Platon için ne ifade ettiğini anlamalıyız. İdealar yalnızca nesnelerin düşünsel karşılıkları değildir. Nesnelerin olduğu kadar, nesnesel karşılığı bulunmayan, “adalet, eşitlik, güzellik” gibi soyut kavramların da, kendi ideaları vardır. Ve idealar evreninde, idealar, en üstlerinde Platon’un Tanrı ile özdeşleştirdiği “İyi İdeası”nın da bulunduğu bir sıra düzeni içindedirler. Somut nesnelerin olduğu kadar soyut kavramların da ideaları olduğunu düşünerek, fizikî ve sanal evreni ayrı ayrı inceleyecek olursak; sanal evrende ki formlar hakkında bilgilerimizin tam ve kesin olduğunu, oysa fizikî evrende bulunan nesneler hakkında ise ancak bir kanı, yaklaşık bir bilgi sahibi olabildiğimizi görürüz. Çünkü fizikî evrende algıladığımız hiç bir nesnenin, zihnimizde canlandırdığımıza tıpa tıp uyduğunu iddia edemeyiz. Fizikî evreni algılamamız sürekli yuvarlamalara mahkumdur. Bu iddiayı daha iyi açıklayabilmek için şu misaller verilebilir : Dünyada 1 metre uzunluğu ölçtüğümüz milyonlarca belki milyarlarca 1 metrelik cetveller olabilir ama aslı Paris’te Luvr müzesinde özel şartlarda koruma altındadır. Diğerleri ona çok yaklaşık uzunlukta olabilirler ama mutlak eşitliklerini kimse iddia edemez. Algılamalarımızda ki yuvarlamalara Felsefe dünyasından bir başka ünlü örnek : Heraklitosun “Bir nehrin aynı sularından iki defa asla geçemeyiz, ama biz hep aynı nehri geçtiğimizi zannederiz”, sözüdür.

Platon, anlatmaya çalıştığımız bu İdealar Kuramı üzerine, mantıktan metafiziğe, matematikten sanata ve nihayet teolojiden ideal toplum düzenine uzanan, günlük hayatı tüm boyutlarında tarif eden sistemler inşa etmiştir. Bunlara da kısaca değinilmesi bu kuramın ne işe yaradığını bilmek açısından gereklidir.

İdealar Kuramının mantığı ilgilendiren yönü, genel sözcüklerin anlamıyla ilgilidir. Misal olarak “kedi” sözcüğünü ele alalım : Dünya da “kedi” tarifimize uyan bir çok hayvan olduğunu hepimiz kabul ederiz. Aslında bu sözcükle neyi kastediyoruz? Doğrusu, her özel kediden ayrı bir şeyi… Bir hayvan, tüm kedilere özgü olan genel yapıyı taşıdığı için kedidir ama “kedi” sözcüğünün anlattığı şey herhangi bir kedi değil “evrensel”, yani “tümel” kedidir. İşte bu sanal kedi herhangi bir kedi doğduğunda doğmaz, ölünce de ölmez, uzayda veya zamanda bir yer kaplamaz. İşte İdealar Kuramının mantığı ilgilendiren yönü budur. Bu bölümün kanıtları daima güçlü ve geçerlidir, ama öğretinin metafizik bölümünden de tümüyle bağımsızdır.

Platon öğretisinin metafiziği ilgilendiren bölümüne göre “kedi sözcüğü” belirli ideal bir kediyi, Tanrının yarattığı tek bir kediyi dile getirir. Çevremizde gördüğümüz canlı olan kediler ideal kediyle ortak bir yapıya sahiptirler, fakat az ya da çok eksiktir bu ortaklıkları. Bu türden çok kedi vardır ama sadece ideal kedi gerçektir, tek tek kedilerse görüntüsel.

Platon’a göre, ruh gözü ile idealar evreninde gördüklerimizin somut nesnelere uygulanışından Matematik ve Geometri ilimleri oluşur. Gerçek olan sadece İdealar evreni olduğundan, bu ilimlerin de ancak bu ortamda varlığından söz edilebilir. Mesela daireye sadece bir noktada değen teğet çizgisinden ancak böyle bir kabul altında söz edilebilir. Ona göre sayılar dizisi idealar evreninin ilk basamağıdır. Şayet matematiği idealar evreninde yok farz edersek geriye ne sayma ne ölçme kalır. Platon’un sayılar konusundaki görüşlerinde, Pisagorcuların etkili olduğunu, öğrencisi Aristo’nun yazılarından biliyoruz.

Fizikî dünyanın, idealar evreninin sadece kötü bir kopyası olduğunu iddia eden bir algılayış biçiminde, resim, heykel gibi görsel sanatlara fazla önem verilmesini beklemek herhalde yanlış olur. Bu tür sanatlar, Platon için gerçeğin kötü bir kopyası olan dünyanın, daha da kötü başka kopyalarını üretme çabaları olarak tanımlanır. Buna paralel olarak edebiyat ve müzik gibi sanatlarda, sanatsal amaçlı değil toplumsal eğitimin bir parçası olarak, yani sadece bir araç olarak anlam ifade ederler.

Başta da işaret ettiğimiz gibi, bütün bu felsefi çabalar, aslında zihinlerde bir ideal devlet anlayışını oluşturmak adına yapılmaktadır. Bu sebeple Platon’un siyaset felsefesi konusundaki fikirleri, tüm eserlerine yayılmıştır. Düşünceye başlangıç noktası hepsinde aynıdır : İki türlü evren, iki türlü bilgi olduğuna göre yapılacak şey, nesneler evrenindeki her şeyi, özellikle toplumsal kurumları, olabildiğince idealar evrenine benzetmeye çalışmaktır. Devlet isimli diyalogunda belirttiğine göre insanların toplu yaşamalarına yol açan, bir başka deyişle toplumu yaratan neden, insanların kendi kendilerine yeterli olmayıp, yaşamak için başka insanlara olan gereksinmeleridir. Örneğin çiftçi kunduracının yaptıklarına kunduracı çiftçinin yetiştirdiklerine muhtaçtır. Kısacası, toplumu yaratan şeyin bu iş bölümü olduğu söylenir. Bu iş bölümünden yola çıkılarak sınıflı toplumun yapısı oluşturulmaya çalışılır. Platon zihinsel güçleri yerine bedenî güçleri ile çalışanları, “besleyiciler sınıfı”na sokar. Bu sınıf yalnızca üretim işleriyle uğraşmalı askerlik, yöneticilik gibi beceremeyeceği işlerle uğraşmaya kalkmamalıdır. Doğuştan yürekli, güçlü ve çevik olanlarsa, askerler, yani “koruyucular sınıfı”nı oluşturacaklardır. Böylece Platon’un Devlet isimli eserinde taslağını çizdiği “ideal devlet”in iki ana sınıfı ortaya çıkmış olur. “Yöneticiler”, koruyucular sınıfı içinden seçilip yetiştirilen belirli sayıda insan olacağı için onların sınıftan çok bir grup, bir kadro olacakları söylenebilir. Böylece besleyiciler sınıfı, koruyucular sınıfı, yönetici kadro olarak üçlü bir yapı oluşur. Platon ideal devlette, toplum yöneticilerine, toplum yararına olan bazı “yararlı yalanlar” söyleme hakkı da tanır. Bu yalanlardan biri, halkın böyle tabakalı bir toplum düzenine karşı çıkmasını önlemek için anlatılabilecek olan “metaller mitosu”dur. Platon, yöneticilerin, halkı şu mitosa inandırmalarını ister :

“Bu toplumun birer parçası olan sizler birbirinizin kardeşisiniz. Ama sizi yaratan tanrı, aranızda önder (yönetici) olarak yarattıklarının mayasına altın katmıştır. Onlar bunun için baş tacı olurlar. Yardımcı (koruyucu) olarak yarattıklarının mayasına gümüş, çiftçilerin ve öteki işçilerin (besleyicilerin) mayasına da demir ve tunç katmıştır. Aranızda bir hamur (maya) birliği olduğuna göre, sizden doğan çocuklar da herhalde size benzeyeceklerdir.

”Böylece Platon, işbölümüne, doğuştan kalıtımsal farklılıklara dayandırdığı sınıflı toplumu, akıllıdan akıllı, güçlüden güçlü çocukların doğacağını söylediği bir “ırk öğretisi”nin yardımıyla, sınıflar arasında pek küçük bir geçişkenliğin bulunacağı bir yarı kast toplumu biçimine sokmaktadır. Halka, “mayasında demir ya da tunç karışık olanların önderlik edeceği gün kentin yok olacağını tanrı buyurmuştur” denecektir.

Bu şekilde, genel çizgiler içersinde sizlere aktarmaya çalıştığım Platon’un ideal devlet anlayışının, aslında sınıfların iç yapılarında yurttaşların evlilik hayatlarına kadar giren çok detaylı bir kurallar içeren bir sistem olduğunu unutmamalıyız.

Platon bu devlet anlayışı ile günümüzde çok kullanmakta olduğumuz bir başka sözcüğe de babalık etmiştir : Ütopya. Platon’un “Devlet” adlı eserinde anlattığı, ama sonraları gerçekleşmesinin imkansızlığını kendisinin de anladığı bu devlet sistemine, yunanca “hiç bir yerde olmayan” anlamında : Ütopya denilmiştir. Platon, ileri yaşlarında kaleme aldığı “Nomoi/Yasalar” adlı eserinde ise, “Politea/Devlet” yapıtındaki sosyalist toplumu az da olsa üretim araçlarının paylaşımı konusunda liberalleştirmiştir. Ayrıca, yöneticilerin keyfî kararlarının yasalardan üstün olmaması için, hukukun üstünlüğü prensibini getirmiştir. Fakat bu son eserinde bile, yine de derinliğine bir dinsel duygu egemendir. Sokrat’tan da önce yaşamış olan Protogoras “insan her şeyin ölçüsüdür” derken Platon “Yasalar”da, “her şeyin ölçüsü insan değil, Tanrı’dır” demektedir.

Felsefî mirası

Felsefede, gerçek varlıkların nesneler ve bunların kavramlarının ise zihnimizdeki yansımaları olduğunu kabul eden “materyalizm”e karşılık, kavramların, ideaların gerçek varlıklar olduğunu ileri süren Platon’un bu tutumuna, “İdealist Felsefe” veya “Epistomolojik İdealizm” diyoruz. Bu yaklaşımın doğal sonucu olarak Platon, Empirizmi yani deneylerle, duyular yoluyla bilgi toplamayı, usul yönünden reddetmektedir.

Modern filozoflar, günümüzde kullanılmakta olan bir çok kavramın insanlar tarafından yaratılmış olduğu argümanını ortaya koyarak, Platon’un İdealar Kuramının geçersizliğini ispat çabasına girmişler ve hatta ispat da etmişlerdir. Şu anda onun siyasi felsefesine inanan siyaset bilimci ve etikçi yok denecek kadar azdır. Fakat “Platonik” kelimesi her kullanıldığında, onun insani ilişkilerin bir boyutuna 2400 yıl önce getirdiği tarif tekrar güncelleşmektedir. Platon tarihin yetiştirdiği ilk gerçek idealisttir. Metafiziksel çalışmalar onunla birlikte başlamıştır. Felsefenin temel kuramlarını ilk sorgulayan ve üzerlerinde ilk defa açık ve belirgin fikirler ortaya koyan odur. Soyut akıl yürütme yöntemlerini kullanarak politikanın genel prensiplerine varmak üzere çıktığı yolda Platon’u takip ederek politik başarı sağlayan siyasetçiler politika sahnelerinde kim bilir ne kadar daha varlıklarını sürdüreceklerdir.

SEÇMELER-1

1-şair,hafif kanatlı kutsal bir şeydir;ilham duymadan,kendinden geçmeden,aklı başında iken bir şey yaratamaz.

2-şairler,tanrının tercumanıdırlar.

3-aglatırsam,alacagım para yüzümü güldürür,güldürürsem,para alacak zaman geldi mi ben aglarım.

4-dülgerin sanatıyla bildigimizi,hekimin sanatıyla bilemeyiz.

5-aynı sanat bize aynı şeylerin bilgisini vermeli,başka bir sanat,ayrı bir sanat olduguna göre,aynı şeylerin degil,başka şeylerin bilgisini vermelidir.

6-yalancı degil gerçek filozoflar,şehir şehir dolaşarak,bu geçici dünya insanlarının yaşayışını yükseklerden seyrettikleri zaman,bilgisiz halkın gözünde başka kalıplara girerler.bazılarınca bir degerleri yoktur.bazılarına görede bir dünyaya bedeldirler.onlara bazen sofist,bazende devlet adamı derler;kimi zamanlarda da bir çoklarına bütün bütüne deli görünürler.

7-başarılması gerken iş ne kadar büyük olursa olsun,bu durumda her zaman ve herkesçe kabul olunan kural şudur;pek büyük konulara geçmeden önce,ilkin küçük ve daha kolay örnekler üzerinde denemelerde bulunmalı.

8-bütün sanatlar,kazanma ve meydana getirmeden başka bir şey degildir.

9-kötülügün, ruhta iki şekle büründügünü söylemek gerek;biri vucutta hastalıgın,öteki çirkinligin karşılıgıdır.

10-akılsız ruh,çirkin ve ölçüsüzdür.

SEÇMELER-2

1-bilmedigi halde bilirim sanmak:düşüncelerimizin bütün yanılmalarının ardında yatan sebep budur.

2-ben bilginim diyen kimse,elimden gelir dedigi şeyde artık bilgi edinmek istemiyecektir.

3-uyarı yolu ile egitim hem çok emek ister,hem de az işe yarar.

4-ruh,bilgisizligi çürütmeye alışıncaya kadar,bu çürütme ile,kendinden utanarak,ögretime yolları kapayan kanaatlaerden sıyrılıp tertemiz bir hale gelinceye kadar,ancak bildigini bildigine ve bilmedigini bilmedigine inanıncaya kadar,kendine verilen ilimden hiç bir fayda görmez.

5-her hangibir varlıga yokluk yükletilemez.

6-yoklugu sözle bildirmeyi deneyen,aslında hiçbir şey söylemiyor demeliyiz.

7-varlıktaki anlaşmazlık sürekli bir ahenktir.

8-bütün bazen birdir bazen çoktur anlaşmazlık altındada kendi kendnin düşmanıdır.[2] 

Kaynak: 

MÜZİĞİN GALAKTİK HALİ – GANDHARVA VEDA

 


”İnsanın ve Ruhun iç doğası olan mutluluğun doğrudan deneyimi bu çağda çok kolaylaşmıştır.” -Maharishi Mahesh Yogi


Gandharva Veda’nın Tarihi

Ne zaman yazıldıkları kesin olarak saptanmamış olmakla birlikte, bilinen ilk yazılı metinlerden olan Veda’ların, binlerce senelik bir geçmişe sahip oldukları kabul edilmektedir. Bazı kaynaklar, dünyanın çok saf ve temiz olduğu bir dönemde, Hindistan ve Nepal’de, çok gelişmiş bir uygarlığın var olduğunu; Veda metinlerinin, bize bu uygarlıktan kaldığını söylemektedir.

Gandharva veda, Veda’nın kırk kolundan bir tanesidir.

Binlerce yıl önce Hindistan’da bilgeler (Rishi) uzun meditasyonlar sonucu Bilincin ince düzeylerinin farkına vararak evrenin melodisini duymaya başlamışlardır. Bu melodi Doğa’nın ve Evren’in temel saf oluşumudur.Gandharva Veda Müziği, günün farklı saatlerinin farklı titreşimlerini yansıttığı, Doğa’nın melodisinin bir replikasyonu’dur.  Hintli bilge Maharishi Mahesh Yogi, bu ebedi müziği tekrar canlandırmış ve ülkenin çeşitli yerlerinde Gandharva Veda okullar açarak birçok müzisyenin yetişmesini sağlamıştır.

Günümüzde dünya’nın bir çok yerinde Gandharva Veda konserleri verilmektedir.


Ragalar 

Hint klasik müziği raga sistemi üzerine kuruludur. Raga, notalar içeren melodik bir gamdır. “Raga” kelimesi Sanskritçe’de “memnun etmek” anlamına gelir. Teknik olarak bu durumda, raga, birbirini izleyen müzik notalarının oluşturdukları tatlı birleşme demektir.

Gandharva Veda Raga denilen melodiler üzerine oturtulmuştur. Her Raga özgün ve sonsuz bileşken oluşturabilen bir yapıya  sahiptir. Her Raga Thaat adı verilen, notaları oluşturan 10 temel ölçekten meydana gelir.

Raaga Shyam Kalyan, Mooladhara çakrayı harekete geçirmeye yardımcı olur. Kundalini’nin yumuşakça, kolayca ve doğal olarak yükselmesini sağlar.

Raaga Gurjari Todi, karaciğeri serinletir. Raga  Gurjari Todi ve Yaman, kişiyi destekleme gücüne sahiptirler. Her iki raga da Swadisthan  çakrayı harekete geçirmeye yardımcı olur ve yine her ikisi de, meditasyon için çok önemli olan fakat dağınık olan dikkati sakinleştirmeye olanak sağlar.

Raaga Abhogi, Nabhi çakrayı harekete geçirmeye yardımcı olur ve hazım sürecini teşvik eder.

Raaga Bhairav ve Durga, Tanrısal mutlak neşe ve koruma gücüne sahiptirler. Her iki raga da Kalp çakrayı harekete geçirmeye yardımcı olur.

Raaga Jaijaiwanti, beş duygu organını kontrol eden Vishuddhi çakrayı harekete geçirmeye yardımcı olur.

Raaga Bhup’un, balona benzeyen bilinçaltı ve egoyu küçülterek Agnya çakrayı saflaştırmaya ve açmaya yardımcı olduğu görülmüştür. Bu raga aynı zamanda gerginliği, öfkeyi ve zihinsel yorgunluğu azaltır. Bu raganın yarattığı hisler Kundalini’nin Agnya çakradan geçerek limbik bölgedeki en üst çakra olan Sahasrara’ya girmesine çok yardımcı olur. Kişi artık düşüncesiz farkındalık konumundadır.

Raaga Darbari ve Bhairavi , düşüncesiz farkındalık konumunu yerleştirmek ve uzatmakta çok faydalıdır. Bu ragaların notaları limbik bölgeyi rahatlatır. Kundalini daha sonra çakraları ve beyni rahatlatır ve besler. Kişi kendisini neşeli, enerji, huzurlu ve stres ve depresyondan arınmış hisseder. Kişi ayrıca ellerinde hissettiği serin esintinin tadını çıkartır. Yoga konumu budur. Bu şekilde yapılan düzenli bir uygulama, kişisel bilgi ve kolektif farkındalık alanında yeni bir boyut açabilir. Sahaja Yoga Meditasyonu  ile kişi çaba sarf etmeden her açıdan iyi olabili


 Hint Klasik Müziği Bilincimiz Üzerinde Nasıl Çalışır?

Hint Klasik müziği, doğal iyileşme sürecini güçlendiren bir terapi olan Gandharva Veda bilimine dayanır. Gandharva Veda, Sama Vedan’nın bir bölümüdür ve Müziğin Vedası (Bilgisi,Bilimi) olarak kabul edilir. Günümüzde tüm müzik teknolojisi ve bilimlerinin dayandığı ve geldiği noktadır aynı zaman da.


Gandharva Veda Müziği Nasıl Dinlenir?

 

  • Her Raga Prahara denilen, günün değişen frekanslarını ifade eden 3 saatlik periyodlardan meydana gelir.
  • En iyi verim oturarak veya uzanarak, gözler kapalı bir şekilde dinlendiğinde elde edilir.
  • Dinleyen kimse yoksa bile 24 saat boyunca mekan’da çalınan Gandharva Veda, ortamın frekansını arındırır ve  yükseltir.

 


Ilk etapta en sevdiğiniz enstrümanı seçebilirsiniz. daha sonra istediğiniz frekans ve niteliğe göre seçim yapabilirsiniz. Gevşeme, Şefkat ve Kutlama vb gibi niteliklere sahip melodiler bulunur. Veya günün belli bir saat aralığına göre seçim yapabilirsiniz.

Bunlar:

 

  • Gündoğumu: 7 AM – 10 AM (7-10)
  • Sabah-Öğle: 10AM –  1PM. (10-13)
  • Öğle: 1PM  – 4 PM. (13-16)
  • Akşamüstü: 4PM -7PM (16-19)
  • Günbatımı: 7PM – 10PM (19-22)
  • Akşam: 10PM- 1AM.  (22-1)
  • Gece: 1AM -4AM. (1-4)
  • Imsak: 4AM- 7AM (4-7)

Enstrümanlar

  • Bansuri — Bambu Flüt
  • Santoor : yüz yaylı ud
  • Sarangi : Yayla çalınan, 3-4 melodi ve 36 rezonans yayından olan baş enstrümandır.
  • Sarod: en yüksek sesli enstrümandır. 17 rezonans yayı vardır.
  • Shehnai: duet olarak çalınır. Bir kişi melodiyi diğeri ise temel notayı tutar.
  • Sitar: 2 ses yapısı ve 20 rezonans yayı vardır.
  • Vokal: Gandharva Veda’da insan sesi mükemmeliği ile tüm seslerin temeli sayılır. Enstrümanlar insan sesinin enginliği ve güzelliğini ancak taklit edebilirler.

Meditasyon İçin Müzik Terapisi

Hint klasik müzik terapisi, içsel ve doğal iyileşme sürecini güçlendiren, tamamlayıcı bir terapidir. Bu müzik yararlı etkiler doğurur ve fiziksel, zihinsel, duygusal ve ruhani olarak insana kendisini iyi hissettirir. Kendi kendine etkili olabileceği gibi aynı zamanda, ruhani olarak son derece gelişmiş olan ve insanoğlu ile doğa arasındaki hayati uyumun farkında olan atalarımızdan kalan yardımcı bir terapi olarak da uygulanabilir. Bu bilgilerin esas kaynağı Vedalarda bulunabilir. Sama Vedan’nın bir bölümü olan Gandharva Veda, Müziğin Vedası (Bilgisi) olarak kabul görür. İyileşme bilimi, Sama Veda’nın en aydınlanmış yönlerinden bir tanesidir.

Omkar Müzik Terapisi

Omkar Terapisi, müzik terapi denilen (Hint müziği) bir bilginin koludur. Bu terapi, sağlığı müzik aracılığıyla arttırır.

Belirli notaların kombinasyonu aracılığıyla (notaların bu kombinasyonuna Raga denilir) belirli çakraların üzerinde çalışabilirsiniz.

OM (Omkar), evreni yaratmış olan ezeli sestir. Kundalini, denilen, arta kalan enerjinin de sesidir.

Omkar 4 sesten oluşur: A ve U birleşimlerinin verdiği O, geniz sesi O (anuswara) ve M.

Bu seslerden her birinin enerji sistemimiz üzerinde doğrudan etkisi vardır:

1. A – kar sol kanalı/ay kanalını hareket geçirme gücüne sahiptir,

2. U – kar sağ kanalı/güneş kanalını hareket geçirme gücüne sahiptir,

3. M – kar doğrudan orta kanal üzerinde çalışır.

Bu terapi stre yönetiminde yaygın olarak kullanılmaktadır.

Yerde sırtınız dik, rahat ve bağdaş kurarak oturun. Sandalyede oturmayı tercih ederseniz ayaklarınızı birbirinden biraz uzak tutun ve ayakkabılarınızı çıkartın. Ellerinizi dizlerinizin üzerine avuç içi yukarı bakacak şekilde koyun.

Örnek bir listemi buradan dinleyebilirsiniz.

https://www.youtube.com/watch?v=ISEbAp79JW8&list=PLysOnHNXR1AqGFfAJ863C5kxqhHNV8jAz

 

Hint klasik müzik terapisi çakra sisteminin üzerinde nasıl çalışır?

Yaşantımızda yedi çakra bölgesinin tam olarak çalışmadığını, tümünün her zaman aktif olmadığını, yaşadığımız sağlık sorunlarından dolayı biliriz ve görürüz. Bu çakralar gereken enerjinin eksikliğinden dolayı doğru çalışmaz ve farklı organlara bağlı oldukları için, işleyişlerindeki herhangi bir engel, fiziksel sorunlara yol açar. Vücumuzda bulunan hayati organlar, bazı hormon ve bezlere bağlıdır, bunlar:

Etki alanları merkezine göre de bilinen yedi çakra bölgesini oluştururlar. Yani Eski hint biliminde sözü geçen enerjisel alanları ya da çakraların fiziksel karşığı bu bezler ve onlara bağlı çalışan organlardır.


KUNDALİNİ

Hint klasik müziğinin frekansları, çakraların frekansları ile eşleştiği zaman çakralar harekete geçerler. İşte bu içsel bütünleşme, kundali̇ni̇ enerjisinin yükselmesi için doğal bir yol açar. Kundalini enerjisi çakraları besler ve onlara enerji verir. Organlar da çakralara bağlı olduklarından ihtiyaç duydukları enerjiyi alırlar ve bu şekilde denge korunmuş olur. Kundalini yükseldiğinde yukarı doğru hareket edip bıngıldak kemiği bölgesinden geçer ve kozmik enerji ile bağlantı kurar. Bu aynı zaman da Tanrısal Sevgi gücüdür ve beyindeki bütün sinirleri harekete geçirerek beyni aydınlatır.

Günlük yaşantımızda yedi çakranın tümünün her zaman aktif olmadığını görürüz. Kimisi, gereken enerjinin eksikliğinden dolayı oluşan bazı engeller sebebiyle doğru çalışmaz. Bu çakralar farklı organlara bağlı oldukları için, işleyişlerindeki herhangi bir engel kişide fiziksel dengesizliğe yol açar. Çakraların durumuna bağlı olarak duygusal ve zihinsel dengesizlikler de görülür.

Hint klasik müziği, dinleyicilerin duygusal benliğinde, ısıtma, serinletme, yatıştırma gibi etkiler yaratır. Hint klasik müziğinin enerjisi, vibrasyonları ve frekansı çakraların enerjisi, vibrasyonları ve frekansı ile eşleştiği zaman çakralar harekete geçerler. Bu içsel bütünleşme, Kundalini enerjisinin yükselmesi için doğal bir yol açar. Kundalini enerjisi yükselirken çakraları besler ve onlara doğru enerjiyi verir. Organlar çakralara bağlı oldukları için onlar da ihtiyaç duydukları doğru ve yeterli miktarda enerjiyi alırlar ve bu şekilde denge yeniden tesis edilmiş olur. Kundalini bir kez yükselebileceği yolu bulduğunda yukarı doğru hareket ederek bıngıldak kemiği bölgesini deler ve kozmik enerji ile (Tanrısal Sevgi gücü ile) bağlantı kurar: beyni aydınlatır ve beyindeki bütün sinirleri harekete geçirir. Bu sinirler de kalbi aydınlatır.


TM Transandantal Meditasyon

Maharishi Mahesh Yogi

Transandantal Meditasyon Programının kurucusu

Maharishi Mahesh Yogi bilinç alanında büyük bir öğretmen ve dünyanın en önemli bilim adamı olarak tanınmaktadır. Maharishi dağınık bir halde olan, binlerce yıllık Veda Metinlerini, teorisi ve uygulamalarıyla gerçek değerine kavuşturmuş, tam bir bilinç bilimi olarak yeniden düzenlemiştir.

Maharishi’nin Veda Bilimi ve Teknolojisi insan bilincinde Doğal Yasanın tüm potansiyelini ortaya çıkarmakta, bu sayede hayatın her alanı gelişmektedir.

Maharishi’nin Veda Bilimi ve Teknolojisinin zihin alanındaki tekniği olan Transandantal Meditasyon Programı, insanın kendisini geliştirmesi için dünyada en yaygın şekilde uygulanan ve üzerinde en fazla araştırma yapılan bir programdır.

Maharishi’nin önderliğinde dünyanın her tarafında Maharishi Veda Üniversiteleri ve Maharishi Veda Okulları kurulmaktadır. Bu okullarda eğitilen öğrenciler bilinçlerinde Doğal Yasaya hakim olacaklarından, insan hayatı Doğal Yasayla uyumlu hale gelecektir. Sonuçta hayatın her alanına ve her mesleğe mükemmellik kazandırılacak, her ülkede sorunları önleme yeteneğine sahip, Doğal Yasaya dayalı ve sorunlardan kurtulmuş hükümetler kurulacaktır.


“Doğal Yasanın bilgisi ve Doğal Yasaya dayanan programlar sayesinde herşey mümkündür.” Maharishi Mahesh Yogi

Maharishi Mahesh Yogi bilinç alanında dünyanın en önemli bilim adamı olarak kabul edilir.

Bilinç ile ilgili olarak binlerce yıl öncesinden kalan ve dağınık halde bulunan Veda metinlerini bir araya getirerek, kadim bilinç yasalarını günümüze bilinç bilimi olarak yeniden kazandırmıştır.Veda Bilimi ve Teknolojisi, insan bilincinde Doğal Yasanın tüm potansiyelini ortaya çıkarmaktadır.

Maharishi’nin önderliğinde dünyanın her tarafında Maharishi Veda Üniversiteleri ve Maharishi Veda Okulları kurulmaktadır. Bu okullarda eğitilen öğrenciler bilinçlerinde DOĞAL YASAya hakim olacaklarından, insan hayatı Doğal Yasayla uyumlu hale gelecektir. Sonuçta hayatın her alanında ki her tür mesleğe mükemmellik kazandırılacak, her ülkede sorunları doğal olarak önleme yeteneğine sahip, Doğal Yasalara dayalı ve yeni ve kadim bilinç sahibi yönetim mekanizmaların dan oluşan hükümetler kurulacaktır.

 

Darısı acilen bizlerin başına!

 

 

Ayrıca;

İNSANLIK TARİHİNDE EN BÜYÜK ÜSTÜ ÖRTÜLEN GERÇEK

 

AYAHUASCA TARİFLERİ İLE İLGİLİ

 

DMT: ZAMANIN ÇÖKTÜĞÜ İLAHİ MAKAM

 

BİLİNÇ ALTIMIZI KULLANMANIN EN İYİ YOLU – SES

 

MÜZİĞİN GALAKTİK HALİ – GANDHARVA VEDA

 

RUHUN FREKANSI – 432HZ

 

YILDIZ KAPILARI, KABE VE ÇAKRALAR

 

UÇAN MELODİLER – PSCHYEDELIC TRANCE

 

 

BİLİNÇ ALTIMIZI KULLANMANIN EN İYİ YOLU – SES

 


 

 ‘Eğer bir kişi yeterince bilinçaltının derinliklerine ulaşabilirse, neticede ulaşacağı seviye tüm insanların “ortak bilinçaltı”sı olacaktır.”     Carl Jung


 

 Bu derleme; eskilerin binlerce yıl önce ilkel denilebilecek aletlerle çoktan başardıklarını, şimdilerde uygulanan yüksek teknoloji çözümünü anlatmaya çalışmaktadır.  Eski çağlardan beri insanlar değişen bilinç durumlarını çoğaltmak ve geliştirmek için sesi kullanmaktalar.

 

 


 Binlerce yıldır hayatlarımızı değiştirmek, doğanın içsel ve dışsal güçlerini kontrol etmek, insan
bilincinin gücünün sırlarını derinine incelemek için metodlar oluşturulmuştur.Çin meditasyon gongları-çanları, Tibet’te mental “öten” çanaklar, ziller,büyük ziller, şarkı okumalar, Hindistan’da tambur,davullar ve “durak-tonik”a bağlı çok zengin müzikal aletler ve buna benzer diğerler aletler tüm gezegende  pek çok kültürlerde kullanılmaktadır.

 


 

 
 

 

Eskiler, çanaklar, ziller ve öten çanların, vs. nasıl sonik titreşim kalıpları yaratabilidiği ve bu titreşimlerin de beyin fonksiyonları ve bilincin durumlarını etkileyebilidiğine  dair gelişmiş ve sezgisel bilgiye sahiptiler.

Tabii onlar eski-teknoloji kullanmaktaydılar. Ama bugün, bilimdeki ani  ve hızlı gelişme ile yüksek-teknoloji uyarlı ses uygulamaları  bilincin gelişim aşamasında rol oynamaktadır.

 

Peki Ses Nedir?

 

 

 

 

 

Ses, atmosferde canlıların işitme organları tarafından algılanabilen periyodik basınç değişimleridir. Fiziksel boyutta ses, hava katı sıvı veya gaz ortamlarda oluşan basit bir mekanik düzensizliktir. Bir maddedeki moleküllerin titreşmesi sonucunda oluşur. Ses bir enerji türüdür.Ses titreşimle oluşur ,titreşimi enerjiye dönüştürür sesin kuvvetine gürlük denir.Desibel(db) ile ölçülür.

 

ses atmosferin dışında yayılmaz çünkü sesin yayılması için hava gereklidir.Örneğin kalkış yapan füze 120 desibel ses üretir.yüksek sesli müzik 90 desibel üretir.normal insanın konuşması 50-60 desibel gücüne eşittir.

 

 

Ses Dalgalarının İnsan Beynine Etkisi:

”İlkel başlangıçtan beri varolan sesler”, bilinçaltı tarafından derinlemesine tanımlanabilir seslerdir.

Örneğin; doğa sesleri, fiziksel organizma sesleri. Daha sonra bu seslerin bilinç üstünün tanımaması için bir şekilde gizlenerek bilinç altın da kullanılmasından  çok büyük sonuçlar elde edilmiştir.

Ses dalgaları vasıtasıyla beyni istenilen dalga boyuna götürmek mümkündür. Müzik binlerce yıl öncesinden beri bir çok hastalığın tedavisinde kullanılmaktadır. İslam medeniyetlerinde akıl hastanelerinde hastalar müzikle tedavi edilirdi. Müziğin beyin üzerindeki etkisi kesindir. Yapılan araştırmalar bunu kanıtlamıştır. Mesela klasik müziğin IQ seviyesini bir kaç puan artırdığı yapılan deneylerle ispatlanmıştır.

Müziğin insan beyni ve davranışları üzerindeki etkisini günlük hayatımızdan bir kaç örnekle kanıtlayabiliriz. Mesela oyun havaları dinleyen insan ister istemez hareketlenir,neşesi yerine gelir, arabesk müzik dinleyen birden depresif bir ruh haline girer, mehter marşlarını dinleyenler de coşmaya meyillidir.  Sinema ve reklam endüstrisinde de müziğin gücü kullanılır. Korku filimlerinde dehşet sahnelerinde birden heyecan seviyesini yükseltecek müzikler girer devreye mesela.

( Zaten bu korku filmi denilen tür, müzik ve ses efektleri olmadan hiç bir işe yaramıyor. İsteyen altyazılı bir korku filmini sesini hiç açmadan biraz izleyebilir. o zaman daha net anlaşılıyor. Sanırım bazı istisna örneklerini Japon sineması veriyor, yani ses efektleri kullanmadan gerçek seslerle heyecan artırımı yoluna gidiyorlar ve doğrusu da bu olmalı)
Gerçek şu ki beynimiz müzik ritmine uyum sağlamakta ve dalga boyunu müziğin ritmine göre ayarlamaktadır.  O halde yine ses dalgaları ile beyin  dalga boylarından birine sokulabilir.

“Amerika-Irak Savaşı yıllarında Amerikan askerleri, Apachee ( Apaçi ) tipi helikopterler ile Irak üzerinde uzun süreli uçuşlar yapıyorlardı. Ortaya atılan iddalara göre, helikopterlerin içinde özel bir cihaz çok düşük bir frekans ile sürekli olarak Irak topraklarına ses dalgaları yaymaktaydı. Bu ses dalgalarının amacı insan beynine etki ederek, hasar vermekti. Yine iddalara göre, Amerika hedefine ulaştı. Saddam Hüseyin’i koruyan özel birlikler bu “düşük frekanslı sürekli ses dalgaları”ndan etkilenerek vazifelerini unuttular bir diğer deyişle “şuursuzlaştırıldılar” ve sonuçta sokaktaki normal bir insandan farkları kalmadı.”

 

Beynin Dalga Boyları:

Günümüzde ses dalgalarının insan beynine etkisi kanıtlanmış bir gerçekliktir. Hatta bilim insanları daha da ileri giderek insan beyninin hangi ses dalga boylarında nasıl çalıştığını deneyler yaparak öğrenmeyi başarmışlardır.

 

 

 

 

 


Beynimiz 4 dalga boyunda çalışır:

 

1 Delta (1-3 Hz) Derin uyku ,berrak rüyalar.
2 Teta  (4-7 Hz) Derin trans, meditasyon, odaklanma, güçlü hafıza.
3 Alfa   (8-12 Hz) Hafif trans , süper öğrenme, olumlu düşünce.
4 Beta  (13-25Hz) Normal bilinç hali , stres , anksiyete.

Delta frekansı(1-3 Hz): Astal Seyahat

Rem uykusu için yani astral seyahatlerinin farkında olmak isteyenler için kullanılabildiği gibi. Bu frekansla bilinçli halde astral yolculuğa çıkabilmeyi sağlarsınız. Delta parlak fikirleri, en yavaş sağlayandır, genellikle derin uykuyu yaşatır. 1 frekansı ölüme en yakın hal, en derin uyku hali ve meditasyon halidir 0 noktası ise ölümdür. Insan Büyüme Hormon’unun yayımı tarafından refakat edilir yani sağlık için yararlı olan insan büyüme hormonunun açığa çıkmasına yardımcı olur. Sık aralıklarla program hazırlanıp iyileştirmek amaçlı derin bilince inmek için de kullanılır. Delta durumunun uyanıkken kazandırdığı bir diğer şey aynı zamanda şuursuz beyin faaliyetine bilinçli aklın akması için teşvik edici erişim fırsatı sağlar.

Theta frekansı(4-7 Hz): Rüyalar ve Lucid olma

Rüyalı uyku etkisi yarattığı gibi uykularınızı da düzenler ve rüyalı uykular yaşamanıza da vesile olur. Rüyalarınızı hatırlamanızı sağlar ve böylece bilinçaltından rüyalar ile gelen mesajlarınızı ve uyarılarınızı bilirsiniz. Uyku düzenleme tedavilerinde de kullanılır. Theta frekansı daha yavaş parlak fikir durumu sağlar. Hafif uykuda rüya gördüğümüz zaman gibidir. O çoğunlukla uygulayanlar tarafından rüyalı bir uykudan uyanıldığındaki gibi gibi tarif edilir. Theta belli bir düzen ile sıklıkla uygulandığında, geçmiş zamana dair uzun-unutulmuş belleklere ulaşmayı her zerrede stresten ferahlamayı ve bellekleri geri çağırmayı sağlar. Bu “alacakaranlık” durumuna doğru arınmak ve hafızayı yenilemek tazelemek, hatırlamak adına öğrenmeyi geliştirir, hipnoz halidir yani.. ve daha az uyku uyumak gerektiği zamanlarda ihtiyaç olan dinlenmeyi uyanıkken de sağlamak için kullanılır. Psikolojik açıdan geliştirilmiş kapsamlı bir şekilde sağlıkta kalmayı dengelenmeyi sağlar, derin meditasyona sebep olabilir.

Alpha frekansı(8-12 Hz): Relax – Rahatlama

Uyanık halde relax olabilmek için kullanılır, sadece gevşemeyi sağlar, rahatlatıp dinlendirir. Alfa parlak fikirleri, Beta durumunun hızına göre nazik bir şekilde kazandırır. Beta gibi hızlı şekilde kazandırmaz. Bu durumu dinlenerek, iyiliği ve yaratıcı enerjinin olumlu yanıyla uygulanması duyusunun akışını yüreklendirir. Alfa parlak fikir durumu ortaya koyar, problemlere çözüm yolu bulmak için düşünebilme adına idealdır. Görsel ögeler/imgeler eşliğinde de yaratıcılığımıza bir ağ geçidi oluşturur.

Beta frekansı(13-25Hz): Konsantrasyon

Yüksek konsantrasyon için uygulanır. Beta durumunda iken 15 frekansta bir kitabı okursanız kitabı daha kolay ve çabuk anlamanızı sağlıyor. Nefes egzersizleriyle yaptığımız konsantrasyondan çok daha fazla etkili şekilde beyin duruma uyumlanıyor. Beta parlak fikir durumu, akıl keskinini hale getirir ve odaklanma da tutar. Beyin kolayca, düzenleme bilgisini çözümleyebilir, öğrendiğiniz okuduğunuz şeyler de zorlanmadan algılar ve bağlantılarını çözersiniz ve yeni fikirler ve çözümler oluşturursunuz. Beta durumu, sınav hazırlığı için çok yararlıdır, Başka aktivitelerde de veya konuşma ve iletişim konusunda özgüven sağlar doğru ve etkili iletişim yeteneği kazandırır. Konsantrasyon için en yüksek düzeyde ve uyarılık sağlar.

Bilinçaltı :

Bilinçaltı, beynimizin, biz farkında olmadan bilincimiz dışı çalışan, bedenimizin istemsiz kaslarını yöneten, gece uyurken dahi vücut fonksiyonlarımızın çalışmasını sağlayan, beş duyumuzla algıladığımız her şeyi an be an kaydeden ve gerektiğinde kullanılmak üzere bilincin emrine veren bir parçasıdır.

Bilinçaltı bilincin emrindedir. Bilinçaltı bilincin her dediğini yapar. Çocuk gibidir muhteşem bir kapasitesi vardır ama saftır, bilincin her söylediğine inanır. Bilinçaltı 24 saat faaliyettedir, bilinçaltı uyumaz ve gece bilinç uykudayken de çalışmaya devam eder. Bilinçaltı vücudun bütün faaliyetlerini kontrol eder, düzenler. Bilinç neye inanırsa bilinçaltı da ona odaklanır.

 

Subliminal Mesaj veya Bilinçaltı Mesaj:

Başka bir objenin içine gömülü olan bir işaret ya da mesajdır ve normal insan algısı limitlerinin altında kalmak, o anda fark edilmemek üzere tasarlanmıştır. Subliminal mesajlar insanın bilinçli dikkati tarafından fark edilemezler, ancak bu mesajların insanın bilinçaltını etkiledikleri ileri sürülmektedir. Subliminal teknikler reklamcılık ve propaganda alanlarında sıklıkla kullanılmaktadır. Dizilerde veya filmlerde karakterlerin içtiği içecek markaları, kıyafetleri subliminal mesaj örneklerindendir. Bu tekniklerin amaçları, etkisi, kullanım sıklığı ve rekabet gibi konularda ahlaka uygunluğu konuları tartışmalıdır. Marka ve ürünlerin pazarlamasından toplumun ilgi, ihtiyaç ve algısını değiştirmeye kadar birçok konuda kullanılmaktadır. Bir kişiyi, kurumu ya da ürünü kötü göstermek için o şey ile kötü olan bir nesnenin aynı temada işlenmesi subliminal mesajın en yaygın kullanılma şeklidir. Şu ana kadar yapılan çalışmalar neticesinde en bilinçli ve defansif kişiler bile bu mesajları ilk bakışta %100 olarak çözememektedir. Bu da toplumlarımızı yönlendirmeli reklamlara karşı savunmasız bırakmaktadır

Bu konu ile sadece youtube ta bile 100 ler ce belgesel ve açıklayıcı video bulumaktadır. Subliminal başlığı ile aratıp bakabilirsiniz. Görüldüğü gibi hem ses, hemde görsel olarak bu teknikler uygulanıyor.Yalnız ayırd edilmesi gereken bir durum şu ; bu teknik ve telkinler  hem iyi amaçlı kullanılıyor, hem kötü amaçlı. İyi amaçlı uygulamalar kontrollü bir şekilde bilinçli bireyler trafından uygun merkezlerde sağlanırken, Kötü amaçlı uygulamalar tamamen kontrol dışı ve7/24 hayatımızın içinde…

 

Bilinçaltı Telkinleri:

Bu ilk defa Prusyalı bilim adamı Heinrich Wilhelm Dove tarafından fark edildi. Dove 1839 yılında farklı ses frekanslarının belirli bir düzende dinletilmesiyle beyinde binöral etkiler yaratılabileceğini keşfetti. Bu deneylerde sağ ve sol kulağa 1000 ile 1500 Hz frekans aralığını geçmeyecek farklı tonlarda ses veriliyordu. Beyin bu iki tonu algılayıp birleştirirken ortaya ilginç tepkiler çıkıyordu. Dove’dan 134 sene sonra 1973 yılında Gerald Oster de bu konuda bazı çalışmalar yürüttü.

Onun çalışmalarında hayvanların aynı yöntemle üç boyutlu algılama yaptığı ve Parkinson hastası insanların binöral etkilenmeye girmediği ortaya çıktı. Ardından yürütülen çalışmalarda bu teknikle beyin dalgalarının senkronize edilmesi gündeme geldi. Farklı ses frekanslarını kullanan müziklerle insanların rahatlaması, konsantre olması ya da derin uykuya geçmesi sağlandı. Hatta bu beklentiler için hazırlanmış kimi özel albümler, yazılımlar bile piyasa çıktı. Tedavi amaçlı bazı kullanımlarda işin boyutu ses frekanslarıyla vücuttaki bazı hormonların dengelenmesine kadar ulaştı. Uyku terapisi ve çocuklarda öğrenmeyi hızlandırma gibi kullanım alanlarına da halen sıkça rastlanmaktadır.

Bilinçaltı telkinlerinde bilinci aşmak üzere 4 teknik kullanılmıştır. Telkinler arka planda çalınan bir sesin üstüne kaydedilmiştir. Bilinç arka plan sesini duyabilir ama telkinlerin sesini duyamaz.

Arka plan sesi binöral bir sestir. İlk teknikte sadece bilinçaltının duyabileceği telkinler binöral sesin altına kaydedilmiştir. İkinci teknikte aynı telkinler tersten okunmuştur. Bilinçaltı dünyanın en mükemmel bilgisayarlarından daha kuvvetli bir bilgisayardır ve tersten okunan kelimeleri anında anlar ama bilinç bunu anlayamaz bu teknikle bilinç 2 kez aşılmış olur. Üçüncü teknikte aynı anda farklı telkinler farklı kulaklara gönderilir, böylece bilinç ne söylendiğini anlayamaz buna karıştırma tekniği de denir. Dördüncü teknikte ise telkinler hızlandırılmıştır. Normal konuşma hızından çok hızlı bir şekilde kaydedilen telkinler bilinç tarafından yine anlaşılamaz ve bilinçaltına ulaşır.

Binöral ses arka planda duyulan sestir. Beyni istenilen dalga boyuna ulaştırmak için kullanılır.

Beynimiz 4 dalga boyunda çalışır demiştik,

Beyin İstenilen Dalga Boyuna Nasıl Getirilir?

Normal bir insan kulağı 20-20000 hz frekans aralığındaki sesleri duyabilir, fakat biz beyni 20 hz’den daha küçük bir frekansa getirmek istiyoruz. Bunun için özel bir yöntem kullanılır. Örneğin biz beynimizi 10 hz dalga boyuna getirmek istiyoruz bunun için bir kulağımıza 200 hz frekansta ses verirken, diğerine 190 hz frekansta bir ses dalgası gönderip beynimizi 10 hz dalga boyuna getirebiliriz.
Aşağıda resimde Cubase programı ile  ses ile nasıl kolay oynanılabileceğini görüyorsunuz. Programı bilen birisi sadece pan ayarları ve dahili bir EQ ile 10 dakikada kendine bir telkin müziği hazırlayabilir. Benzeri programlarda aynı işleri görür ama profesyonel bir program olması daha iyi. Bundan sonra gereken tek şey frekans araığı geniş  kaliteli bir kulaklık. Yani onu d piyasa da 80-100TL den itibaren bulmak mümkün, bildiğimiz kulaklıklar  yani Sony, Philips vs vs…

 
 
 

 

 

Bu arada sesin bir kendisi vardır birde frekansı var. kendisine bilenler ses rengi der. Sesin rengini sabit tutup frekansını değiştirmekten bahsediyoruz da diyebilirim.

 

 

 

 

Binoral Ses:

Beyni istenilen dalga boyuna ulaştırmak için kullanılır.

İnsan kulağı 20 Hz ile 20 000 Hz arasındaki sesleri duyabilmektedir.Alfa,delta ve teta dalgaları bizim ulaşmak istediğimiz dalga boylarıdır ama hepsi 20 Hz in altındadır.Bu frekansa nasıl ulaşılmalı ve beyin bu dalga boylarıyla nasıl eşgüdümlenmeli?

İşte burda binoral ses kayıtları devreye giriyor. 1839 yılında Alman araştırmacı H.W. Dove benzer frekanslarda 2 ahankli sesin beyin de 3. bir ses oluşturduğunu keşfetti. İşte buna binoral ses diyoruz.

Mesela sağ kulağa 400 Hz lik bir ses, sol kulağa 408 Hz lik bir ses dinletirsek 3. bir ses, 8 Hz’lik bir ses elde etmiş oluruz. Bu ses alfa dalga boyuna tekabül eder. Böylece beyni alfa dalga boyuna geçirebiliriz. Ya da ulaşmak istediğimiz dalga boyunda binoral ses oluşturabiliriz.

Bilinç altı telkin kayıtlarında arka plandaki ses bu binoral sestir. Kayıtların belli bir süresi sadece binoral sestir böylece beyin telkinleri daha çabuk kabul edeceği trans seviyesine ulaştırılır,telkinler bu seviyeye ulaştıktan sonra başlar.

Arka plandaki binoral ses helikopter sesine benzer,şiddeti o kadar yüksek değildir.İlk başta rahatsızlık verebilir ama biraz beklerseniz alışırsınız ve rahatladığınızı farkedersiniz.

Binoral sesler çeşitli amaçlarla kullanılabilir. Gevşeme,uyku sorunları,hafıza güçlendirme,konsantrasyon artırma,odaklanma,meditasyon gibi…

Bazı dalga boyları ve sağladıkları etkiler:

Bilinçaltı programlama 5-7.5 hz

Stresten arınma ve çabuk bir gevşeme 5-10 hz

Meditasyon 4-7 hz

Uyku yerine 5 hz lik 30 dakikalık bir oturum 2-3 saatlik uyku yerine geçebilir.

Uykusuzluk Tedavisi ilk on dakika 4-6 hz, 20-30 dakika 3.5 hz

İyi hissetmek 45 dakika 4-7 hz

İmgelem Bir süre 6 hz daha sonra 10 hz

Self hipnoz 8-10 hz

Hızlı öğrenme 7-9 hz

Sezgi geliştirme 4-7 hz

Yüksek bilinç seviyesi 4-7 hz 30 dakika sonuç almak için 1 ay uygulamak gerekir.

Hızlı yenilenme 15 dakika 8-10 hz şekerleme uyku etkisi yapar.

Gandarva Veda :

Frekanslar insan üzerinde iyi amaçlarla da kullanılabiliyor.. “Türk Sanat Müziği makamlarının hiçbiri bilinçsiz yapılmış değildir. Dünyanın ve insanın bir ritmi vardır, makamlar da bu ritme uygun yapılmış ki dinleyen iyi hissetsin, şifa bulsun, mutlu olsun diye. İhtiyacımız olan frekanslar belirlenerek yapılmış o makamlar. Doğru zamanda dinlenirse iyileştirici etkileri bile olduğu artık bilimsel olarak dünyanın değişik üniversitelerinde yapılan araştırmalarla kanıtlandı. Her saat diliminin bir ritmi var ve o saat diliminde bulunan ülkelerin ritminin aynı olduğu, o ritm dışında davranan insan hastalığa, başarısızlığa, uyumsuzluğa sürüklenebiliyor.

Peki ritm dışına nasıl çıkılıyor?
Geç kalkıp geç yatmak en önemli ritm bozma unsuru. Hindistan kültüründe Gandarva Veda adında bir dinleti var. Gandarva Veda CD’lerinin içinde çeşitli ses frekansları bulunuyor ve hepsinin de dinlenmesi gereken saatler üzerinde belirtiliyor. “Eğer o saatte dinlerseniz dünyanın ritmine göre akort olursunuz. Örneğin uyku saatinde uyku frekanslarını dinlerseniz hemen uyuyorsunuz. Gandarva Veda araştırmaları üzerine Amerikan Maharishi Üniversitesi‘nde bir kürsü bile var. Ünlü besteci Schuman da dünyanın ritmini hesaplamış ve bestelerini o ritme uygun olarak yapmış. Hatta günümüzde de dünyanın ritminin büyük kulüp ve diskolar tarafından bilinçli bir şekilde kullanılıyor. “DJ’lik dediğiniz meslek bu zaten. Neyi hangi saatte dinleteceğinizi bilirseniz daha çok para kazanırsınız, mekanınız dolup taşar.

İnsan yalnız konsantre olduğu sesi duyar ama diğer sesler de beyne iletiliyor aslında ve yorgunluğa yol açıyor. Beyni boşaltmak gerekiyor bu yüzden, toprakta çıplak ayak yürümek, doğa yürüyüşleri yapmak iyi gelir. Bence okullarda gürültünün emilmesi için düzenekler kurulmalı. Böylece öğrenci yalnız öğretmenin sesine konsantre olur ve daha uzun süre konsantrasyon sağlayabilir.
Ses frekanslarının özelliklerinden dolayı dualar  Arapçasından okunursa daha etkili olur.

Merhum araştırmacı yazar Aytunç Altındal bir konuşmasında islam dinine şöyle bir yorum getirmişt; ”İslamın diğer dinlerden ayıran bir özelliği ise Ses Dini olmasıdır. duaların telafuzları ve ezan makamları orjinal dilinde ve makamında okunursa insan üzerinde etkili olur”.

Ses Mühendisi Suden Pamir ise Arapça‘nın çok zengin bir frekans yelpazesine sahip olduğunu belirterek, kelimelerdeki seslerin yan yana geldiğinde çok olumlu etkiler bırakacak şekilde düzenlenmiş olduğuna dikkat çekiyor. “Ama duaları sesli okumak lazım. Ben Yasin suresini okuduğumda zangır zangır titrerim.” diyor.

 

Doğal sesler üreten müzik aletlerinin tınılarıda buna dayanır. Asya kültürüne ait enstrumanların nerdeyse tamamı, arap kültürüne dayalı enstrumanları  bir düşünün. Hangisini tek başına dinlerseniz bir farklı hisstemeye başlıyorsunuz. Mesela ney muhteşem bir alettir, adeta insan nefesinden üretilmiş gibidir.Gandharva Veda biliminde kullanılan enstrumanlar şunlar:

 

  • Bansuri :Bambu Flüt (Benim favorim)
  • Santoor : Yüz yaylı ud
  • Sarangi : Yayla çalınan, 3-4 melodi ve 36 rezonans yayından olan baş enstrümandır.
  • Sarod: En yüksek sesli enstrümandır. 17 rezonans yayı vardır.
  • Shehnai: Duet olarak çalınır. Bir kişi melodiyi diğeri ise temel notayı tutar.
  • Sitar: 2 ses yapısı ve 20 rezonans yayı vardır.
  • Vokal: Gandharva Veda’da insan sesi mükemmeliği ile tüm seslerin temeli sayılır. Enstrümanlar insan sesinin enginliği ve güzelliğini ancak taklit edebilirler.

 

 

Bir enteresan enstruman ise Hang.

 

 

“Hipnotik bir çalgı” olarak nitelendiriliyor ki çok severek dinlerim bende, gerçekten öyle bir etkisi var.  ilk kez dinleyecek olanlar duyar duymaz aşık olacaklardır, bunu da garanit ederim. Hatta şu linkten dinlemenizi tavsiye ederim. Çalan kişi Dante Bucci adında bir büyük yetenek, özellikle hangı çalanlar arasında bana göre en iyisi.

Vikipedia da hang ile ilgili şöyle bir paragraf var;  ”Yaratıcıları, 2001 ile 2005 yılları arasında 45 kadar farklı model geliştirmişlerse de çalma konusunda henüz oturmuş bir kural ya da yönteme sahip olmayan Hang için, Endonezya ve Güney Hindistan’a uzanan bir araştırma yapılmış. Enstrüman, yılda sadece 400 adet kadar üretilip, iki yıl sonrasına verilen teslim tarihiyle yaklaşık 1300 Euro’dan satılmaktadır.”

Diğer bir ilginç konu da bu enstrumanın  patentinin isviçrede Panart adında bir küçük bir işletmede olması, bilinçli bir şekilde enstrumanın patentini dağıtıp popüler hale gelmesine engel oluyorlar, yani istedikleri kişilere satıyorlar. Çünkü konun başında belirttiğim gibi uzak doğu ve tibet kültürlerinde çok özel tınılar bunlar. Bu değeri bilenlere satışı gerçekleştirdiklerini düşünüyorum, bu da benim yorumum.

Ayrıca ve özellikle dikkatinizi doğanın frekansı 432hz ile ilgili olan şu yazıya çekerim, oldukça zengin bir yazı ve çeviri. Yazının sonundaki test görüntülerine dikkat!!

 

 

 

Ayrıca;

İNSANLIK TARİHİNDE EN BÜYÜK ÜSTÜ ÖRTÜLEN GERÇEK

AYAHUASCA TARİFLERİ İLE İLGİLİ

DMT: ZAMANIN ÇÖKTÜĞÜ İLAHİ MAKAM

MÜZİĞİN GALAKTİK HALİ – GANDHARVA VEDA

RUHUN FREKANSI – 432HZ

YILDIZ KAPILARI, KABE VE ÇAKRALAR

UÇAN MELODİLER – PSCHYEDELIC TRANCE

ANADOLU / ANATOLIA

https://www.youtube.com/playlist?list=PLysOnHNXR1AqCM9VxeSybGxjibXwW_b_a

Son zamanlarını geçiren yaşlımı yaşlı bir dede çınar gibi ANADOLU

Son bir şeyler söylermi acaba diye öylece yanına oturup elini tutmaya çalıştığımız ANADOLU

Elimden kayıp giden, giderken kızgınlığını içinde götüren ve tüm zamanlara lanet okurcasına göz altından bakan kudretli ANADOLU

(Prosis Prodüksiyon’nun Türkiye ve Kapadokya filmleri için yaptığım müziklerdir.)

DMT: ZAMANIN ÇÖKTÜĞÜ İLAHİ MAKAM!


Ana fikir; Yeryüzünde ki bütün dinlerin ya çıkış noktası olmuş ya da tam odağında var olup, oluşumuna yön vermiş bir maddedir Di–Methyl-Tryptamine.


Öncelikle belirtmeliyim ki bu yazıda hiç kimseye hiç bir şey öğretme gibi bir amacım yok. Sadece öğrenmeye çalışan, paylaşan biriyim. Bu sebeple yorumlarınızı esirgemeyiniz. Teknik kısımlarda eleştirilere açığım ama ana fikir olarak son derece sabit fikirliyim, özellikle bu konuda.

Konu olan madde, trans müziğin de çıkış sebebi aynı zamanda, beğendiğim bir listemin, yazıya eşilik etmesinde bir sakınca görmüyorum. İyi bir kulaklıkla orta seste lütfen.

Bir DMT (dimethyltryptamine) trans anı. Ruh Molekülü Belgeselinden.

” Şehri çok uzak mesafeden gödüm koyu yeşil renkteydi. Üstünde titreşen ışıklar ve bulular vardı sonderece hızlı hareket ettiği için tanımlanması çok güç geometrik şekillerin yavaşlamasının ardından uzaklardaki  şehri gördüm. Ben bu manzarayı izlerken tam da gözlerimin önünden bir ışık topu ” bu da neydi” dedirtircesine, geçip gitti. bu kadar yakın olması dışında korkmadım. etrafıma bakınmaya başladım. Sanki bu yerin içindeydim. ” Neden burdayım”  derken hemen sağımda, kocaman bir burnu ve yeşil cildi olan kadını gördüm.  Bir düğme çeviriyordu ve farkettim ki uzaktaki şehrin ışıklarının gücünü artırıp azaltıyordu. Ona baktığımı farkedince ” Başka ne istiyorsun” dedi, bende, ” Başka neyin var ” dedim. ”

DMT (Di-Methyl-Tryptamine)

Epifiz bezi bir çok dinde  odak noktası olmuş bir organımız ve üçüncü gözümüzün açılması halinde ruhani boyutlarda yaşanacak bir aydınlanmanın da sağlayıcısıdır aynı zamanda.

Bir insanın epifiz bezinin  en çok doğum ve ölüm anında salgıladığı DMT, insan bilinci üzerinde çok etkili ilahi bir hormondur. Öyle ki, ruhun vücuda girip çıkmasını sağlayan hormon olarak adlandırılır.  Ayrıca rem uykusunda rüya anında çok küçük miktarlarda üretilmekte.  Yan etkileri olan psychodelic sanrılar, onun dünyanın en kuvvetli uşturucusu damgasını yemesine yetmiş. Triptamin ailesinin en güçlüsü. Vücutta üretilen bu kadar güçlü bir psikoaktifin, doğal yapımızla ilgili bir nedeni olmalı.

İnsanlar, hayvanlar ve bitkilerde bulunan bu salgının tam olarak asıl görevinin ne olduğu hakkında şu an için kesin bilgiler olmamakla birlikte, bu salgının 30 – 40 yıl önce ki öne sürüldüğü gibi doğada  tesadüfen oluşmadığı, daha gerçek bir işlevi olduğu, bir amacı olduğu, bununda ortak moleküler dil olabileceği görüşü gittikçe sağlamlaşıyor. Yani tüm galaksilerdekilerde dahil dahil tüm canlılar arasında ortak bir moleküler dil olabileceği gerçeğinden bahsediliyor.

Bir daha gözden geçirelim, beyin ikiye ayrılmış bir organ, sağ beyin sol beyin. Beynin içinde bulunan diğer organlarda aynı şekilde ikiye aylımış durumdalar. Ancak bir tek epifiz bezi tam orta da tek bir bütün olarak durmakta. İşte bu bezimizin salgıladığı 3 hormondan biri DMT. Bütün bunların bir sebebi olmalı.

Meditasyon, oruç, ilahi söylemek ya da başka herhangi bir teknik ile özden kaynaklanan DMT seviyesi bir anda çoğalabilir. Bu mistik durumun ”ölüme yakınlık” deneyimi ile tartışılmaz bir bağlantısı vardır. Çoğu psikoaktif zihin açıcıların bilinçte yaptığı etki ile, yoğun meditasyon arasında çok yakın bir benzerlik vardır. Beynimizin tam ortasında bulunan epifiz bezinde açığa çıkan bu bileşik, mistik deneyimlerin yegane olgusudur. Tarih boyunca insanoğlunun halusinasyonla ilgili olan tüm deneyimlerinde dmt nin rolü vardır.

Ayrıca bazı stres anları,yalnlızlık, travma ve açlık.. bunlar haulinasyonlara neden olan sebepler.

Beyinde ve bilinçte bu etkiyi yapan bileşikler halusinojen denilen bileşiklerdir.

Beyinde dmt ne kadar fazla salgılanırsa, dünya bizler için o kadar renkli ve canlı  görünür, ancak yetersiz derecede dmt salınımı dünyayı donuk, gri ve cansız algılamamıza neden olur.

DMT, bilincin bedenden ayrılmasını mümkün kılan bir  maddedir. Mistik dinlerin ilahları ve üstadlarının ana konusu da hep bedenden kurtumla  ve beden dışı deneyimlerle  alakalı kavramlardır. Bu nedenle günümüzde bilim bu bileşiğe ”Ruh Molekülü” adını vermiştir

Dmt’nin İnsan Üzerindeki Etkisi:

Diğer psikoaktiflerle dmt arasında çok farklılıklar olduğu gözlemlendi. Zaten onu bu denli önemli yapan da bu farklar.

Dmt kullanmış yada ona maruz kalmış insanların çok önemli ortak görüşleri var.

Trans halinde hepside evreni görme şekillerinin kökten değiştiğini söylüyor.

Transtayken kesinlikle öldüklerini ve yeniden doğdukları söylemeleri ve hepsininde birbirinden bağımsız olarak aynı şeyleri söylemeleri oldukça ilginç.

Birlik hissiyatı verdiğini söyleyen kullanıcılar, tecrübenin büyük bir kısmını bir türlü dillendiremiyorlar ve yazıya dökemiyorlar. Yani sadece bazı imgeleri tarif etmeye çalışarak ve yaşadıklarını kavramlara oturtmaya çalışarak bu tecrübeyi aktarmaya çalışıyorlar. Şamanıda böyle , bilim adamıda böyle. Yani görülenin, bir türlü bu dünya dili ve anlayışı ile anlatılıp kavranması tam olarak mümkün olmuyor.

Genel ortak görüş ise bir gözlemci tarafından gözlenen bu evren bir ilüzyon ve transa giren kişiler bu gözlemciyi, transta kendilerinin anladıkları an olarak  anlatıyorlar. Buda yeniden doğuş demek. Öldükten sonra kendileriyle yaşanılan bir yüzleşme yaşadıklarını, bu yüzleşmeninde kişiden kişiye değişen şiddetlerde  geçtiği bilinmekte. Sonrasında ise bir huzur ve yeniden doğuş başlamakta, trans sonunda ise artık hiçbirşey eskisi gibi değildir ve her şey ilahi bir güzellikte ve canlılıkta gözlenmektedir.

Beyin içerisinde yerinin neresi olduğu hala bulunamayan bilincin, toplu deneyimlerde  beynin dışında olduğu söylenmekte. Bu transa giren kişilerin en can alıcı ortak söylemleri ise bilincin, bu dünyada olmadığı, bu dünyanın o bilinç tarafından üretilen bir ilüzyon olduğunu iddia etmeleri.

Semavi dinlerde bulunan İsmi azam kavramı musevilikte Rab’ın son isim olarak geçer. Kuran’da ise Allah’ın son ismi. Tasavvufa göre bu isim söylendiğinde ve gırtlaktan çıktığı anda istenilen herşey oluyor ya da bu evren  yok oluyor. Bu dinlerin bu dünya ya ortak bakışı ise bu evrenin ve dünyanın bir ilüzyon oluduğu. Yani ismi azamı ağızdan çıkardığınız anda bu ilüzyonu değiştirebilir ya da ortadan kaldırabilirsiniz. İşte trans sırasında bahsedilen zihin bu. Belki de gizli ilimler ve /veya örgütlerde bahsedilen gizli öğreti fenomeni de bununla ilgilidir.

Transa girenler bu ilüzyonu anlatamıyorlar yani gırtlaktan çıkaramıyorlar, bizim dillerimizde bunun tarif yok. Musevilikte insanların aşması, Budizm de nirvanaya ulaşmak ve sonsuz huzura ulaşmak, bu transa işaret diyor.

Peygamber hastalığı olarak ta bilinen temporal lob epilepsisinin nedeni DMT yükselmesine neden olan şizofrenik sanrılar. Tüm peygamberler, evliyalar, ermişler aynı şeyden bahsediyor, ” Bu evren bir ilüzyon”

GEZEGENLER ARASI REZONANS :

 

Mutlu bir altın çağ olduysa eskiden
Niçin bir kez daha olmasın?
Her şey dönüp dolaşıp
Gelmiyor mu eski yerine?
Düşündüğüm, öğütlediğim gibi benim
Paylaşsaydı insanlar
Yararları, mutluluğu ve ahlâkı
Cennet olurdu dünya…
Uyanık, temiz sevgiler gelirdi diyorum
Azgın, kör sevgiler yerine
Yalan dolan, bilgisizlik yerine
Gerçek bilgi gelirdi
Ve kardeşlik zorbalığın yerine. / Campanella

Artık engizisyon yok, rasyonalimzde çok zaman önceydi, böyle engellere takılı kalmak sadece bağnaz bir tutum sergilemek olur. Çünkü bu konu, yani insanın farkındalık araçları, gizli tutulamayacak kadar çok insanın konusu. Dünya yeni bir çağa bu nedenden dolayı gebe. Unutmadan eklemek gerekir  bu konu yep yeni bir bilim konusu olduğu kadar, DİN için oldukça temel bir konudur .

Sadece din deyince ne açıdan bakıp yargılayacağınız herkesin geleneksel eğitimlerine kalmış bir tutum. Aynı zamanda ” Bilim bu konunun neresinde? ”  sorusuna yanıt, DİN’in kendisi kadar diyebilirim. Dan Brown romanlarından birindeydi, sanırım melekler ve şeytanlar da çok güzel bir cümle dikkatimi çekmişti, ”Bilim, dini anlamak için henüz çok genç”

İşte bu konu da bilimin dine nazaran olgunluk dönemine girdiği bir konu bana göre. Tabi bu kadar din kelimesinden bahsedince dini bir kişilik olarak algılanmak istemememin sebebi de, öyle olmadığımdır.

Çeşit çeşit zihin açıcılar zaman zaman gündeme gelmiş,  bunlardan en önemlisi ve kültürel /popüler tarihte en çok etki bırakmış olan LSD, kötü bir DMT kopyasıdır. Yani doğal dmt nin laboratuvarda üretilmiş bir çakması dır. Nedense bir anda uyşturucu damgası yemiş, 40 yılığına zincire vurulmuş bir kapalı kutu. Bahsettiğim, yıllar evvel Amerika da ve Avrupa da yasaklanan lsd nin arka planına vurgu yapmaktadır.

Uçan Meldoliler – Psytrance adlı yazımda bu aşamadan sonra ortaya çıkan trance müzik türlerini, topraklarında özgür ve doğal lsd etkilerinden dolayı Asya’yı keşfe çıkan hippileri ve bu müziğin  iç dinamiğinin tamamen bahsettiğim bu psikoaktiflerin yani zihin açıcıların etkisini tecrübe etmiş inasanların ağırlıklı olarak hazırladığı ve müzikten çok birer şaman ayini ya da ritüel olmasından bahsetmiştim. Tabi  daha çağdaş versiyonu.

DMT yani sprit molekülü, bir bilmece, paradoks. Sprit-Ruh iç dünyadır. Molekül ise dış dünya. Öyleyse Yukarıda bahsettiğim bu uyarıcılar, bizi bilimden ruha taşıyan uyarıcılardır. DMT nin kaynağı Epifiz Bezi demiştik. Epifiz Bezi ya da Üçüncü Göz ile ilgili şöyle bir derleme paylaşmıştım,

 İnsanlık Tarihindeki En Büyük Üstü Örtülen Gerçek – Üçüncü Göz

Dinlerde ve mistik hikayelerde bahsedilen tüm paranormal olayların arkasında bu epifiz bezi ve onun salgıladığı salgılar var. Yani DMT ve Melatonin. Melatonine de değineceğim.

Esrar psikoaktif bir bitkidir, haşhaş opioid, ex ise empatojen ve stimulanttır.LSD, DMT, Salvia Divinorum, Mescaline, Magic Mushroom, Ayahausca, 2-cb ve Nbome gibi maddeler halüsinojendir.

Tabi amacı dışında kullanılan ve ağırlıklı olarak İngiliz tüccarların dünya piyasasına çıkardığı bu bitkiler çoktan uyuşturucu damgası yemiş durumdalar. Bu da işin acınası tarafı.

Alkaloidler:

Alkaloidler bir bitki tarafından doğal olarak üretilen amin yapısında kimyasal bileşiklerdir. Ayrıca hayvanlar ve mantarlar tarafından üretilen aminlere de alkaloidler denir. Genel olarak bağımlılık yapıcı özellikleri ile bilinirler. Alkaloid ismi alkaliye benzer olmaları sebebiyle verilmiştir.

Bitkisel kökenli azotlu maddelere alkaloit madde denir. Alkaloit maddeler, baz yani alkali yapıdadır. MÖ. 3000 yıllarından kalan sümerlere ait yazıtlarda bile alkaloitlerle ilgili izlere, en azından bu maddeleri içeren bitkilerle ilgili bilgilere rastlanır. Bu durum da söz konusu bitkilerin ve alkoliyolit yapıdaki maddelerin etkilerinin binlerce yıl önce bilindiğinin kanıtıdır. O çağlarda alkaloit içeren bitkilerin, (örneğin Girit haşhaşı) birçok yüce nitelik taşıdığına inanılıyordu.

Alkaloitlerin insan fizyolojisine etkileri çok çeşitlidir. Bazısı sinir sistemine etki eder ve bazen de sanrıya yol açarlar. Bazıları da kaslara etki eder. Bu özellikleri dolayısıyla alkaloitler ölümlere sebep olabilirler.

Alkaloitler insan üzerinde etkilere sahiptir. Ayrıca, kokain, eroin, afyon, morfin, kenevir, tütünler ve kahve gibi bitkilerin içerisinde bulunan alkaloitlerin bağımlı yapma özellikleri vardır.

Şimdi, binlerce yıldır, yüzlerce kültür tarafından hep ilgiyle karşılanmış ve ilginç bulunmuş bu maddeler neden tüm batı dünyasında yasaktır?

Neden tüccar devletler bu maddeleri amacından farklı kullanım alanlarına sürüklemiş ve uyuşturucu damgası yedirtmişdir ?

Bir çok ülkede  neden hala bu böyle devam ediyor?

Neden din hurafeleri bu maddeleri yasaklıyor, karşı çıkıyor?

Aydınlanmanın anahtarı olabilecek bu maddelerin araştırılması 50 yıldır hangi kapalı kapılar arkasında devam etti?

Köklü pscytrance grubu olan 1200 Micrograms’ın Ayahuasca parçası , iyi bir kulaklıkla, orta seste… Bu video da DMT transının çok değişik ve ilginç bir görsel anlatımıda var, seyredince ürkütmüyor da değil hani

DMT içeren bitkilerden faydalanmanın en geçerli yolu olan bitki karışımları ve bunlar içinde en çok bilineni meşhur Ayhuasca çayı.

Ayhuasca (Yaje) :

Her ne kadar yerliler arasında asil mantığının bağırsak parazitlerini temizlemek olduğu iddia edilse de  ruhun vucuttan ayrılıp yükselmesini sağlayan – bir nevi ölüm – ve uyanık rüyalar görülmesine neden olan halusinojenik etkisi bu çayın popüler kullanımına neden olmuştur.

Ayahuasca etkisi di metil triptaminin (dmt) beyne girişiyle birlikte başlar. Etkileri 6-12 saat arasında geçmekle birlikte kişiyi günlerce etkisi altında tutabilir.  Bir haftada bir kereden fazla alınması sakıncalı olabilir.

Yaje (ya da Ayahuasca) içeceği aslında çoğunlukla Amazon bölgesinde yetişen ve oradaki topluluklar tarafından kullanılan bir çeşit sarmaşığın adı aynı zamanda. Fakat içeceğin kendisi sadece yaje’den ibaret değil ve her taita (şamanlara verilen isim) kendine özgü bir tarif kullanıyor. Şamanlar geleneksel olarak bunu tedavi amacıyla kullanıyor olsalar da aynı zamanda büyü amaçlı kullanıldığı da oluyor. Büyüler de tabi ki kazanılan görü yeteneği merkezi konumda; taita bu sayede hastalıkların sebeplerini ruhlar (bizim bildiğimiz ruhlardan farklı) aracılığı ile öğrenebiliyor ve bunları dışarı çıkartabiliyor

Amazon bölgesindeki yerliler için bu karışımı hazırlamak problem olmuyor, zira her şey önlerinde. Sarmaşıktan önemli bir kısım, başka bitkilerle karıştırılıp suda bir gün boyunca kaynatılıyor. Kullanılan malzeme çok olduğundan bunu başka bir yerde hazırlamak oldukça zor. Kaynatılmış yaje gece olana kadar bekletiliyor. Geceyi beklemenin sebebi ruhların gece olduğunda uyanmaları. Gerçekleşen ritüel de bu ruhlarla saygıda kusur etmeden iletişim kurmak üzerine kurulu.

Bugün bir çok bitki ayahuasca analoğu olarak bilinmektedir. Bunlardan en önemlisi peganum ve mimosa türlerinden elde edilir. Peganum harmala (Üzerlik) tohumları harmala alkoloidlerini bol miktarda içerir. Bunun yanında bir çok mimosa türü bol miktarda dmt içerir. Bu iki bitki ile kolayca ayahuasca analoğu bir içecek hazırlanabilir. Ama araştırdığım ve bildiğim örnekler kadarıyla bu içeceği ön hazırlıksız ve tek başına içmek biraz deli cesareti istiyor.

Bir Ayahuasca ( Yaje ) Deneyimi:

Peki içince ne oluyor? bu kısmı yazının sonunda vereceğim kaynaktan olduğu gibi  alıntı yaptım. Çünkü çok güzel anlatılmış:

” Gece oldu ve taita’nın uzattığı yaje’yi bir dikişte içtiniz. Bundan sonra artık ne olacağını taita dahil kimsenin bilmesinin imkanı yok. Neredeyse herkesin kendine özgü bir deneyimi oluyor ama ortak olan bir şey varsa o da kötüden iyiye doğru bir yol izlemesi bu deneyimin.

Kapkara bir denize atlıyorsunuz, batıyorsunuz, batıyorsunuz, kendinizi en dipte bulduğunuzda kurtulmak için çırpınıyorsunuz. Hiçbir şeye yaramadığını anladığınızda kendini bırakıyorsunuz artık, teslim oluyorsunuz ve kendinize verdiğiniz zararların bedellerini ödüyorsunuz. Hafifledikçe taşıdığınız yüklerden yükselmeye başlıyorsunuz, yükseliyorsunuz ve en sonunda göksel bir mutlulukla dolaşıyorsunuz.

Gerçekten bu kadar poetik bir etkisi var yajenin. Algılarınızın kapıları tamamen açıldığında ruhlarla görsel bir temase geçmeye başlıyorsunuz. Bu noktada kimisi iyi kimisi kötü sayısız varlıkla karşılaşmanız mümkün. Gerçekliğin dünyasından yavaşça diğer tarafa geçtikçe ruhlar da daha fazla hissetiriyor kendilerini.

Şunu eklemeliyim ki ilk defa içiyorsanız ve sadece bir fincan aldıysanız pinta görmeniz pek mümkün değil. Ama bu aynı zamanda fiziksel ve ruhsal temizliğimizle de ilintili ve de yajeye ne kadar aşina olduğumuzla. Ne olursa olsun pinta olmadan bile varlıklarını bir şekilde hissediyorsunuz. Bunu sağlayan ise tamamen sezgileriniz; orada olduğunu hissediyorsunuz. Yeni bir fincan aldığınızda ve bu his gitgide katlandığında farkındalığınız da beraberinde yükseliyor.

Sanki her şey birbirine bağlı ya da bir havuzun içinde yüzer gibi bir his, atmosferdeki enerjiyi bütün bedeninizle hissedebiliyorsunuz; artık aynı yerde olmadığınızı düşünüyorsunuz ve gerçekliğinizde oluşan dev yırtıktan dolan renklerle ruhların yakınlaştığını anlıyorsunuz. Fakat yine de bu aşamada tamamıyla kopmuş sayılmazsınız gerçeklikten. Zihniniz, bilinciniz, bilinçaltınız, korkularınız, şüpheleriniz, egonuz sürekli bu görüntülere, hislere karışıyor. Son aşamaya yani gerçek görselliğe adım attığınızda ise doğrusu görünüze karışabilecek “siz” diye birşey bulunmuyor. Ama kesinlikle uyumuyorsunuz da ve gördüklerinizin de rüya olmadığını biliyorsunuz – rüyalardan son derece farklı bir deneyim bu.

 Soyut görüler arasında başta renkler olmak üzere, geometrik şekiller, kaleydoskop etkisiyle birbirine karışan ve ayrılan imgeler bulunuyor. Bu soyut görüntüler sürekli olarak değişime uğrayarak somutlaşabiliyor ve daha sonra tekrar dağılabiliyor. Çeşitli figürlerde karşımıza çıkan görüntüler arasında en yaygın olarak görülenler genelde cangılda yaşayan diğer canlılar – totemler oluyor. Tabi ki burada bir sınır olmadığını belirtmeliyim. Geçmişi, geleceği, başka şehirleri, olmayan yerleri, Budha’yı bile görebilirsiniz. Ne göreceğiniz üzerinde kesinlikle kontrolünüz bulunmuyor sonuç olarak.

Ayrıca hemen sonra ne olacağını o anki durumunuzdan anlamanız da pek mümkün değil. İlk etkileri yaşadıktan sonra bu ilk etkiler kaybolup yerine daha güçlü olanlarını getirmiyor. Yajenin gelişimi çok düzeyli olarak gerçekleşiyor. Bir düzeyde renkli çizgiler sürüp gelişirken buna sürekli olarak yeni etkiler ekleniyor.

Basit başlayıp, gelişen ve bütün elemanların şiddetini yükselttiği çeşitli zirveleri olan bir trance parçası örneğine benzetebiliriz bu durumu aslında. Nasıl ki parçada tek tek davulun ya da herhangi bir öğenin estetik ya da duygusal bir önemi bulunmamakta gördüğünüz pinta için de bu durum geçerli. Pinta sadece bütün olarak üzerinizde bir etkide bulunuyor ve acılı bir temizlik sürecinin yarattığı görüntülerin de sadece bir tek amacı var: Size tinselliğin ışığında hayat hakkında bir ders vermek.

Fakat arada bedensel olanın pisliği üzerine düşüncelerle ile büyümüş önemli bir neslin anlamayacağı hatta gülüp geçeceği bir fark var. O da böğürtüler arasında kusarken ya da bir ishal atağında bu tinselliğe kendinizi açıyor oluşunuz. Tanrı’yı bulutlar arasında çizen ve beyazlı melek ordularıyla bedensel olandan kaçınmamızı iradeye, zihne, inanca yönelmemizi tembihleyen semavi dinleri zaten bir kenara koyuyorum, dünyada başka hiçbir kültür sanırım tanrısal, ruhani, tinsel olana bütün bu pisliğin içinde ulaşılabileceğini düşünmemiştir.

Dinlerin zihne bağımlı oluşu dolayısıyla zihnin üzerinde çalışabileceği irade, inanç gibi soyut olgular kullanılmak zorunda olduğundan tanrı da ancak soyut ve ulaşılamaz haliyle düşünülebiliyor. Sonuç bir çeşit aydınlanmayla müjdelenen insanların hayal kırıklığı. Özellikle batıda inancın giderek önemini yitirmiş olması ve geriye kalanların çeşitli uzakdoğu düşüncelerine yönelmesi bu hayal kırıklığına yorulabilir sanırım. Yaje’nin işlevi de bu doğu düşüncelerine zaten oldukça benziyor çünkü farkındalığın dibine dinamit koyan beden-zihin ikiliği yaje’de de bulunmuyor ve beden üzerinde çalışırken aynı zamanda içgörümüzü engelleyen zihnin durumunu da değiştiriyor.

Meditasyon ile bu kadar benzer olması bir yana daha güzel olanı yaje’nin hiçbir şey yapmanıza, düşünmenize izin vermemesi. Meditasyonun amacı da bu değil miydi zaten?… Tek fark yaje’nin sizin isteğinize bağımlı kalmadan aşkın bir düzeye sizi taşıyor oluşu; başka bir şansınız yok. Katıldığım bir seremonide zaten bu iki tekniği de uygulayan kişiler gördüğümden benzerliği algılamam çok fazla sürmemişti. Bedensel fazlalıklarımızdan kurtulmadan belirli bir dinginliğe ulaşılması da zor göründüğünden doğrusu aralarındaki görevdeşliğe bir anlam verebildim.

Fazlalıklarımız derken abartmıyorum, isterseniz günlerce diyet uygulayın ve hatta son gün kimilerinin tavsiye ettiği gibi birşey yemeyin yine de anlam veremediğiniz kadar kusabilir ya da dışkılayabilirsiniz. Yaje sizi daima şaşırtacak ve saygı göstermezseniz başka bir ders verecektir. Son denememde sabah olmuş ve herkes evlerine güzel güzel dağılırken birdenbire herşey benim için tekrar başlamıştı. Alınan ders isterse sabah olsun eve taşıdığınız yüklerle geri dönemezsiniz ve yerlilerin düşüncesine göre bu yükler ya da hastalıklar dışkı ve kusmuk olarak vücut buluyor ve sisteminizden en kısa yoldan dışarı atılıyor. Doğrusu bedeninizden normal olmayan bir şekilde o kadar çok şey çıktıktan sonra buna inanmamak güç; o kadar bokla doluyuz ki gerçeği göremiyoruz”

Pinta: Çeşitli renkteki görüntüler soyut zihinsel imgelemler ve doğadaki ruhların (bütün bitki ve hayvanları kapsayan) canlı imgeleri.

.

Melatonin:

Gelişim döneminde çok etkili olan, uykuyu düzenleyen, stresi azaltan bu salgı sadece ve sadece en çok karanlıkta salgılanır. 21:00 civarından 02:00-05:00′ e kadar ki dönemde oldukça aktifdir.

Diğer önemli bir konu ise Kanserin önleyicisi olduğudur. Hatta kanserin melatonin azlığı ve düzensizliğinden kaynaklanan bir hastalık olduğu bile geldi aklıma.

Dünya Çevre Örgütünün araştırmasına göre kanserlerin yarısı gezegenin 1/5’lik bir kısmında bulunduğunu söylemiş. Bu bölgelerse büyük şehirler yani en çok ışığa maruz kalan bölgeler.

Hatta hiç ışık almayan görme engelli insanlar sürekli melatonin salgıladıkları için kansere hiç yakalanmıyor. Çünkü Melatoninin salgılandığı epifiz bezi, ışığı sadece ve sadece gözlerden alabiliyor. yani beynin kafatası ile sımsıkı kapalı olmasından ve beynin içinde ve kafamızın tam ortasında olmasından dolayı, ışığı sadece gözlerden algılıyor ve buna göre davranıyor.

En büyük düşmanı daha önce ki yazımda  belirttiğim gibi florid. Florid ilk zamanlar askeri amaçlarda denenmiş, askerlerin daha itahatkar ve kolay emir almalarını sağlaması sonucunda, ağa bababalar tarafından toplumun tamamına karşı kullanılmaya başlanmış kimyasal bir silah aslında. Araştırmacı Yazar merhum Aytunç Altındal, Gül ve Haç, Tavistok gibi örgütlerin bu işlerin  kurucusu ve finansörü olduğunu açıklayan bir çok yazı, makale ve konuşmaları var.

Diğer bir konu neredeyse tüm dinlerde bulunan oruç ve melatonin ile etkisi. Evrenin eterik enerjisi hinduizmde prana olarak geçer. Bu sufizmde hu olarak geçer  ve içimize üflenen nefesir. Meditasyonlarda  düzenli alınıp verilen nefes egzersizlerinin prana olamaması için bir sebep yok. Çünkü nefes burundan doğruca kaşlarımızın ortasında ki epifiz bezine doğru çekilir.

Karanlıkta salgılanan bu salgı bir çok dervişin, şamanın, bazı evliyaların ve budistlerin mağaralarda vakit geçirdikleri ve karanlıkta bulunmalarını açıklar nitelikte. Bu kişiler kendilerini aynı zamanda açlıkla da sınamışlardır. Bir çok dinde oruç tutmanın kaynağı budur. Basit olarak oruç güneş doğraken açkalmaya başlamak ve güneş battığında açlığa son vermek. Karanlıkta salgılanan melatonin güneş doğmasıyla birlikte salınımını durdurur. Ancak açlığa maruz kalan kişilerde bu salgının üretimi devam ader. Yani tüm gün melatonin salgılamaya devam etmenin bir yolu. Gün batımında açlıklarını sonlandırabiliyorlardı çünkü karanlıkta melatonin zaten salgılanmaya devam edecektir. Orucun asıl nedenini bu davranış ortaya koymaktadır yani melatonin ile ruhaniyeti zirvede tutmak.

” SINIRLI Bilinç açılımımızla erişemediğimiz bir frekansta olan bu yayın, HOLOGRAFİK evren, bir düşüncenin ürünüdür. Düşünce; görülen ve görülmeyen her şey; değişik frekanslarda ENERJİ veya BİLGİden başka bir şey değildir.”

Kur’an, 

  ‘İnsan ne yaparsa kendi kendinedir.

  Farkına varıp anlarsa’

 

Buda, 

  ‘Biz ne düşünüyorsak, oyuz.

  Düşüncelerimizle yarattığımız her şeyiz.

  Biz düşüncelerimizle dünyayı oluşturuyoruz.’

 

Upanişadlar, 

  ‘İnsan eylemleriyle kendisini yaratır.

  İnsanın arzuları ne ise kaderi de odur.’

 

4.yy.Yunan Filozofu, Iamblichus, 

  ‘Doğadaki her şey kader tarafından kontrol edilemez, çünkü

  Ruhun kendine özgü ilkesi vardır.’

 

İncil, 

  ‘İsteyin size verilecektir.

  Eğer imanınız varsa sizin için hiçbir şey olanaksız değildir.’

 

Kabalistik kitap, 13 yapraklı Gül’de Rabbi Steinsatz, 

  ‘Kişinin kaderi, Kendisinin yaptığı ve yarattığı şeylerle ilişkilidir.’

http://tr.wikipedia.org/wiki/Alkaloid

http://www.bilgiustam.com/alkaloit-nedir/

http://abdurrahmanozdemir.tr.gg/-Ue-zerlik-Tohumu-Ve-Ayahuasca.htm

http://gizliilimler.tr.gg/Holografik-Evren.htm

https://www.youtube.com/watch?v=KdZAaZXLFQY

https://www.youtube.com/watch?v=3iJ2J6GNmZ8

Ayrıca;

İNSANLIK TARİHİNDE EN BÜYÜK ÜSTÜ ÖRTÜLEN GERÇEK

AYAHUASCA TARİFLERİ İLE İLGİLİ

BİLİNÇ ALTIMIZI KULLANMANIN EN İYİ YOLU – SES

MÜZİĞİN GALAKTİK HALİ – GANDHARVA VEDA

RUHUN FREKANSI – 432HZ

YILDIZ KAPILARI, KABE VE ÇAKRALAR

UÇAN MELODİLER – PSCHYEDELIC TRANCE

İNSANLIK TARİHİNDE Kİ ÜSTÜ ÖRTÜLEN GERÇEK – ÜÇÜNCÜ GÖZ

 

DİKKAT! BU KONUDA (Epifiz Bezi – Üçüncü Göz),  HERHANGİ BİR PROFESYONEL OLMADIĞIMI, ÖĞRENMEYE UĞRAŞIRKEN NACİZHANE BULDUKLARIMI PAYLAŞMAYA ÇALIŞTIĞIMI BİLDİRİRİM.  Ufuk Özçizme

 

 



“Sırf duydunuz diye herhangi bir şeye inanmayın. Sırf pek çokları tarafından konuşuluyor ya da 
dile getiriliyor diye herhangi bir şeye inanmayın. Sırf dini kitaplarınızda bulunuyor diye körü körüne inanmayın. Sırf öğretmenleriniz ya da büyükleriniz dedi diye inanmayın. Geleneklere inanmayın. Çünkü onlar pek çok jenerasyondan beri süregelmekte. Ama gözlemler ve analizler sonucunda, bir nedenden dolayı oluşan bir şey tespit edersen ve bu da bir şeye hizmet eder ve birisinin ya da

herkesin yararına olursa o zaman kabul et ve bu kabul ettiğini yaşa!”  –  Budda.


 

Ajna Chakra = Üçüncü göz = Epifiz bezi = Pineal Gland ( Sanskritçe : आज्ञा) :


AJNA ÇAKRA (ÜÇÜNCÜ GÖZ ) EL YAPIMI SERAMİK KOLYE

Vücudumuzda bulunan yedi büyük çakra merkezinden altıncısıdır ve Hindu geleneğine göre en önemli cakra dır. Tıbben, Epifiz bezi endokrinoloji alanının konusudur ve salgıladığı hormonların vücuda yaptığı/yapabileceği muazzam değişiklikler nedeni ile insanlık tarihi boyunca hep ilgi odağında olup, özellikle  son 30 yılın yoğun araştırma konusu olmuştur. Yapılan araştırmalar  ise bizlere şu gerçekleri göstermiştir ki, epifiz bezinin aktivasyonu için aşağıda belirttiğim faaliyetlere önem verilirse, yaşlanma, kanser, bunama, stres ve hipertansiyona karşı  korunma sağlanmaktadır. Melatonin ve pinolin, şuursuz birer molekül olmalarına rağmen, ilahi! bir şekilde  sinir sisteminin düzenlenmesinde rol almaktadır. Antioksidan, antistres ve antikanser özelliklerle donatılan bu moleküller, kişinin kuvvet ve enerjisini yeniden toplamasına, tiroid hormonlarının salınması için uyarılmasına, yaşlanmanın geciktirilmesine, parkinson ve alzheimer hastalıklarından korunmada etkili nörohormonlardır. Salgılanan bir diğer hormon olan Dimetiletriptamin yani DMT molekülünün, ruhanî âlemlerle irtibata ve metafiziksel etkileri bedende hissetmeye neden olduğu dikkate alınırsa, neden yoğun araştırma konusu olduğu anlaşılabilir.

 

Tabloda görüldüğü gibi vücudumuzda bulunan 7 çakra bölgesi 7 ana vücut hormonu salgılayan bezlere denk gelir. Bizleri gerçek birer varoluş mucizesi haline getiren asıl unsur bu salgıların birbiri ile senkronize olarak uyumlu çalışmasıdır. Tarihte, dinlerde ve mitlerde söz konusu olan aydınlanmanın, dervişliğin, bilgeliğin, bu hormonal dengenin en üs düzeyde çalışmasıyla doğru orantılı olduğunu bilmek gerekir. Vücut sistemimiz işte bu ana omurga üzerine oturmuştur.

 

Bizim konumuz ise burada ki altıncı çakra:

Ajna Chakra – Epifiz Bezi (DMT, melatonin, pinolin):

Kozalaksı bez, beyin epifizi ve 3. göz diye de tanımlanan epifiz bezi, vertebre-omurgalı beyindeki küçük bir endokrin-içsalgı bezidir. Epifiz bezi, uyku-uyanma modülasyon kalıpları, mevsimsel fonksiyonları etkileyen seratoninin türevi olan melatonin hormonu üretir. Epifizin şekli küçük çam kozalağına benzer ve beynin iki yuvarlak talamik lobu arasında, beynin orta yerinde yer alır.

Epifiz Bezi 6. çakranın salgı bezi ayrıca üçüncü göz adı verilir ve üçüncü göz içsel göz olarak bilinir. İçsel alemlere ve yüksek bilinç alemlerine götüren kapı olarak bilinir. Üçüncü göz çoğu zaman vizyonlar, duru görü, önsezi ve beden dışı deneyimler ile ilişkilendirilir.

 

 

Dokusal olarak göz yapısına benzemektedir (kornea, retina). Tabii bir farkı var. Gözlerimiz ışığa duyarlıyken, yani organın fonksiyonları ışık girdiğinde devreye girerken, pineal gland ışık kesildiğinde işlevselliğine başlar. Beyin epifizi bir salgı bezi ve bu bezden 3 adet hormon salgılanır:

  • Melatonin,
  • Pinolin
  • Dimetiltriptamin (DMT).

 

Tarih, Din ve Epifiz Bezi:

İlk defa Descartes tarafından ruh ile bedenin irtibat noktası olarak tarif edilen epifizin, ruh-zihin-beden üçlüsünden oluşan insan alt sistemlerinin kavşak noktasını oluşturduğu, hormonların kontrol edilmesinde görevlendirilmiş bir salgı bezi olduğu konusundaki deliller giderek artmaktadır.

 

 

Günümüzde kritik bir iç salgı bezi olarak kabul edilen epifizden salınan melatonin, pinolin ve dimetiltriptamin (DMT) gibi nöro-hormonlar üzerinde yoğun araştırmalar yapılmaktadır

Dimetiltriptamin çok ilginç bir hormon. Şamanlarda ayahuasca denilen bir iksirin yapımında kullanılıyor. Hormonu ise bitkilerden elde ediyorlar. Elde ettikleri bitkiler ise şunlar:

  • Phalaris arundinacea (yem kanyaşı),
  • Psychotria viridis,
  • Phalaris (kuş otu),
  • Acacia (akasya),
  • Arundo donax (kargı kamışı)
  • Desmanthus illinoiensis.

Bütün antik dinlerde ve hatta günümüz dinlerinde kozalak ciddi ve muamma bir semboldür.

 

Epifiz bezi, Roma’da katolizmde temsil edilmektedir; epifizi sanatsal olarak çam kozalağı şeklinde resmederler. Eski çağlardaki toplumlarda, özellikle Mısır ve Romalılar epifiz bezinin yararlarını biliyor ve bunu geniş sembolojilerinde göz semboli ile sembolize ediyorlardı.

 

 

Fransız düşünür, yazar Voltaire’in de beyin epifizin sırrını çözmek için bir çok otopsi yapmıştır.

Epifiz bezinin deniz seviyesinde çok az, yüksekle de ise daha fazla hormon salgıladığı bilimsel bir gerçektir. Bu yüzden tarih boyunca tüm ibadethaneler olabildiğinde yükseğe yapılmıştır. Yani ibdaethanelerin yükseğe yapılmasının sebebi matematiksel olarak tanrıya yakın olmak değil ama bir nevi bu hormonun da yardımıyla üst bilinçlerle daha fazla iletişimde bulunmak. Tibet manastırları, hristiyan manastırları hatta tarih öncesi medeniyetlerin de ibadethanelerinin yüksek yerlere yapılmasının nedeni bu hormonun salgılanımını artırmaktır. Hz.Muhammed’in riyazete yüksek ve karanlık bir mağarada çekilmesi, ilk orada emir alması, Hz.Musa’nın Tanrıyla konuşmak için dağa çıkmasının da bu durum ile doğrudan ilişkilidir.

 

 

Karanlık çok önemlidir, çünkü epifizin en önemli salgısı olan melatonin sadece karanlıkta salgılanıyor. Gece 11 ile sabah 5 arası en yüksek düzeyine ulaşıyor bu durum dinde sabaha karşı ya da gece ibadetinin önemine ciddi bir işarettir. Bu hormonun salgılanımı ne kadar yüksekse ruhsal alemlerle bağ o kadar güçleniyor. İbadet için bu yüzden gecenin en karanlık ve salgının en çok olduğu an seçiliyor.

Melatonin hormonunun başka bir özelliği de çocukların 9 yaşından önce ergenliğe girmesini engellemesidir. 9 yaşından sonra salgılanma miktarında değişme olur, etkisinin azalmasıyla eşeysel organlar olgunlaşmaya başlar. Belki de farkındalığın artmasını engelleme çalışmalarının sonucunda 6-7 yaşında ergenliğe girmiş çocukları seyrediyoruz haber bültenlerinde. Epifiz bezinin hormon salgılama mekanizması bozulmuş çocuklar…

Melatonin hormonunun üretilebilmesi için uyuduğunuz ortamın tamamen karanlık olması gerekiyor. Yani gece lambası gibi şeyler yakılmamalı. Ya da ışığı kapatıp karanlıkta TV izlemek de hormonun üretimine katkıda bulunmuyor. Ayrıca en kaliteli uyku için 23:00 – 04:00 saatleri arasında uykuda olmak gerekiyor. Rem uykusu da denilen uyku bu saatler arasında gerçekleşiyor ve en çok bu aralıktaki rüyalar hatırda kalıyor. Bunu deneyebilirsiniz, sadece 5 saatlik bir uyku uyunmasına rağmen, tamamen dinç bir şekilde uyanıp güne başlayabiliyorsunuz

Bilinmesini İstemiyorlar:

Her bir insanın epifizi ya da üçüncü gözü ruhani alem frekansına aktive olabilir. Tanrısal bir haz ile yaşamanızı ve etrafınızdaki her şeyle bütünleşip, teklik hissini duymanızı sağlayabilir. Epifiz bezi bir kere meditasyon, yoga ya da çeşitli ezoterik, okült metodlarla uyumlanıp ayarlandığında, popüler olarak bilinen astral seyahat, astral projeksiyon ya da uzaktan seyr şeklinde kişiyi diğer boyutları seyre geçirebilir. Daha ileri düzey çalışmalar ve çok eski metodlarla, fiziksel dünyadaki insanların düşüncelerini ve davranışlarını kontrol etmek mümkündür. Evet, biraz garip ama Amerika Birleşik Devletleri, eski Sovyetler Birliği hükümeti ve çeşitli gölge organizasyonlar bu çeşit araştırmaları uzun yıllardır yapmaktalar ve hayal edemeyeceğiniz kadar da başarılı olmuşlardır. Epifiz bezi ayrıca Amerikan dolarının arka yüzünde “herşeyi gören göz” şeklinde yer alır ve bu, bireye ya da bireylerden oluşan gruplara epifizlerini kullanmaları ve diğer taraf olan sipiritüel aleme geçmeleri ve fiziksel alemde neler olduğunu, neler düşünüldüğünün hepsini bilip, insanların düşünce ve davranışlarını kontrol etmeleri için bir referans niteliği taşır. Bu zamana kadar yapılan pek çok araştırma, gecenin belirli saatleri olan gece 1 ile 4 arasında beyinde salgılanan kimyasalların, kişinin derinindeki kaynağa bağlanarak bütünlük, teklik hissine yol açtığı doğrulanmıştır.

 

Epifiz Bezimizi nasıl öldürüyorlar?

1990ların sonlarında, Jennifer Luke adlı bir bilim adamı, sodyum floridin epifiz üzerindeki etkileri konusunda ilk çalışmaları başlatmıştır. Luke,beynin orta yerinde bulunan epifiz bezinin, florid için bir hedef olduğunu bildirdi. Epifiz bezi,bedendeki kemikler de dahil diğer fiziksel maddelerden daha fazla floridi absorbe etmekte, emmekteydi. Epifiz bezi tıpkı bir mıknatıs gibi sodyum floridi çeker. Bu da epifizin kireçlenmesine ve bedendeki tüm hormonal işlemin etkin bir şekilde dengelenmesine engel olur.

 

Daha sonra yapılan çeşitli araştırmalar da sodyum floridin beyindeki en önemli bezde absorbe edildiğini kanıtlamıştır.Sodyum florid, beynimizdeki en önemli salgı bezimize saldırıda bulunmaktaydı. Sodyum florid, yiyeceklerde, içeceklerde, banyolarda, içme sularında bulunur. Sodyum florid, Amerika’daki içme sularının %90’ına konmaktadır. Marketlerde satılan su filtreleri floridi filtre etmez, sadece  su damıtma ile filtrelenebilir. Bunun en ucuz yolu da bir su damıtıcısı almaktır. Bu konuda önerebileceğim en iyi cihaz bu yazıda anlatılıyor.

Sudaki ve yiyeceklerdeki sodyum florid gerçek anlamda kitleleri aptallaştırır.

Naziler ve Ruslar, konsantrasyon kamplarında kampta bulunanları otoritenin sözünü dinleyen ve otoriteyi sorgulamayan bir hale getirmek için sularına sodyum florid katmışlardır.

Eğer ruhun tohumunu içimizden çıkarırsak, bu bizi içimizdeki güç ve ruhaniyetin bir olduğu tekliğinden kopartır, bizleri gizli toplulukların, gölge organizasyonların ve çılgına dönmüş kurumsal dünyanın sıradan köleleri haline getirir. Bu organcık yaşlandıkça, özellikle günümüz modern dünyasında kireçleniyor ve işlevini yitirmeye başlıyor. Bunun en büyük sorumlusu olan kimyasal maddelerden biri de florür ve sularımızdaki kireç. Bunun da insanın farkındalığını artırmasını tökezletmek için bilinçli olarak koyulan engellerden biri olduğu düşünülüyor.

Güneş Patlamaları ve Epifiz Bezi: 

1998′de New Scientist’te yayınlanan bir çalışmaya göre, Güneş patlamaları ve insan biyolojik etkileri arasında direkt bir bağlantı var.
Güneşten gelen yüklü parçacıkları insana aktarılmasını kolaylaştıran iletken, Dünyanın iklimine yön veren aynı iletkendir – manyetik alan. Hayvanlar ve insanlar onları çevreleyen manyetik bir alana sahipler – Dünyayı koruyucu olarak çevreleyen manyetik alan gibi.

1948′ten 1997′ye kadar, Rusya’daki Kuzey Endüstriyel Ekoloji Problemleri Enstitüsü geomanyetik aktivitenin bu yılların her birinde üç mevsimsel zirve gösterdiğini buldu (Mart’tan Mayıs’a, Temmuzda ve Ekimde). Her zirve Kirovsk şehrinde endişe, depresyon, bipolar hastalığı ve intihar vakalarında artışa karşılık geldi.

Güneşten gelen elektromanyetik aktivite elektronik cihazlarımızı ve insan elektromanyetik alanını etkiliyor. Güneşten gelen elektromanyetik yükler ile fiziksel, zihinsel ve duygusal olarak değişiyoruz, bedenimiz uykulu hissedebilir, ama aynı zamanda epeyce enerjilenir.

CME’lerin (koronal kütlesel püskürmeler) etkileri tipik olarak kısa ömürlüdür ve başağrısını, kalp çarpıntılarını, ruh hali değişkenliklerini ve genel olarak keyifsiz hissetmeyi kapsar. kaotik veya karışık düşünceler ve kararsız, dengesiz davranışlar da artar. Güneş fırtınaları duygularımızı tahrik edebilir ve duygularımızın hem iyi tarafını hem de kötü tarafını maksimuma çıkartabilir – buradaki nokta bunun farkında olmaktır.

Beynimizdeki epifiz bezi de elektromanyetik aktiviteden etkilenir, elektromanyetik aktivite epifiz bezinin aşırı melatonin üretmesine neden olur, melatonin uykuya neden olabilen bir hormondur, ama ayrıca bazı insanlarda ters yan etkiler olduğu da bilinmektedir.

Epifiz bezimiz güneş fırtınaları – elektromanyetik aktivite – sırasında aşırı melatonin üretir. Melatoninin bir çok biyolojik etkileri melatonin alıcılarının aktivasyonuyla üretilirken, diğerleri yayılmacı ve güçlü bir antioksidan rolünden dolayıdır, nükleer ve mitokondrial DNA’nın korunmasında özel rol oynarlar.

Epifiz Bezinin Kireçlenmesi:

Çoğunuzun bildiği nedenlerle insanlar epifiz bezlerinin kireçlenmesine eğilimlidir. Florür, epifiz bezinin kireçlenmesine neden olan sebeplerden sadece birisidir. Florür manyetik olarak epifiz bezine çekilir ve burada, bedenin herhangi bir noktasından daha fazla kalsiyum fosfat kristalleri oluşur. Epifiz bezi tüm sinir sistemimizin en önemli parçası olabilir. Esasen ruhsal bir antendir ve üçüncü gözün fiziksel karşılığıdır. Fiziksel bedende iken yüksek bilinç seviyelerine erişmek için önemlidir. Maalesef çoğu insanın epifiz bezi ağır şekilde kireçlenmiştir. Öyle ki MRI sırasında kalsiyum yığını şeklinde görülür.

Kireçlenme ve Sebepleri:

Kireçlenme; vücudun çeşitli bölümlerinde kalsiyum fosfat kristallerinin oluşmasıdır. Başlıca nanobakterilerin neden olduğu bir doğal süreçtir. Nanobakteriler kendilerini bağışıklık sistemimizden korumak için kendi etraflarında kalsiyum fosfat kabuklar oluşturan minik mikroorganizmalardır. En son araştırmalardan, bunun çoğu hastalığın nedeni olabileceği görünüyor. Korkunç standart amerikan diyeti nedeniyle çoğu insan bu organizmalara öncesinden çok daha fazla maruz kalıyor. Sadece bunlarla değil, başka araçlarla da kireçlenme oluyor.

Kireçlenmenin Başlıca Nedenleri

  • Florür: Manyetik olarak epifiz bezine çekilir, burada kalsiyum fosfat kristalleri oluşturur.
  • Kalsiyum Destekleri: Kireçlenmenin en büyük nedenidir, Aslında çok ta işe yaramazlar
  • Klor ve Bromür gibi Halejonürler: Florür ile benzer etkiye sahiptirler.
  • Gıdalarda ki kalsiyum: Nerdeyse tüm işlenmiş gıdalar kalsiyum içerir.
  • Çeşme Suyu: Çeşme suyu kireçlenme yapıcı maddelerle doludur. Ülkemizde barajlarda florür katkısı görülmemektedir ancak klorlama işlemi yoğun bir şekilde kullanılıyor.
  • Kahve: İçeriğinde ki kafeinin uyku kaçırdığı yani melotonin salgısını engellediği düşünülmekte.

Yüksek oranda cıva içeren balıklar, karbon bazlı içecekler, sudaki flor, diş macunları ve dumana maruz kalmamız epifiz bezini olumsuz yönde etkiler ve düzgün çalışmasını engelleyebilir. Et yediğimizde o hayvanın DNA’sını da sindirmiş oluruz, dolayısı ile hayvanın olumlu, olumsuz deneyimlerini de alırız. Bu da epifiz bezinin bireyin psişik mavikopya farkındalığının sürdürülebilirliğini engelleyebilir. Üçüncü göz aktif, canlı ve kuvvetli olmalı… kireçlenmenin giderilmesi işlemi bazen baş ağrılarını ve uykulu olmayı kapsar. Güneş patlamalarında da aynı etkiler olur.

 

Kireçlenmeyi Gidermek İçin Yöntemler:

Bir bezelye tanesi büyüklüğünde olan bu mini organ hipofiz bezimizin arkasında küçük bir oyuğun içinde yerleşmiştir. Bu mini organ melatonin olarak adlandırdığımız, gündüz ve gece döngümüzü kontrol eden ve bedenimizin günlük ritmini düzenleyen hormonu salgılar. Epifiz bezinin fonksiyonunu ve enerjisini geliştirmek, arttırmak aslında çok önemlidir çünkü bu bez bedenin fiziksel tüm sistemini etkilediği gibi psişik anlamda farkındalığınızı, bilinçlilik halinizi ve yaşam deneyimlerinizi genişletecek ya da sınırlayacak bir potansiyele sahiptir.

Güneş, epifiz için çok önemlidir ve onun için bir tür gıda anlamına gelir. Güneş; gözler, cilt, saçlar, burun kılları ve kulaklar vasıtası ile alınıp sindirilebilir ve aslında her gün en az 30 dakika alınması gerekir. Epifizi tamamen aktif hale getirmek için güneşin gözbebekleri vasıtası ile alınması en iyisidir. Güneşte kurutulmuş sebzeler çok yüksek oranda D vitamini, B vitamini ve içerirler.

Çoğu Japon mutfağında geniş oranda kullanılan arame, wakame, dulse, nori gibi isimleri olan çeşitli deniz yosunları da yine bu vitaminlere ilave olar iyot da içerirler. Kalın yapraklı kara lanana, şalgam yaprağı, hardal otu, Çin lahanası vs. yeşil bitkiler epifiz bezi için çok besleyicidir çünkü bu bez bitkilerin yeşil renginin verdiği özelliklerini alır ve bedenin iyice beslenmesi için gerekli yerlere dağıtır.

Kızılcık, deve dikeni, rezene, anason, kereviz, ayçiçeği, çemen, hardal ve sarı kantaron, papatya çayı, vişne, lahana, badem, fındık gibi gıda maddeleri ile magnezyum ve çinko içeren diğer gıdalar melatoninden zengindir. Bu tür gıdaların aksam saatlerinde alınması, gündüz alınmasından daha uygun olabilir. Uygun gıdalar epifiz bezimizi olumlu yönde etkileyebilir ve daha fazla çiğ gıda tüketerek, vejeteryan beslenerek, evimizin havasını ozon makinesi ile temiz tutarak ve temiz su içerek de epifiz bezimizi aktif hale getirebiliriz.

Epifiz bezinin psişik farkındalığı artırmak için güneş kadar serotonin hormonuna da ihtiyacı vardır. Serotonin de beyin uykudayken üretilen bir hormondur, dolayısı ile karanlık bir odada uyumanın da epifiz bezi için çok besleyici olacağını söyleyebiliriz. Serotonin üreten gıdalar ise badem, muz, acı biber, pirinç, patates ve börülcedir. Bunların tüketilmesi de epifiz bezi için besleyici olabilir.

Ayrıca:
  • Mavi Tırpana Balığı Yağı
  • MSM; metilsülfonilmetan (Rahat edebileceğiniz bir dozla başlayın ve günde 7000 – 10,000 mg a kadar artırın. Genel toksin giderme, ayrıca saç, deri, tırnak, kemik oluşumu için çok güçlü).
  • Sitrik asit (Limon işe yarıyor. Sadece sitrik asit de alabilirsiniz) Sarımsak (Günde yarım diş alın, rendeleyip elma sirkesi veya taze limon suyuna koyarsanız kokusu gider.)
  • Elma sirkesi (Malik asit içerir.)
  • Güneşe bakmak (Güneş doğarken ilk 14 dakika ve batarken son 15 dakika güneşe bakın)
  • Thoh’u seslendirin (Toooo okunur, üç kez seslendirin, 24 saat bekleyin, tekrar üç kez seslendirin, yine 24 saat bekleyip tekrarlayın. Bu çok güçlüdür).

Not: Epifiz bezi üçüncü göz ile ilişkilendirildiğine göre, düzenli imajinasyon- tahayyül çalışmalarında bulunmanında faydalı olacağı düşünülmelidir.

Epifiz bezinin temizlenmesi ile ilgili şu videoyu hararetle öneririm:

Anlatılanları metin olarak bulundurmak isteyenler buyrun! videonun altyazı metni:

” Pineal bez kaşların arasında, beyinde yer alan kimyasal üretim güç merkezi gibidir. ”Üçüncü göz”, ” Ajna Çakra”, ” İleriyi Gören Merkez” olarak adlandırılır. Aslında, pineal bezin fizyolojik bedenler için bilimsel olarak yaptığı şey, duygusal ve zihinsel sağlık için gerekli olan antijenleri salgılamasıdır.

Pineal bez; Dimetil triptamin (DMT) ve ayrıca, serotonin ve melotonin gibi maddelerin tek doğal kaynağıdır. Serotonin ve melotonin olmadan, ne keyifli bir gece uykusunun keyfini çıkartabiliriz, ne de var oluşumuzun mutlu, çok mutlu halinin keyfini çıkartabiliriz. Dimetil triptamin (DMT) olmadan meditasyonlar can sıkıcıdır. Spüritüel bağlılıklar yoktur ve aslında, yaşam neşesi, canlılığını yitirilir.

İçme suyumuzda, diş macunumuzda, gargaramızda, ve çikletlerimizde florür gibi nörotoksinle bizi besleyen bir toplumda yetiştiğimizde, o florürle olan şey, dişlerimizin sağlıklı olması değil; kelimenin tam anlamıyla spititüel ” öz” ümüzle ve yaşamlarımızda ki ” farkındalığın” yüksek merkezleriyle olan iletişimi yitirmememizdir!

İyi haber ise, florürü diyetinizden bir kez kaldırınca, bu nörotoksini günlük rutininizden bir kez kesince, kireçlenmiş  bir pineal bezle artık  sonsuza kadar saplanıp kalmamanızdır. Kireçlenmiş demek, kelimenin tam anlamıyla ” kemik ” gibi olmuş demektir!

Pineal bez ya da Ajna çakra düzgün bir şekilde çalıştığı zaman, yumuşak ve her yöne çekilebilir olmalıdır. Gözünüzü karıştırdığınızı hayal edin, gerçekten yapmayın, ama o dokuyu, o katılığı hayal edin. Pineal bez pirinçle aynı katılığa sahip olmalıdır. Bir kere kireçlenme oldumu mu, kireçlenme, kemikler kalsiyumdan oluşmuştur, o; kristal bir şeye, florür kristale, tuz kristal gibi bir şeye dönüşür.

Açıkça görülüyor ki, hiç bir antijen veya Dimetil triptamin, kaya gibi olan bir şeyden salgılanamaz!

Bu; çok eski Vedaların, aydınlanmış bir varlığın yumuşak, her yöne çekilebilir bir üçüncü göze sahib olduğunu niçin söylediğidir. Bu, alınlarına dokunabilmeleri ve parmaklarının oraya tamamen girebilmesi değildir. O Ajna çakranın kendindedir, fiziki beynin içerisindeki Pineal bez, yumuşaktır ve pirinç gibidir.

Pineal bezi kireçsizleştirebilmek için ilk adım, tüm florürü tüketim diyetinizden tamamen çıkarmanızdır. Dolyısıyla suyunuzun florürsüz olduğundan emin olun, birşey pişiriyorsanız bile yemek pişirmede florürsüz su kullanın. Eğer bir restorandaysanız, eğer çeşme suyu kullanılıyorsa, bir çeşit ters ozmoz filtreleri olduğundan emin olun veya yalnızca şişe suyu ısmarlayın. Florürlü diş macunu kullanmayın, doğal sağlık gıda mağazaları binlerce alternatife sahiptirler. Eğer salık gıda mağazası olmayan ufak bir şehirde yaşıyorsanız, Dişlerinizi sadece karbonat ev nane özü yağı ile fırçalamanız, ve sıradan florürlü diş macunlarına dokunmamanız daha iyidir, bu ilk adım.

İkinci adım, düzenli meditasyon rutini günlük yaşamınıza dahil etmektir. Eğer bir kapıyı kapatmak için tutkal sürese, eğer biri bir kapının menteşelerine tutkal sürerse, o kapı sürekli olarak yapışmış veya kapalı kalacaktır. Eğer o kapıyı durmaksızın çeker ve iterseniz nihayet o menteşeler yeniden gevşerler ve aniden açılırlar. Pineal bez içinde aynı şey geçerlidir! Eğer kireçlenmişse, bu, kalıcı bir kireçlenme değildir!

Hayal halinizle, meditasyona yönelik halinizle veya görsel halinizle olan iletişiminizi kalıcı olarak yitirmediniz. O ” ileriyi gören” merkezin menteşelerinin durmaksızın iterek, iterek ve iterek en sonunda onu gevşeteceksiniz ve o, aniden açılacak. Bir başka değişle, zevkli meditasyonlar için renkli hayallere, en sonunda da diğer hallerin ötesindeki mümkün olan en yüksek hale tekrar erişeceksiniz.

Kireçlenme sürecine, Pineal bezi neyin kireçlenmeye yönlendirdiğine baktığımızda; Fizyolojik kişiliklerimizin içerisinde biriken nörotoksinler ve zihinsel kişiliklerimizde, içsel alanımızda toplumsal toksinlerin oluşturulması vardır. Dolayısıyla bu, iki kısımlı bir süreçtir.

Bir tanesi; florür, aspartam, diğer yapma şekerler gibi fizyolojik tüketim şeyleridir. Bir diğeri ise yaratıcı olmamamızın söylenmesidir!

Okul sistemini inceleriz ve eğitim sürecini formüle ederiz, duyarlı, doğal, doğuştan gelen yaratıcılığı çıkarırız. Dolayısıyla Pineal bez, yanlış maddeleri aldığımızda ve yanlış düşünce modellerini kabul ettiğimizde kireçlenmiş hale gelir!  Onu, o  nörotoksinleri azaltarak ve yanlış müfredat program modellerinide bırakarak, kireçsizleştirebiliriz.

Pineal bezin kireçsizleştirme egzersizi;

Derin, içsel meditasyonlarda bir numara olan pineal bez kireçlendiğinde, süregelen düşünceler akışı vardır, onları bırakmak ve düşüncesiz bir hale ulaşmak imkansızdır. Pineal beziniz tam olarak çalıştığında ve ”her yöne çekilebilir, kazanılmış, açık üçüncü göz, açık Ajna çakra diye adlandırılana sahip olduğunuzda, sözlü düşünce tarafından rahatsız edilmeden ” çok mutlu içsel huzur ” halini kolayca elde edebilirsiniz.

•    Oturabildiğiniz kadar dik oturun

•    Derin biçimde nefes alıp verin ve devam edin

•    Nefesinizi tutun ve nasıl hissettiğinize dikkat edin

•    Yavaş yavaş bırakın ve bir an akjiğerlerinizi boş tutun

•    Tekrar yavaşça nefes alın akjiğerlerinizi mümkün olduğunca doldurun

•    Nefesinizi tutun, eğer kaçarsa biraz daha alın ve ciğerlerinizi dolu tutun

•    Yavaşça o nefesi bırakın ve hemen ardından fiziki gözlerinizle baktığınızı fark edin

•    İçinizde ki ”öz farkındalığı” hayal edin

•    Hem fiziki gözlerle hemde  Ajna çakranızla baktığınızı düşünün

•    Görme merkezinin fiziki sol göz ve sağ gözden geldiği kadar kaşlarınızın arasında ki noktadan da aynı miktarda geldiğini düşünün

•    Bunu hissetikçe Ajna çakranızla baktıkça gözlerinizle değil üçüncü gözle bakın bunu güçlü yapmaya gayret edin

•    Düşünmeyi durdurun

•    Canlı bir biçimde, Arka plandaki tüm seslerin ve oturduğunuz yerin farkında olun ama düşünmeyin!

•    Bir süre buna yoğunlaştıktan sonra yavaş yavaş norma hale dönün

•    Derin bir nefes alın, yavaşça bırakın

•    Rahatça nefes alın verin

•    Oturduğunuz odayı görün, fiziksel varlınızın farkında olun.

•    Bu işlemi her gün tekrar edin.

Bu alıştırmayı ayna karşısında da yapabilirsiniz. bu meditasyonun önemli kısmı Ajna çakraya yerleştirdiğiniz farkındalıktır. Bu da kireçsizleştirmeyi başlatmaktır. Kapı analojisini hatırlayın.”

 

Diğer Bir Egzersiz : Tratak 

Melatoninin bu kadar önemli olması nedeniyle, bunu vücutta arttırmak için ne yapmamız gerektiği hususunda birçok arastırma yapılmaktadır. Bunun için, zaman zaman hayvanlarda kullanılmaktadir, ancak insan fizyolojisi hayvanlardan değisiktir, bu nedenle bu çalışmalar fazla faydalı olmamaktadır. Tantrik Yoga çalışmaları ile vücuttaki Melatonin seviyesinin arttırılması denemeye değerdir.

Bu yogalardan biri Nadi Shodhan Pranayama (birbiri ardından burundan nefes alip verme ), digeride Tratak’dır (gözü bir mum ışığına, meditasyonda kullanılan bir diagrama veya noktaya odaklamak).

Tratak gözleri ve zihni bir mum ışığına veya objeye odaklayarak yapılan bir Yoga egzersizidir. Vücudumuzda Melatoninin en cok bu çalışma ile salgılandığı tesbit edilmiştir.

Yanan bir mum ışığına gözü fokusluyoruz ve bu işlem sırasında beynimizin sap kısmını da dengelemiş oluyoruz. Gözler mum ışığına odaklandığı zaman epifiz bezine hormon salgılaması için uyarı yapıyor ve hormon salgılanması bu işlemi yaptığımız sürece, her gece artarak devam ediyor. Bağışıklık sistemini korumamız için gece bir müddet mum ışığına odaklanmamız ve sonra uyumamız hormonlarla ilgili çalışmalar yapan doktorlar tarafından şiddetle tavsiye ediliyor.

Tratak beynin her iki yarısında dengeyi sağlar ve epifiz bezinin büyük miktarda Melatonin hormonu üretmesini destekler. Melatonin hormonu, vücutta kanser oluşum riskini büyük oranda düşren bir hormondur. Tratak ayrıca olaylara kolay konsantre olma gücümüzü de arttırır.

Uygulanışı:

Göz seviyenizde önünüze 1 metre kadar uzagınıza bir mum koyun.

Gözlerinizi kapatın ve birkaç dakika nefesinize konsantre olun. Yavaş ve düzenli nefes alarak kendinizi derece derece, derin relaks duruma getirin. Sonra gözlerinizi açın ve mumun alevine birkaç dakika bakın. Gözlerinizin fokusunun mum ışığından ayrılmamasına dikkat edin. Mum ışığı zihninizde canlanana kadar focus durumunu bozmayın ve mum ışığına odaklanın. Gözleriniz yasarırsa veya kurursa, ihtiyaciniz olduğu kadar gözlerinizi kirpabilirsiniz.

Aklınızdan bütün düşünceleri çıkarın, 2 dakika kadar sonra gözlerinizi kapatın ve mumun alevini gözünüz kapalı olarak, olabildiği kadar çok detayları ile gözünüzün önune getirmeye çalışın, aklınızda canlandırın. Eğer zihninizde, görüntü solgunlaşmaya başlarsa, gözlerinizi kısa bir süre açın. Bunu tam olarak yapabildiğinize emin olana kadar deneyin ve konsantrasyon olma kabiliyetiniz iyice arttığı zaman Tratak yapma zamanınızı uzatın.

Ateş bize verilmiş bir hediyedir ve fiziksel dünyamızda çok buyuk bir yeri vardır. Ateş bize korunma, beslenme ve ışık sağlar. Yediğimiz besinleri onun yardımı ile pişirebiliriz. Metafizik olarak söylersek, element olarak ateş bizim negatif enerjilerden korunmamızı destekler. Şamanizmde ateş, güneyin elementidir ve niteliği kuvvettir, korunmadır, arınmadır, inançtir, güvendir. Ateş bizim ruhsal açlığımızı besler, doyurur. Ateş bizim hepimizin içinde de yanar. Vücudumuzun görevini yapabilmesi icin gereklidir. O aklımızın ve ruhumuzun sağlıklı çalışması icin önemli bir unsurdur. Ateş bize hem yukarıdan hem de aşağıdan gelen bir hediyedir.

Anne dünyamızdan yakıt olarak çeşitli sekillerde çıkar ve gökyüzünden hava ile gelir ve bizi kuşatır. Ateş elementi bize ruhsal ışık verir, ruhumuzun gideceği yolu görünür yapar. Bir ateşin karşısına oturup, gözlerinizi hiç alevlere odakladınız mı?   Mum ışığı ile yapılan meditasyonu hepimiz biliyoruz, Tratak dediğimiz, yukarida açıkladığımız. Bunu denerseniz göreceksiniz ki, sizi çok etkileyip, fiziksel ve ruhsal bedeninize rahatlık, huzur, dinginlik verecek, kendinizi yeniden doğmus gibi hissetmenizi sağlayacak, ayrıca (bağışıklık sisteminizi güçlendireceği için)birçok hastalığa da kalkan olma görevini üstlenecektir.

 

“Karanlıkta oturanlar gerçek (büyük) ışığı görürler”  –  Hz. İsa

 

Bunlar şu sıralardaki epifiz bezi araştırmasının sonuçlarıdır. Bilim adamlarının ve yogilerin sonunda buluştukları ve ajna çakra/epifiz bezi kompleksinin penceresinin her iki tarafında birbirlerini anladıkları görünüyor. 16 ncı  yüzyıl Fransız filozofu Rene Descartes’in ‘akılcı ruhun makamı’ adını verdiği bu bez, akılcı ve mistik düşüncenin bir kez daha bir araya geldiği ve birleştiği buluşma yeridir. Batıda beden – zihin ikiliğini yaratan Descartes idi. Ajna çakrası yüksek bilince giriş kapısıdır ve bilim adamları şimdi bu kapıyı açmayı gözetliyor.

Bazı Kaynak ve Linkler Şöyle:

J. Bleibtreu, ‘The Parable of the Beast‘, Paladin, 1976.

R.J. Wartman & J. Axelrod, “The Pineal Gland” ‘Scientific American’.

B.L. Jacobs, “Seratonin: The Crucial Substance that Turns Dreams On and Off”, ‘Psychology Today’, March 1976.

www.okyanusum.com

http://www.kosulsuz-sevgi.com/yeni-eklenen-mesajlar/epifiz-bezinin-gizemleri/

 

ÖZETLE:

Epifiz Bezi (Pineal Gland)

Kozalaksı bez, beyin epifizi ve 3. göz diye de tanımlanan epifiz bezi, vertebre-omurgalı beyindeki küçük bir endokrin-içsalgı bezidir. Epifiz Bezi 7. çakranın salgı bezi ayrıca üçüncü göz adı verilir ve üçüncü göz içsel göz olarak bilinir. İçsel alemlere ve yüksek bilinç alemlerine götüren kapı olarak bilinir. Üçüncü göz çoğu zaman vizyonlar, duru görü, önsezi ve beden dışı deneyimler ile ilişkilendirilir.

Beyin epifizi bir salgı bezi ve bu bezden 3 adet hormon salgılanır:

  • Melatonin,
  • Pinolin
  • Dimetiltriptamin (DMT)

Bilinmesini İstemiyorlar

Her bir insanın epifizi ya da üçüncü gözü ruhani alem frekansına aktive olabiliyor ve sizi herşeyi bilen-alim ve tanrısal bir haz yaşamanızı ve etrafınızdaki her şeyle bütünleşip, teklik hissini duymanızı sağlar.Epifiz bezi bir kere meditasyon, yoga ya da çeşitli ezoterik, okült metodlarla uyumlanıp,

ayarlandığında, popüler olarak bilinen astral seyahat ya da astral projeksiyon ya da uzaktan seyr şeklinde kişiyi diğer boyutları seyre geçirir.

Epifiz Bezinizi nasıl öldürüyorlar?

Epifiz bezi tıpkı bir mıknatıs gibi sodyum floridi çeker. Bu da epifizin kireçlenmesine ve bedendeki tüm hormonal işlemin etkin bir şekilde dengelenmesine engel olur.
Sudaki ve yiyeceklerdeki sodyum florid gerçek anlamda kitleleri aptallaştırır. Naziler ve Ruslar, konsantrasyon kamplarında kampta
bulunanları otoritenin sözünü dinleyen ve otoriteyi sorgulamayan bir hale getirmek için sularına sodyum florid katmışlardır.

Bunun da insanın farkındalığını artırmasını tökezletmek için bilinçli olarak koyulan engellerden biri olduğu düşünülüyor.

Tarih, Din ve Epifiz Bezi

Epifiz bezi üç adet hormon salgılıyor demiştik, bu salgıların içinde en önemlisi olan melatonindir

Ayrıca dimetiltriptamin çok ilginç bir hormon. Şamanlarda ayahuasca denilen bir iksirin yapımında kullanılıyor. Hormonu ise bitkilerden elde ediyorlar.

Elde ettikleri bitkiler ise şunlar:

  • Phalaris arundinacea (yem kanyaşı),
  • Psychotria viridis,
  • Phalaris (kuş otu),
  • Acacia (akasya),
  • Arundo donax (kargı kamışı)
  • Desmanthus illinoiensis.

Güneş Patlamaları ve Epifiz Bezi

1998′de New Scientist’te yayınlanan bir çalışmaya göre, Güneş patlamaları ve insan biyolojik etkileri arasında direkt bir bağlantı var.
Güneşten gelen yüklü parçacıkları insana aktarılmasını kolaylaştıran iletken, Dünyanın iklimine yön veren aynı iletkendir – manyetik alan. Hayvanlar ve insanlar onları çevreleyen manyetik bir alana sahipler – Dünyayı koruyucu olarak çevreleyen manyetik alan gibi.

Beynimizdeki epifiz bezi de elektromanyetik aktiviteden etkilenir, elektromanyetik aktivite epifiz bezinin aşırı melatonin üretmesine neden olur, melatonin uykuya neden olabilen bir hormondur, ama ayrıca bazı insanlarda ters yan etkiler olduğu da bilinmektedir.

Epifiz Bezinin Kireçlenmesi Nasıl Giderilir?

Yüksek oranda cıva içeren balıklar, karbon bazlı içecekler, sudaki flor, diş macunları ve dumana maruz kalmamız epifiz bezini olumsuz yönde etkiler

Kireçlenmenin başlıca nedenleri:
Florür (Manyetik olarak epifiz bezine çekilir, burada kalsiyum fosfat kristalleri oluşturur).
Kalsiyum destekleri (Kireçlenmenin en büyük nedeni, aslında işe yaramazlar.)
Klor ve bromür gibi halojenürler (Florür ile benzer etkiye sahipler)
Gıdalardaki kalsiyum (neredeyse tüm işlenmiş gıdalar kalsiyum içerir. Çoğu destekleyiciler de kalsiyum içerir)
Çeşme suyu (Çeşme suyu kireçlenme yapıcı maddelerle doludur.)
Kahve içmek.

Kireçlenmeyi Gidermek İçin Yöntemler:

Güneş epifiz için çok önemlidir her gün en az 30 dakika alınması gerekir. Epifizi tamamen aktif hale getirmek için güneşin gözbebekleri vasıtası ile alınması en iyisidir 

Kalın yapraklı; kara lanana, şalgam yaprağı, hardal otu, Çin lahanası vs. yeşil bitkiler epifiz bezi için çok besleyicidir

Mavi Tırpana Balığı Yağı

MSM; metilsülfonilmetan (Rahat edebileceğiniz bir dozla başlayın ve günde 7000 – 10,000 mg a kadar artırın. Genel toksin giderme, ayrıca saç, deri, tırnak, kemik oluşumu için çok güçlü).
Sitrik asit (Limon işe yarıyor. Sadece sitrik asit de alabilirsiniz)
Sarımsak (Günde yarım diş alın, rendeleyip elma sirkesi veya taze limon suyuna koyarsanız kokusu gider.)
Elma sirkesi (Malik asit içerir.)
Güneşe bakmak (Güneş doğarken ilk 14 dakika ve batarken son 15 dakika güneşe bakın)
Thoh’u seslendirin (Toooo okunur, üç kez seslendirin, 24 saat bekleyin, tekrar üç kez seslendirin, yine 24 saat bekleyip tekrarlayın. Bu çok güçlüdür)

Ve özellikle bu video da anlatılanlar

 

 

 

Ayrıca;

AYAHUASCA TARİFLERİ İLE İLGİLİ

DMT: ZAMANIN ÇÖKTÜĞÜ İLAHİ MAKAM

BİLİNÇ ALTIMIZI KULLANMANIN EN İYİ YOLU – SES

MÜZİĞİN GALAKTİK HALİ – GANDHARVA VEDA

RUHUN FREKANSI – 432HZ

YILDIZ KAPILARI, KABE VE ÇAKRALAR

UÇAN MELODİLER – PSCHYEDELIC TRANCE

AYAHUASCA TARİFLERİ İLE İLGİLİ

 

Bana gelen bazı  ‘’ ayahuasca tarifi’’  ve ‘’dmt yi nasıl elde ederiz?’’ gibi  sorular var. Bu sorulara tam olarak karşılık vermek isterdim ancak  o kadar fazla bir bilgi kirliliği var ki, gerçeklik süzgecinden geçirilecek veri sayısı, normal bir insanın kapasitesini bazen aşıyor.

Yığınla bilginin üzerimize çullandığını düşünüyorum. Başlarda bu yığını mantık çerçevesin de ele alıp içinden çıkılabilir  hale getirebiliyorduk ki bence artık mantık da devre dışı kaldı ve elimizde sadece sezgi kaldı.

İsterdim ki gerçek bir ayahuasca deneyimi yaşayıp tüm tecrübelerimi buradan paylaşayım ama ne ala ki bu toplum yapısında daha da doğrusu bu yasal zorunluluk ve kısıtlamalar la sadece deneysel bazı verilere ulaşabiliyorum.

Yasal zorunluluk derken bildiğiniz gibi DMT salgısını harekete geçirmek için bazı gereklilikler var; 1.’si Doğum anı: bu ana ait tüm bilgi ve genetik kodlamalar bilinç altımızın derinliklerinde bulunuyor oralara inmek ayrı bir konu. 2.’si Ölüm anı: Sabredersek bunu tadacağız ancak bunu paylaşacak bedenli bir tanıdığımız olmayacak 🙂 3.’sü ise bu dünyada hali hazırda ne yapılabilir konusu. Burada en bilinen örnek ve bilgi olarak ayahuasca deneyimi karşımıza çıkıyor ve tabi yasal meseleler. Mesela uçaklarda sıvı taşıma yasağının getirilmesinin aynı zamanlarda popülerliği artan ayahuascanın peru hava limanlarında dünyanın dört bir yanına dağılmaya başlamasının bir bağlantısı olacaktır elbet. yada Lsd mevzuatı.

Yaje (ya da Ayahuasca) içeceği aslında çoğunlukla Amazon bölgesinde yetişen ve oradaki topluluklar tarafından kullanılan bir çeşit sarmaşığın adı aynı zamanda. Fakat içeceğin kendisi sadece yaje’den ibaret değil ve her taita (şamanlara verilen isim) kendine özgü bir tarif kullanıyor. Şamanlar geleneksel olarak bunu tedavi amacıyla kullanıyor olsalar da aynı zamanda büyü amaçlı kullanıldığı da oluyor. Büyüler de tabi ki kazanılan görü yeteneği merkezi konumda; taita bu sayede hastalıkların sebeplerini ruhlar (bizim bildiğimiz ruhlardan farklı) aracılığı ile öğrenebiliyor ve bunları dışarı çıkartabiliyor

Amazon bölgesindeki yerliler için bu karışımı hazırlamak problem olmuyor, zira her şey önlerinde. Sarmaşıktan önemli bir kısım, başka bitkilerle karıştırılıp suda bir gün boyunca kaynatılıyor. Kullanılan malzeme çok olduğundan bunu başka bir yerde hazırlamak oldukça zor. Kaynatılmış yaje gece olana kadar bekletiliyor. Geceyi beklemenin sebebi ruhların gece olduğunda uyanmaları. Gerçekleşen ritüel de bu ruhlarla saygıda kusur etmeden iletişim kurmak üzerine kurulu.

Bugün bir çok bitki ayahuasca analoğu olarak bilinmektedir. Bunlardan en önemlisi peganum ve mimosa türlerinden elde edilir. Peganum harmala (Üzerlik) tohumları harmala alkoloidlerini bol miktarda içerir. Bunun yanında bir çok mimosa türü bol miktarda dmt içerir. Bu iki bitki ile kolayca ayahuasca analoğu bir içecek hazırlanabilir. Ama araştırdığım ve bildiğim örnekler kadarıyla bu içeceği ön hazırlıksız ve tek başına içmek biraz deli cesareti istiyor.

 

Web ortamından ulaşabildiğim ancak güvenilir olduğundan emin olmadığım  tarifler ve linki:

1

– Banisteriopsis caapi 25 grams,

– Chacruna (Psychotria viridis) 25 grams,

2

– Banisteriopsis caapi 25 grams,

– Mimosa hostilis 10 grams

3

– Syrian rue (Peganum harmala) 5 grams,

– Chacruna (Psychotria viridis) 25 grams

4

– Syrian rue (Peganum harmala) 5 grams,

– Mimosa hostilis 10 grams

5

– Diplopterys cabrerana (Chaliponga) 10 grams,

– Syrian rue (Peganum harmala) 5 grams

6

– Diplopterys cabrerana (Chaliponga) 10 grams,

– Banisteriopsis caapi 25 grams

http://www.highstreet.nl/amsterdam/ayahuasca-kits.html

 

Blogtan bir arkadaşın bana verdiği tarif  ise şöyle:

Ayahuasca recipe with Mimosa Hostilis and Peganum Hermala:

Ingredients for one person

– 9 grams of Mimosa hostilis
– 3 grams of Peganum harmala seeds
– The juice of one Lemon
– Water

Preparation Method

1. Put the Mimosa hostilis powder, the lemon juice and 300 ml water into a cooking pot.

2. Heat it slowly until it starts boiling, keep it boiling for 3 minutes. After that reduce the heat and let it steep for another 5 minutes.

3. Filter the herbs, put the herbs back into the cooking pot again and keep the liquid in a can.

4. Add some water again and repeat step 2 and 3 twice.

5. After you cooked the herbs 3 times, throw them away. Put the liquid back into the cooking pot and keep vaporizing water on low heat until you get about one glass.

6. Pulverize the Peganum harmala seeds and swallow them with water. You could also put the powder into capsules.

7. 15 Minutes after you’ve taken the Peganum harmala seeds, drink the mimosa hostilis tea.

mimossa hostilis özütünü alibaba gibi bazı sipariş sitelerinde bulabiliyorsunuz, çinde tıbbi ürün olarak üretilip satılıyor. Ancak güvenilirliği ve

hangi bitkilerden elde edildiği konusunda pek bir fikrim yok.  örnek:  http://www.alibaba.com/showroom/mimosa-hostilis.html

 

Not: Bu arada Absnthy ( Yeşil Peri ) içkisinden de kısaca bahsetmek lazım. Bu kısmı ekşi sözlükten bir alıntıyla geçicem ve bilmeyenler için araştırılması gereken bambaşka bir konu çıkacak dikkat! :

‘’1900’lu yillarin avrupa sanat dunyasini sekillendiren, bu avrupali sanatcilar bu yillarda nasil bu kadar ucmus sorusunun cevabi marijuana benzeri halusinojen etklilere sahip yuksek alkollu icki.

green fairy.
van gough’un çizdiği bazı tablolardaki karanlık gökyüzünü yeşile boyamasının nedeni.
oscar wilde şöyle ne demiş:
“absynth içkisi üstüne ;
bir bardak içtikten sonra nesneleri olmasını istediğiniz gibi görürsünüz.ikinciden sonra nesneleri olmadıkları gibi görürsünüz.ama üçüncüyü içtikten sonra nesneleri gerçekten oldukları gibi görürsünüz ki, en korkunç şeydir bu dünyada…”

temelini pelinotu ve melekotunun oluşturduğu, thujone içeren ve dolayısıyla halüsünasyon görmenize neden olabilecek bu içki, 1797 yılında dr. pierre ordinaire tarafından bulunmuştur ve günümüzde onlarca alternatif formül ile yapılır. yeşil peri olarak da bilinir. zümrüt yeşili veya açık kahverenginde olan bu içkiyi bram stoker’s dracula, from hell, moulin rouge filmlerinde ve nine inch nails’in the perfect drug klibinde görebilirsiniz. tadı oldukça acı olduğundan absinthe ritual yapılmasını tavsiye ederim. yani absinthe’i önce şekere damlatmak ve daha sonra ikisini karıştırıp içmek. ‘’

 

 

1 doğum anı

2 ölüm anı

3 bu dünyada neler yapılabilir demiştik ve ayahuasca dan devam ettik.

Bence bu iş sadece ayahuasca ile sınırlı değil, yaşam şeklinizi yeme içme alışkanlığınızı gözden geçirerek ve evrensel bazı bilgilere kulak kabartarak da yapılabilecek çok şey var.

 

 

Enerji, Titreşim, Frekans:

Şu ana kadar yazdıklarımız sadece epifiz bezimizden salgılanan dmt hormonu ile ilgiliydi, epifiz bezi ise vücudumuzun 6. çakrasını oluşturan salgı bezimiz.

Peki geriye kalan 6 çakra?

Bu kısım önemli lütfen dikkat:

Vücumuzda bulunan hayati organlar, bazı iç salgı bezi ve hormonlara bağlıdır, bunlar şöyledir:

 

Bu bez  ve hormonlar  etki alanları merkezine göre  bilinen yedi çakra bölgesini oluştururlar. Yani Eski hint biliminde sözü geçen enerjisel alanları ya da çakraların fiziksel karşılığı bu bezler ve onların ürettiği hormonlara bağlı çalışan organlardır.

Yaşantımızda yedi çakra bölgesinin tam olarak çalışmadığını, tümünün her zaman aktif olmadığını, yaşadığımız sağlık sorunlarından dolayı biliriz ve görürüz. Bu çakralar gereken enerjinin eksikliğinden dolayı doğru çalışmaz ve farklı organlara bağlı oldukları için, işleyişlerindeki herhangi bir engel, fiziksel sorunlara yol açar.

Peki araların da nasıl bir bağ var ve çalışıp çalışmaması derken ne kastediliyor?

Bunu daha iyi anlamak için salgı bezlerimizi ve onların nasıl çalıştıklarını iyi bilmemiz lazım ve biraz tıp alanına göz atmamız lazım. Ben bir endokrinoloji uzmanı olmadığım için bu kısımda kısaca alıntı bilgiler derlemeye çalıştım.


Hipofiz Bezi:

Bu bez iki kısımdan oluşur ve ön kısmına ‘’ön Hipofiz’’ veya tıp dilinde adenohipofiz denir.  Arka kısmına ‘’arka hipofiz’’ veya tıp dilinde posterior hipofiz denir.  Ön bölüm hipofizin %75-80’nini oluşturur.

Ön Hipofizden 6 tane hormon salgılanır. Bu hormonlar sayesinde vücudumuzda bulunan diğer salgı bezleri çalışır ve onların hormon yapmasını sağlar. Yani hipofiz bezi bir orkestra şefi gibi vücuttaki tüm salgı bezlerini kontrol eder.

Ön hipofizden salgılanan hormonlar şunlardır:

1. FSH (Follikül stimüle edici hormon)

2. LH (lüteinize edici hormon)

3. Prolaktin (süt salgılatıcı hormon)

4. Büyüme Hormonu veya diğer adıyla Growth Hormon

5. ACTH (Adrenokortikotropik hormon)

6. TSH (tiroid stimüle edici hormon)

Arka hipofizden salgılanan 2 hormon vardır:

1. ADH (anti-diüretik hormon) veya diğer adı vazopressin

2. Oksitosin


Epifiz Bezi:

Kozalaksı bez, beyin epifizi ve 3. göz diye de tanımlanan epifiz bezi, vertebre-omurgalı beyindeki küçük bir endokrin-içsalgı bezidir. Epifiz bezi, uyku-uyanma modülasyon kalıpları, mevsimsel fonksiyonları etkileyen seratoninin türevi olan melatonin hormonu üretir. Epifizin şekli küçük çam kozalağına benzer ve beynin iki yuvarlak talamik lobu arasında, beynin orta yerinde yer alır.

Epifiz Bezi 6. çakranın salgı bezi ayrıca üçüncü göz adı verilir ve üçüncü göz içsel göz olarak bilinir. İçsel alemlere ve yüksek bilinç alemlerine götüren kapı olarak bilinir. Üçüncü göz çoğu zaman vizyonlar, duru görü, önsezi ve beden dışı deneyimler ile ilişkilendirilir.

Dokusal olarak göz yapısına benzemektedir (kornea, retina). Tabii bir farkı var. Gözlerimiz ışığa duyarlıyken, yani organın fonksiyonları ışık girdiğinde devreye girerken, pineal gland ışık kesildiğinde işlevselliğine başlar. Beyin epifizi bir salgı bezi ve bu bezden 3 adet hormon salgılanır:

Melatonin,

Pinolin

Dimetiltriptamin (DMT)


Tiroid Bezi:

Tiroid hormonları T4 (Tiroksin) ve T3 (Triiyodotironin), vücudumuzdaki her hücre ve dokunun fonksiyonlarını düzenler. Böylece tüm metabolizmanın hızını tiroid hormonları belirler. Sağlıklı olmak için tiroid hormonlarının devamlı ve yeterli miktarda salgılanması gerekir. Az miktarda salgılanması vücut fonksiyonlarının yavaşlamasına, fazla miktarda salgılanması ise vücut fonksiyonlarının hızlanmasına neden olur.


Timüs bezi:

Yaşam ve yaptıklarımızdan haz alma duygularının, konuşma ve gülümsemenin ana kaynağını oluşturur. Beyni uyararak konuşmayı ve gülümsemeyi aktivite eder. İlgili sinirleri, kasları ve hücreleri harekete geçirir.

Timüs bezi aktivitesini yitirmişse; aşırı asabiyet, ani davranış değişiklikleri, konuşmada tutukluk, yapılan esprilere  duyarsızlık ve alınganlık olarak belirtiler görülür.

Timus, uyarıldığında salgıladığı hormonlar kişide haz ve mutluluk duygusu yaratır. Çünkü timus aktive olduğunda, bedenin kimyasının değişimine neden olur. Bu değişiklik, sinir sistemini sakinleştirir ve beyin fonksiyonlarını hızlandırır. Bu da kişide rahatlama duygusu oluşturur.

Timüs bezinin sağlıklı kalabilmesi ve görevini tam yapabilmesi için, Hipofiz bezinin yeterli Endorfin ve Serotonin salgılaması gerekmektedir. Endorfin ve Serotonin salgıları Tiroit, Timüs ve Kalbe akarak sükunet, huzur ve mutluluğu tetiklerler. Endorfin ve Serotonin salgıları Timüs bezinin ve kalbin kesintisiz enerji kaynağıdır.


Böbrek Üstü Bezler:

Böbrek üstü bezi medulla (öz) ve kortex (kabuk) adı verilen iki bölümden oluşur. Bu iki tabaka hem dokusal olarak, hem de salgıladıkları hormonlar açısından çok farklıdır.

Medulla, adrenalin ve noradrenalin adı verilen hormon salgılar. Bu hormonların üretimi beyin ve hipofiz bezi tarafından kontrol edilir. Adrenalin ve noradrenalin kalp atış hızını ve kan basıncını artırıcı etkiye sahip hormonlardır. Genellikle fiziksel ve duygusal stresler bu hormonların salgılanmasını başlatır.

Korteks kısmı ise, kortikosteroidler denen ve üç ayrı çeşidi olan bir grup hormon üretir. Bunlardan biri, cinsiyet hormonları olup erkek hormonları (androjen) ve dişi hormonlarını (östrojen ve progesteron ) içerir. Bu hormonlar hem kadın, hem de erkeklerde salgılanır.  Hormonların yoğunluğuna göre, dişi veya erkek özellikler gelişir. İkinci hormon çeşidi glukokortikoidlerdir.

Kortizol bu gruba giren hormonlardan en çok bilinenidir. Kortizolün en önemli özelliği, kişinin stresin yıkıcı etkisine karşı direnç göstermesinde etkili olmasıdır. Hemen her tip travma, enfeksiyon, aşırı sıcak – soğuk, uyuşturucu maddelerin enjeksiyonu, cerrahi operasyonlar, deri altına alerjik maddelerin enjeksiyonu ve bazı hastalıklar kandaki kortizol seviyesini artıran faktörlerdir.


Pankreas Bezi:

Ensülin salgıladığı ve kana verdiği hormon. Protein içerir. Kandaki glikozun bedenin hücrelerine dağılmasını sağlar. Karbonhidrat metabolizması için hayatî önem taşır. Şeker hastalığının tedavisinde kullanılır. At, sığır ve domuz pankreasından elde edilir. Suda ve hafif alkolde erir. Asit ortamda değişikliğe uğramaz. Protein eritici mayalarla parçalanır. Çinkoyla birleştiğinde dayanıklılık kazanır, etkinliği çinko miktarıyla orantılıdır. Kanda şeker oranını azaltır. Derialtına şırınga edilirse kandaki glikoz miktarını hemen düşürür, etkisi çabuk ve geçici olduğundan çeşitli ensülinler uygulanır. Şeker hastalığının yanı sıra zayıflıkta ve bazı ruh hastalıklarında kullanılır.Ensülinin çeşitli bileşimleri vardır.Bunlar,uygulanan ilacın etki hızına ve süresine göre değişiklikler gösterirler.Yakın tarihlerde ilk kez verildiği halde etkisi uzun süreli bir ensülin elde edilmiştir. Dolayısıyla hastalara günde bir ensülin iğnesi yapmak yetmektedir.

Ensülin tedavisi iğneyle (enjeksiyonla) uygulanır. Bazı durumlarda, iştahın açılması, sinir hastalıklarının tedavisi için şok meydana getirmek amacıyla da ensülinden yararlanılmaktadır. Fazla ensülin alınması “şeker koması” na sebep olabilir. Bunun için,ensülin hastayı tedavi eden doktorun belirteceği dozlarla uygulanmalıdır. Fazlası olumsuz ve tehlikeli etkiler yapacak, azı da olumlu bir sonuç vermeyecektir.


Yumurtalık / Testis:

Östrojen; kadınlardaki adet döngüsü gibi kadınsal döngülerin düzenli işlemesini sağlayan önemli bir hormondur. Üreme yaşındaki kadınlarda en fazla miktarda bulunur. Yumurtalıklar tarafından salgılanan östrojen hormonu, menopoz, üreme ve adet döngülerinden sorumludur. Bilinenin aksine, sadece kadınlarda değil, erkeklerde de salgılanan bir hormondur.

Testosteron erkeklik hormonu olarak da bilinir. Ancak her iki cins içinde önem taşıyan bir hormondur. Ancak erkekler için önemi daha fazladır. Erkekler de  sperm üretimi, sakalların çıkması. Sesin kalınlaşması, kasların gücü, kemiklerin sertliği gibi erkeklerin önem verdiği bir çok özellik testosteron hormonu sayesinde gelişir.Kadınlar da kas-kemik yapıları ile cinsel yaşamları ve istekleri için testosterona ihtiyaç duyarlar.

Testosteron seviyesi yaş ilerledikçe azalır.

Testosteron yalnız seks gücümüzü değil, iş hayatımızı ve sosyal yaşamımızı da etkiler.

Testosteron seviyesi yüksek olan kişiler yarışmaya ve risk almaya daha yatkındırlar,yaratıcılık güçleri fazladır.İş hayatında daha başarılı olabilirler.

Yeni projelere başlamaya, yeni ilişkiler kurmaya daha gayretlidir.Testosteron hormonu ani sinirlenmeler veya hırslanmaların da tetikleyicisi olabilir.Bu kadar hayati önemi olan testosteron hormonu azalınca ise hayatımızda yine önemli farklılıklar ortaya çıkar.

Testosteron seviyesi düşen kişilerde vücuttaki kas  oranı azalıp yerini yağa bırakır.Beraberinde kilo almak kolaylaşır.Göbeklenme olur.

Cinsel istekte azalma başlar.Hayattan beklentiler azaldığı gibi genel bir isteksizlik ortaya çıkar.Spor yapmak,yoğun çalışma gibi fiziksel aktivite isteyen faaliyetlere katılma oranı düşer.Yeni projelere başlama,yaratıcılık gibi özellikler de ise önemli azalmalar gerçekleşir.

Görüldüğü gibi Salgı bezlerimiz tamamen birbiriyle bağlantılı bir şekilde çalışarak vücudumuzu ayakta tutuyorlar yani salgı bezlerimizin çalıştığı kadar mutluyuz! Bir tanesinin aksaması yani bir çakramızın işlevinin bozulması dengemizi de bozuyor. Sadece internette İç salgı bezleri, işleyişleri ve endokrinoloji konularında kısaca araştırma yaptığımız zaman gerçeklerle karşılaşıyoruz.

Salgı bezlerimizin düzenli çalışması bizi tamamen farklı bir dünya da yaşamızı sağlıyor, bu ‘’sağlıklı yaşam’’ ile değil , bu ‘’olağan üstülük’’ ile tanımlanabilir.

İçinde bulunduğumuz ya da içine doğduğumuz sistemin yapısı ile içimizde var olan sistemin yapılarını çözmeye başladıkça şunu daha iyi anlıyoruz; bizler bozulmak üzere bir sistem kurmadık, sistem bizi durdurmak üzere kurululdu! bu tabi ki benim görüşüm.

Peki eskilerden ve kadim bilgilerden yararlanarak yapabileceklerimiz nelerdir? diye bir soru soracak olursak orada hemen ses frekansları diye bağırmaya başlarım. Yukarıda saydırıp durduğum salgı bezleri ve çakralar konusu bizim kurulum ve yazılımımızla alakalı. Eğer bu sistemden biri ya da bir kaçı çalışmıyorsa bunu yaşadığımız fiziksel ve ruhsal bozukluklara yorumlayabiliriz.

her bir salgı bezimizin bir titreşimi var. Tıpkı Evrenin, sevginin, dünyanın  titreşimleri olduğu gibi. Bu kısımda uzun uzun yazmayacağım, bu nedenle devamını okumadan önce şu yazılarıma bir göz atarsanız altta vereceğim tablo daha iyi anlaşılabilir.

http://ufukozcizme.com/2016/12/23/sevginin-frekansi-mi-olur-demeyin-432hz/

 

Bu tablonun yabancı kaynaklarda farklı farklı versiyonları var ve bazı sütunlar değişkenlik gösteriyor. Bu yüzden bu tabloyu oluşturmam biraz uzun zaman aldı diyebilirim. Benim için yaşam pusulasıdır. Sütunları incelediğinizde ses frekanslarını göreceksiniz. İşte bu ses frekansları bizim çakra bölgelerimize doğrudan bir uyarı göndererek o bölgenin titreşmesini ve daha iyi çalışmasını sağlıyor. yukarıda verdiğim birinci linkte bunun eskiler tarafından nasıl yapıldığına ve günümüze uyarlanmasına dair bir paylaşımım var. Sözü geçen frekanslar ile ilgili özellikle youtube da da örnekler bulabilir ve dinleyebilirsiniz. Ancak burada karşınıza çıkacak olan   ‘’chakra meditation’’ vs gibi kanal ve sayfalarda temkinli olmakta fayda var zira bu frekansların içine herhangi bir telkin atılıp atılmadığını bimiyoruz yani bilinçaltımıza istem dışı bir uyarı gönderiliyor da olabilir. Tabi bu benim  şüpheci yaklaşımım.  Ben önlem olarak bu frekansları tek tek kendim düzenleyip oluşturuyorum ve yakın da kendi youtube kanalımda da paylaşıp duyurusunu yapacağım.

Diğer bir konu müzik türleri.  Bu sütun tamamen  en uygun olanı bulabilme adına oluşturduğum bir alan. Fikir verme amaçlıdır.

Ve taşlar konusu apayrı bir alandır. Yakında taşlar ile ilgilide bir paylaşımım olacak ve orada neden taşların bizim üzerinde fiziksel etkisi olduğunu anlatmaya çalışacağım. Bu sütunda ulaşabildiğim örneklerde en çok tercih edilen  taş sıralamasını yaptım. taşların kristal yapıları ve içerdikleri titreşimden oluşan manyetizmanın etkili olduğu görüşü yaygın.

Son olarak eklemek istediğim çok önemli bir konu da şu;

Sadece ayahuasca ya da benzeri bir deneyimle yaşayabileceğimizİ düşündüğümüz bir gerçekliğe giden en önemli yol taşları, benim bilgi, mantık ve akıl süzgecime göre şu şekilde oluşmaktadır:

Alkali Su:

Temiz, yumuşak ve yüzey gerilimi düşük suyun hücre çeperlerinde içeri girebilmesi ile başlayacak olan bir şifa ve aydınlanma süresi

Mineral Tuz:

Piyasada tuz adı altında satılan zehiri vücuda sokmamakla başlayarak, en bol mineralli tuz türü olan Himalaya Tuzuna bir an önce geçilmesi

Halusijenik Bitkiler:

Yazının başında da verdiğim tariflerde bulunan bitkilerden elde edilecek bir iksirden ziyade Marijuana, Haşhaş ,Salvio Divinorium, Mescaline, Magic Mushroom

Vücut Salgıları:

Malum yukarıda belirttiğim gibi…

Taşlar:

Eski bir orta asya ya da moğol halklarına ait olduğunu sandığım ata sözü ‘’ Tanrı taşta uyur’’ . Sanırım yeterince açık.

Ses:

Ses ve frekansları ile ilgili bir alan ve bana gör dua mekanizmasının da özü bu yoldan geçiyor

ve bunlar benim kanaatimce Teslanın bahsettiği enerji, titreşim ve frekans yasalarıyla doğrudan bağlantılı.

Şimdilik bu kadar, konu nereden nereye geldi 🙂

 

 

 

 

Ayrıca;

İNSANLIK TARİHİNDE EN BÜYÜK ÜSTÜ ÖRTÜLEN GERÇEK

DMT: ZAMANIN ÇÖKTÜĞÜ İLAHİ MAKAM

BİLİNÇ ALTIMIZI KULLANMANIN EN İYİ YOLU – SES

MÜZİĞİN GALAKTİK HALİ – GANDHARVA VEDA

RUHUN FREKANSI – 432HZ

YILDIZ KAPILARI, KABE VE ÇAKRALAR

UÇAN MELODİLER – PSCHYEDELIC TRANCE